Pff, gözlerimi monitörün kör edici beyazlığından bir saniye bile ayıramıyorum. Sanki bir anlığına bile kırpsam, General Bai Qi'nin MÖ 260'da kurduğu o kusursuz lojistik hattı birden zihnimden uçup gidecekmiş gibi panik içindeyim.
Sağ elimle kahve bardağımı arıyorum ve inatla gözlerimi monitörden ayırmıyorum. Parmaklarımla birkaç tane buruşuk kağıdı es geçtikten sonra tanıdığım ve aradığım kupa bardağını sonunda buluyorum.
Parmaklarım o tanıdık seramik kulpu kavradığında zafer kazanmış gibi gülümsüyorum. Ekranda tek bir cümleyi bile kaçırmadan, kupayı dudaklarıma dikip o yorgunluğu alması için tamamen dikiyorum.
Masamda, birbirinin kopyası olan aynı mat siyah renkte iki kupa duruyor. Biri sabahtan kalma soğumuş filtre kahvem; diğeri ise iki gündür içine bir parmak su koyup biten sigaralarımı bastığım küllük kupam. Bu içtiğim şeyin küllük kupamdan olmamasına dua ediyorum.
CEHENNEM GENZİME DOĞRU DOLUYOR.
Soğuk, Çin saraylarının asaleti gibi bir kahve beklerken boğazıma çamurlaşmış kül, ıslak tütün, sigara filtresi ve zehir gibi bir tatla şoka giriyorum. O sanki çöp yalıyormuş ve bundan zevk alıyormuşum gibiydi birkaç saniye suratım ama...
"Han- Han kralı falan olsam beni bununla zehirleyebilirlerdi."
Bu zehrin kanıma nüfuz etmemesi için parmaklarımı ağzıma sokuyor ve kusmaya çalışıyorum. Kusarken bir anda nefes almaya çalıştığım için tüm kusmuk ciğerlerime kadar doluyor ve bir anda burnumdan simsiyah akıntılar akmaya başlıyor.
Gözlerim yaşarıyor, midem ve göğüsüm şiddetle kasılıyor. O iğrenç çöp tadı boğazımı yakarken ağır bir öksürük krizine giriyorum.
Tam o anda... Öksürmeme fırsat bile kalmadan, göğsümün artık bedenimden ayrıldığını hissetmeye başlıyorum. Kalbim yavaşlıyor, beynim ise bu duruma ülkesinin teslim olduğunu öğrenen yüce Zhao general, Li Mu gibi isyan ediyor.
Zihnim açılıyor sanki. O iğrenç küllük tadı artık ağzımda değil gibi. Gözlerimi zifiri karanlığa açıyorum. Yani... Ayaklarımın altında zemin göremiyorum ama düşmüyorum da. Nasıl oluyor bu?
Karşıma bir anda monitör ışığından daha parlak devasa bir siluet çıkıyor.
Normalde sıradan bir insanın galiba hemen diz çöküp yalvarması falan gerekiyor. Çünkü sanırsam karşımdaki bir tanrı olabilir ancak... Kendimi şakadan alıkoyamıyorum.
"Çok ilginç..." diye mırıldanıyorum kendi kendime, gözlerimi kısıyorum. "Shang hanedanlığının yüce tanrısı Di'ye de benzemiyorsun. Daoist mitolojideki Yeşim İmparator desek, o kadar şatafatlı da değilsin. Ne bu ucuz bir Budist illüzyonu falan mı?"
Monitörün ışığını fullemişim gibi olan siluet yankılı ve titreten sesiyle konuşmaya başlıyor: "Sonunda uyanabildin sefil ölümlü insan. Senin dar aklın beni algılayama-"
"Ne? Antik Çince mi konuşuyorsun?" diyerek sözünü kesiyorum ışık süzmesinin. Ellerimi arkamda birleştiriyorum: "Aksanın cidden baya kötü. Hangi dönemin lehçesi acaba bu... Araştırmam lazım."
Karşımdaki ışıktan süzme varlığın ışığı bir anda titremeye ve dalgalanmaya başlıyor. "SESSİZ OL ARTIK! Üst tanrılar ile o acınası ölümünü izledik. O hayatına acıdık da buradasın şimdi. Seni kendi dünyama, sihirlerin olduğu bir diyara göndereceğim. Üstelik sana muazzam bir büyü de verece-"
"Sihir mi? Ne?" Yavaştan o izmarit suyu tadı tekrar ağzıma geldiğinde yüzümü buruşturuyorum. "Ne büyüsü be? Bak benim cuma günü saat onda dört yüz kişilik bir sunumum var! Hem de en sevdiğim dönem! Qin hanedanlığı makalem bilgisayarda açık kaldı, taslağı kaydetmedim bile bak! Ne sihri ne kahramanı? Beni geri gönderin o masaya. Hemen! Hadi bekliyorum."
"Ölümlü..." Bu ışık süzmesinin artık sesi merhametli değil, saf bir nefretle bir anda gürlemeye başladı. O yaydığı saf monitör ışığı bir anda kırmızıya dönüyor ve bir esinti yüzüme tokat gibi çarpıyor.
"KİBRİN CEHALETİNİ BİLE AŞIYOR ÖLÜMLÜ! Madem gücümü ve tanrının lütfunu elinin tersiyle itiyorsun, o zaman orada onsuz yaşarsın ÖLÜMLÜ! Herkesin sihirle ve vahşetle doğduğu topraklara, güçsüz, sıradan, aciz bir et parçası olarak DÜŞECEKSİN! YOK OL KARŞIMDAN!"
"Ha? Ne? Dur bir dakika... Tamam dur-"
Ayaklarımın altındaki göremediğim o zemin bir anda yok oluyor ve paniklemeye bile fırsat bulamıyorum. Sert bir yerçekimi beni vahşice ve karanlık çukura doğru çekmeye başlıyor.
Zemine çakılmayı bekliyorum ancak beklediğim olmuyor. Gözlerim kapalıymış gibi hissediyorum. Burnuma garip bir koku geliyor. Ağır bir rutubet ve küf kokusu. Ayrıca kurumuş kanın da genzi yakan paslı kokusu da cabası. Evimdeki o küllük suyunun tadı, bu kokunun yanında resmen Zhao'nun imparatorluk şarapları gibi kalır.
Nefes almaya çalışıyorum ancak göğüs kafesimdeki bir kemik ciğerime ok gibi batıyor. Siktir... Galiba kaburgalarım kırık. İnlemek istiyorum ancak boğazımdan sadece bir hırıltı çıkıyor.
Gözlerimi aralıyorum ancak sağ gözüm tamamen şişmiş olacak ki açamıyorum. Sol gözümün kirpiğine ise yapış yapış etle birlikte kanlar yapışmış. Etrafa baktığımda sarı bir meşale ışığı etrafı aydınlatıyor. Ancak etrafımdakilere anlam veremiyorum. Islak taş duvarlar, kalın ve paslı demir parmaklar. Nefes kesen bir soğuk ve yaslandığım duvardaki keskin taşlar sırtıma batıyor.
Tanrım... Vücuduma ne oldu?
Kollarımı zar zor oynatabiliyorum. Ancak kollarım benim kollarım değil gibi. Çok cılızlar. Boyum da çok uzun değil gibi. Ah... Başım zonkluyor.
Ellerimi göğsümde gezdiriyorum. Boydan boya bir hat bu. İnce ve kusursuz bir hat halinde uzanan yaralar... Ve deri derin birer yarık gibi ikiye ayrılmış. Çok belli bu bir kırbaç yarası.
Kollarımdaki yaralara ve bacaklarımdaki yaralara baktığımda aklıma tek bir şey geliyor: "Lingchi..." diye fısıldıyorum, acıyla dalga geçmeye çalışıyorum. "Qing hanedanlığının meşhur bin kesik işkencesi... Pratiği teorisinden çok daha acı vericiymiş. Off... Çok acıyor amına koyayım."
O piç kurusu monitör ışıltısı adam cidden tanrıymış demek ki!
Gerçekten de çok aciz bir duruma bıraktı beni. Kan revan içerisinde, işkencelerle boğuşmuş ve her an enfeksiyondan ölebilecek bir beden bırakmış bana. Ayağa kalkıp iki adım atacak mecalim bile yok!
Zindanın derinliklerinden, karşımdaki demirliklerin ötesindeki koridordan bir ses geliyor. Tiz bir topuk sesi ve tok kumaşların hışırtısı var.
Zırhlı bir muhafız olamaz. İpek veya kaliteli keten giymiş biri bana doğru yaklaşıyor galiba.
Şu an zihnim beni resmen kırbaçlıyor. Bedenimdeki o aklımı yitirebileceğim acıya rağmen beni ayakta tutuyor. Antik Çin saraylarında, zindanda işkence gören esirler ağlar ve ölümüne yalvarırdı. Ancak bu sadece ölümü daha hızlı getirirdi. Biliyorum beynim, zayıflık her zaman ölümü getirir. Biraz sakin ol.
Ağzımın içinde gezinen o paslı kanı yutuyor ve sol gözümü kısarak demir parmaklıkların ötesine bakıyorum. Gelen hangi şerefsizse burada ölmeyi kabullenmiş biri bulmayacak. O tanrıya gününü göstereceğim ve bu dünyayı baştan yaratacağım.
Yavaştan bu bedenin asıl sahibinin anıları beynime nüfuz etmeye başladığında karşımdaki siluet tamamen belirginleşiyor ve bana daha da çok yaklaşıyor.
Üzerindeki lacivert ve pürüzsüz işlenmiş o ipek kumaş... Çok pürüzsüz, çok güzel diye geçiriyorum içimden. Ayaklarındaki deri çizmelerde tek bir çamur lekesi bile göremiyorum. Tanrım beni nasıl bir fantastik dünyaya fırlattın böyle?
Bana dik dik bakarken yüzünün aldığı o acıma dolu ifade, bir fatihe veya zalim bir lordun takınacağı bir ifade değil. Hem daha küçük yaşta diyeceğim amma, doğru burası fantastik bir dünya. Neyse, beynime nüfuz eden yeni anılarımla birlikte bu yüzü biraz anımsıyorum. Ailesinin vahşetiyle yüzleşecek gücü olmayan, vicdan azabı çeken biri bu çocuk.
Aklıma tüm anılar gelmese de zannediyorum ki bu güzel giyinimli çocuk veliaht olabilir. Haha çok iyi. Benim kurtuluş biletim bu.
Çocuk parmaklıklara daha da yaklaşıyor, elinde ise ahşap bir kutu var.
"U-Uyanmışsın..." Aman aman. Sesi titriyor. Beklediğinden çok daha kötü bir manzara demek ha?
Gözlerini bedenimdeki yaraları her gördüğünde biraz daha titriyor. Bir anda elindeki kutuyu içeriye sürüklüyor... Bir dakika, o nasıl oldu? Bu geniş kutunun bu parmaklardan geçmesinin imkanı yok... Galiba sihir olmalı.
"İ-İçinde merhem var... Ve temiz su. Babamın adamları. Pardon, yani lordlar, bu sefer çok ileri gitmiş. Cezanın bu kadar ağır olacağını bilemedim. Durdurmaya çalıştım ancak..."
İçimden dışarıya doğru kahkahalar fırlatmak istiyorum ancak kaburgalarım maalesef buna izin vermiyor.
Ah, yerim seni. Ne kadar tatlı, ne kadar ikiyüzlü birisin sen öyle, diye geçirdim içimden. Bu bedenin asıl sahibinin anıları tamamen beynime nüfuz etmişti ve artık anlamıştım her şeyi. Ooh tabii, Ailenin kurduğu bu pislik düzenin ekmeğini ye. İpek elbiseler giy, sonra da zindanda işkence gören piç bir köleye merhem getirip vicdanını temizle. Oldu canım, oldu. MS 3.yüzyılda Jin Hanedanlığında senin gibi iyi niyetli yüzlerce prens vardı. Hepsi de kendi AKRABALARI TARAFINDAN BOĞULARAK ÖLDÜRÜLDÜ
Ahşap kutuya bakmaya tenezzül bile etmiyorum. Zeminden destek alıyorum ve yaralarla dolu omuzlarımı sivri kayalıklara yaslayarak yavaşça, acıdan dudaklarımı yiyerek doğruluyorum. Gözlerimi direkt onun saf ve acı dolu bakışlarına dikiyorum. Öyle ki kendimi dışarıdan hayal ettiğimde şeytanı bile sollayacak birini görüyorum.
Dudaklarım patlamış ve kurumuştu. Onları araladığımda sesim beklediğimden daha da pürüzsüzdü. Adeta bir ölünün sesi gibi.
"Beni kandırmaya mı geldin, yoksa o ipek elbisenin altında çarpan kalbini rahatlatmaya mı?"
Sözlerim, beklediği "Teşekkür ederim" cümlesi olmadığı için yüzünün aldığı hal beni gülümsetiyor. Geriye doğru bir adım atıyor ve kaşlarını çatıyor.
"Sana yardım etmeye çalışıyorum sadece! Baksana kan kaybediyorsun. O merhemi sürmezsen sabaha çık..." gözlerini kısıyor ve yere doğru bakıyor, bir anda bağırmaya başlıyor "Ç-ÇIKAMAZSIN!"
Parmaklarımı çeneme getiriyorum ve dik dik karşımdaki çocuğa bakıyorum.
"Yani... sabaha çıkıp çıkmamam ailenin umurunda değil," diyorum. Kanlı tükürüğümü zemine atıyorum. "Senin de umurunda olmamalı bence. Merhem sadece yarayı gizler. Enfeksiyonu durduramaz. Bunu bilmekten bile aciz misin? Senin ailenin de durumu aynı bu şekilde. Yönettiğinizi sandığınız bu topraklar başkaları tarafından sömürülüyor siz de buna alkış tutuyorsunuz sadece. İçerden bir enfeksiyon kapmışsınız. Ama sen hala bir imparatorluğa merhem sürmeye çalışıyorsun. Salak mısın sen?"
Anılarımın aklıma gelmesiyle birlikte sarf ettiğim bu sözlerle geçmiş hayatımı hatırlıyorum. Pff o sahneye çıkıp sunum yapmayı cidden çok istiyorum.
Gözleri bu sözlerimin karşısında bir insandan beklemeyeceğim bir açıklığa kadar açılıyor. Yani gayet normal. Karşısında acıdan inleyen ve yalvaran bir çocuk görmeye bu kadar alışmış. Ben de karşımda kendim gibi kibirli bir piçi görsem ben de aynı şekilde bakardım.
"Sen... Ne saçmalıyorsun?" diye yere bakarak fısıldıyor ve parmaklıklara yaklaşıyor. Etrafına bakıyor. "Sen sadece... Yani..."
"Ben sadece bir piçim değil mi?" Yüzüme çok iğrenç, ukala bir gülümseme koyuyorum. "Değil mi? Sadece bir piçim ama ben bile, senin o 'lord' dediğin babanın ve adamlarının, yaklaşan kışta kuzey sınırındaki lojistik hatlarını nasıl ellerine yüzlerine bulaştıracaklarını, depolarınızın yolsuzluktan nasıl boşaldığını ve o ilk büyük savaşta ipek elbiseleriniz içinde kendi kanınızda nasıl boğulacağınızı buradan görebiliyorum."
Göğsümü aşırı zorlasa da hafif bir kahkaha atıyorum. Kıh, kıh
O tanrının bana bahşedeceği hiçbir büyüye, hiçbir lütfa ihtiyacım yok. Bilgi bu büyü denilen daha keskin bir silah. Ve şu anda kılıcımı bu saf veliahtın zihnine saplıyorum, çıkarıyorum, saplıyorum, çıkarıyorum.
"Şimdi... Asıl mevzuya gelirsek, merhametli prensciğim..." diyorum, gözlerimi ondan ayırmıyorum. "Sen mi beni kurtaracaksın, yoksa ben mi seni kurtaracağım?"
BÖLÜM NOTU
Yazarken cidden eğlendim. Böyle kibirli bir karakteri yazmak eğlenceliymş. Umarım siz de okurken eğlenirsiniz.
İlerleyen bölümlerde sizi çok şey bekliyor sayın okurlar 😊

Ben de okurken çok eğlendim. Özellikle karakterin akışı ve isekai yapısı içerisindeki yeniden uyum süreci çok hoşuma gitti. Umarım seri tamamlanmıştır ya da sonunu görmek nasip olur, çünkü okuduğum hikayelerin sonunu görmek beni her zaman mutlu eder.
Şimdiden bu yeni hikaye için teşekkür ederim ve devamını bekliyorum. Fırsat buldukça okuyacağımdan emin olabilirsin.
Öncelikle yorumun için teşekkürler. Okurken eğlenmene gerçekten sevindim. Seriyi bitirmek için var gücümle çalışacağım. Bu güzel feedback'n beni motive etti ve benimmde yazarken çok eğlendiğim bir seri. Şu an aktif olarak 10.bölümü yazıyorum ve her gün yeni bölüm paylaşmayı planlıyorum🤗