Koca imparatorluklar kaybedilen savaşlarla yıkılmazlar. Onları yıkan şey soyluların kibri ve askerlerin midesindeki o dondurucu boşluktur.
Kendi dünyasında Çin tarihiyle kafayı bozmuş ukala bir sinoloji profesörü, monitörünün başında absürt bir şekilde ölür. Gözlerini başka bir dünyanın arafında açtığında, karşısına çıkan tanrının lütfunu sırf kendi kibri yüzünden elinin tersiyle iter.
Uyandığında ise kendini ağır işkencelerden geçmiş, paramparça bir bedenin içinde, zifiri karanlık bir zindanda bulur. Bu acımasız dünyada hayatta kalmak için ne efsanevi bir kılıcı ne de parmaklarından dökülen şatafatlı bir büyüsü vardır. Sahip olduğu tek silah, zihninin derinliklerinde yatan o kanlı ve acımasız tarih bilgisidir.
Bedenindeki derin kırbaç yaralarına rağmen, zindana merhem getiren naif ve vicdan azabı çeken veliaht prense yalvarmaz. Aksine, o merhemi reddeder ve krallığın yaklaşan çöküşünü bir tokat gibi çocuğun yüzüne vurur.
Bu kibirli ukala, sıfırdan ütopik bir devlet kurmak gibi ahmakça masalların peşinden koşmayacaktır. O, yozlaşmış generalleri, kokuşmuş bürokratları ve savaş görmemiş asilzadeleri kendi tahtalarında mat etmeye, içeriden çürüyen bu aciz imparatorluğu paramparça edip baştan aşağı yeniden yaratmaya çalışacaktır.
Düşüncelerinizi başkalarıyla paylaşın
İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı