7
Bir Lizet, her zaman avantajı elinde tutardı.
Büyürken, zihnime ekilmiş bir tohum gibi, zamanla köklenip bütün düşüncelerimi kendiyle aynı doğrultuda şekillendiren bir doğru haline gelmişti bu. Nesillerdir tüccarlık yapmış köklü bir ailenin parçası olmak, bu doğruyu her zaman hatırlamak demekti.
Avantaj.
Güç. Mevki. Para. Bilgi. Sevgi.
Şimdi de bu avantaj kanlı canlı bir insandı, halam tarafından ellerime kondurulmuştu. Onunla ne yapacağıma karar vermek ise benim sorumluluğumdu.
“Per deam, Adeo. Çöz şu zavallı adamı.”
Çehremde bozguna uğramış bir ifade ile geriledim ve duvara yaslı dresuarın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurdum. Adeo adamı çözmüş, kollarından çekiştirerek yanına oturtmuştu. Zavallı adamın şu anda sudan çok daha fazlasına ihtiyacı olduğu barizdi ama yine de uzattığım suyu titreyen elleriyle alıp kana kana içti.
Derin soluklar ciğerlerine dolarken göğsü hızla inip yükseliyordu. Kahve gözleri gözlerime değdi. “Kimsiniz siz?” diye inledi. “Ne istiyorsunuz benden?”
“Öldüğünü zannediyorduk.” dedim geri çekilirken. Tam karşısına, halamın hemen yanına oturdum ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Ama bir ceylan gibi oradan buraya zıplıyormuşsun.”
“Öldürecekseniz hiç durmayın!” diye sesinin çıktığınca bağırdı. “Ruhumu benden çalanlar bedenimi çalsa ne olur. Hiç durmayın.”
“Anlamıyorum. Biz ne çalmışız senden?”
“Direkt kendisini çaldık gibi oldu aslında.” diye dudaklarının arasından homurdandı Adeo.
Parmaklarını şıklatarak “Doğru.” diye onayladı Halam.
“Açıkla.” dedim anlamaz bakışlarla ona bakarak. “Kimden kaçıyordun? Seni kim öldürmek istedi?”
“Kimsiniz siz?” Kupkuru bir sesle sorusunu tekrarladı. “Neresi burası?”
Phalen halam gülümsedi. “Lavrenti İmparatorluğundasınız, Mühendis bey. Limanda yavru bir tavşan gibi orada oraya koşturmanıza bakılırsa zaten buraya gelecektiniz. Yardımsever bir hanıma rastladınız, diyelim.” Eteğini hafifçe çekiştirerek gizli ceplerinden bir sigara daha çıkardı. “Ama siz kanlı canlı karşımızda durduğunuza göre şu bahsi geçen ölü farklı biri olsa gerek.”
“Bak.” diye söze girdim. “Seni öldürmeye falan çalışmıyoruz. Kaçtığın kötü insanlar da biz değiliz. Seni bu kadar korkutan şey ne, anlayamıyoruz.”
“Ben-ben,” diye kekeledi. “Bilmiyorum. Yemin ederim bilmiyorum. Dükkanımızı talan etmişlerdi, her şeyi çalmışlardı.” Sıkışan nefesini toparlamak için birkaç saniyeliğine duraksadı ve elinin tersiyle nemli yüzünü ovuşturdu. Terle ıslanmış kumral tutamları alnına serpildi. Kulaklarından su damlası şeklinde cam küpeler sallanıyordu. “Mütevazı bir dükkan işleten iki kişiydik sadece. Köylü için tıbbi ilaçlar temin ediyorduk.”
İlaç. Bir mühendisin tıbbi ilaçlarla ne gibi bir işi olabilirdi?
Dudaklarında henüz yakmadığı bir sigarayla, “İlaç mı?” diye sordu Phalen halam düşüncelerimi okur gibi. “Bugünlerde mühendisler doktorluk da yapıyor sanırım. Bunun mümkün olduğunu bilseydim gençliğimi tıp okullarında harcamazdım, ne yazık.”
Adamın dudaklarından bir açıklamanın esintileri dökülmeye başlamadan önce titrek bir nefes aldı. “Eğitimimi tamamladıktan sonra çalışmalarım için birçok ülkeye seyahat ettim. Seyahatlerim sırasında küçük bir ada ülkesinde eşimle tanıştım. Deniz savunması için çalışan bir mühendisti. Kısa sürede evlendik. Evlendikten sonra mühendisliği bıraktık ve eşimle Azolla kırsalına taşındık.”
Göz pınarlarını ıslatan yaşları geri çekmek ister gibi gözlerini yumdu. “Birkaç hafta önce eski dostlarından, deniz ordusundan birinin ondan bir iyilik istediğini ve geri çeviremeyeceğini söyledi. Anlaştıklarına göre onlara iki silah yapacaktık. Sadece bizim yapabileceğimiz silahlar istemişlerdi. Karşılığında paramızı alacaktık ve yollarımız ayrılacaktı. Ama başka bir ülkenin ordusu için silah yapmak ihanet değil midir?”
Pür dikkat onu dinliyorduk. İhanet. Ne garip bir kelimeydi. Hiç ihanetle sınanmamış biri için anlaması zordu, kulaklarıma olduğu kadar kalbime de yabancı bir sözcüktü bu.
“İki silah mı?” diye sordu Adeo aniden. Kaşlarım farkındalıkla çatıldı.
“İki silah. İlkinin üzerinde çalışmaya başladık. Daha doğrusu o, başladı. İlk prototipi bitirdiği akşam maskeli bir adam atölyemize gelmiş. Esmer tenli, asker giyimli bir adam olduğunu söylediler. Eve geldiğimde eşim çok korkmuş görünüyordu. Ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştım. Tartıştık. Ona bu silah işini bırakmasını söyledim. Gerekirse akademiden mühendis birkaç arkadaşımla görüşebileceğimi söyledim ama bunun sadece bizim tarafımızdan yapılabilecek bir silah olduğunu söyledi.”
Dudaklarımı aralayıp nedenini soracağım sırada Halam hafifçe elini havaya kaldırıp beni durdurdu. “Bırak anlatsın.”
“Belli ki tehdit ediliyordu.” diye devam etti adam. “Bana kendisinin de bilmediğini söyledi. Arkadaş mevzusu yalandan ibaretti. Anlamıştım ama bu insanların kim olduğunu, bizi nereden bulduklarını anlayamıyordum. Ama o gelen adamla ne konuştularsa eşimi çok korkutmuştu. Her şeyi bırakıp kaçmaya karar verdik. Her şeyden kurtulup İmparatorluğa kaçacaktık. Biletleri hemen ayarlamak için eski bir dostumla görüşmeye limana gittim, döndüğümde..”
Devamı hepimizin bildiği gibiydi. Silah çalınmıştı. Eşi öldürülmüştü. Çok bilinmeyenli bir denklem gibi, çözülmesi zor bir hikayeydi. Eksik olan çok parça vardı. Peki Kont Rion bu işin neresindeydi? Çaldığımız pusulayı kim yazmıştı, kimin için yazmıştı? Milyon tane soru işareti kafamın içinde volta atıyordu.
“Silahı kim buldu demiştin, tatlım?” diye sordu Halam bana dönerek.
“Kont Rion.” diye cevapladım. “Adamlarının silahı başkentte bulduğunu söylemişti. Ama onun gibi bir tüccarın böyle bir işle nasıl bir alakası olabilir? Bütün bunları o mu yaptırdı yani? Sadece para için?” Kulağa saçmalık gibi geliyordu.
“Hayır elbette.” Halam yanağının içini kemirerek birkaç saniye düşündü. Onu böyle ciddi bir ifadeyle görmek oldukça nadirdi.
Mühendis tekrar söze girdi. “Onlar beni bulmadan önce ben onları bulmalıyım. Bu insanlar her kimse, eşimin ve benim kimliğimi biliyorlardı ve benim de peşimdeler. Bırakın beni gideyim.”
“Kimsiniz ki siz? Sizi bu kadar özel yapan ne?”
Adam hepimize sırayla tedirgin bakışlar attı. Ardından omuzlarını büken yorgunluğunun da etkisiyle, pes etmiş bir halde başını hafifçe salladı.
Titreyen parmaklarıyla iki kulağından sallanan cam küpelerini çıkardı ve masanın üzerine fırlattı. Saydam küpeler ahşaba çarptığı gibi garip bir çınlamayla ışıldadılar, ufak birer alev topu gibi saniyeler içinde tupturuncu bir renge büründüler. Kaşlarımı çatarak bu saçmalığın ne olduğunu sormak için başımı kaldırmıştım ki duraksadım.
Karşımda bambaşka bir adam oturuyordu.
Omuzlarına dökülen, buz mavisi saçları ve bembeyaz irisleri vardı. Bakışları, kör bir ceylanın bakışları gibiydi.
Ne yapacağımı, söyleyeceğimi bilemez halde Halama döndüm. Ama o şaşırmış görünmüyordu. Günün bilmem kaçıncı sigarasını dudaklarının arasına yerleştirirken gülümsedi. “Mühendis bey bir tavşan değilmiş, Castiana. Şapkadan tavşan çıkaran sihirbaz bir büyücüymüş.”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı