5

Yeni bir yol.

İhtiyacım olan şey buydu. Yeni bir yol. Farklı bir plan.

Açık artırma sonlanalı beş dakikadan az olmuştu ve sonunda aydınlatılan salondan birer birer ayrılan iş adamlarını oturduğum yerden kıpırdamadan izliyordum. Basit düşünüyordum. Evet, bunun özel bir etkinlik olduğu doğruydu ama bir prensesin ilgisini çekebilecek bir şey bulabileceğimi düşünerek hata yapmıştım. Katılımcıların yüzde doksanının erkek olduğuna bakılırsa ellerimin boş kalışı tahmin edilebilir bir durumdu.

Bir imparatorluğu çöküşünün tek bir nedeni olamazdı. Taht kavgaları. Statü uçurumları. Vergiler. Savaşlar. Yanlış alınmış diplomatik kararlar. Savurganlık. Açgözlülük. Kibir.

Birbirini deviren domino taşları gibi, ardı ardına dökülen olumsuzluk taşlarının ilkini kim itmişti?

Diplomasi sarayda başlardı. Onarım orada başladıysa yıkımı başlatan taş da oradan devrilecekti. Saraya girmek zorundaydım.

“Ne büyük hayal kırıklığı.”

Valor’un normalden biraz daha yüksek bir tonda söylediği kelimeler kulaklarımı gıdıkladı. Bakışlarımı ona çevirdim. Nereden çıkardığını bilmediğim bir kalemi parmaklarının arasında çeviriyordu.

Peki yanımda oturan bu adam kimdi? Devrilecek bir taş mıydı yoksa onları itecek elin parmaklarından biri miydi?

Başını kaldırdığında gözlerimiz kesişti. “Değil mi ama?”

“Evet.” dedim ifadesiz bir yüzle. “Ne yazık.”

Valor yaslandığı sandalyesinden hafifçe öne doğruldu ve elini sallayarak masaları toplamak üzere olan görevlilerden birini yanımıza çağırdı. Adam telaşla elindeki mumları bırakıp masamıza yanaştı.

“Nasıl yardımcı olabilirim, efendim?”

“Buraya kadar gelmişken Kont’a bir selam vermek isterim.” dedi ayaklanarak. İri vücudu görevli adamla aramıza bir duvar gibi dikildi. Kollarımı göğsümde kavuşturarak merakla boynumu geriye uzattım. “Kuzeyden buraya epey bir yol geldim.”

Görevli biraz gergin bir ifadeyle başını öne eğdi. “Üzgünüm ama bu mümkün değil.”

Sarışın adamın elleri cebine uzanarak dörde katlanmış bir parça kağıt çıkardı ve görevliye uzattı. Sesi kendinden emin çıkıyordu. “Eminim Kont da benimle görüşmek isteyecektir.”

Görevli, kâğıda uzanıp hızlıca içinde yazanlara göz gezdirirken merakla dudaklarımı kemirdim. Ne demekti bu? Birkaç saniyeden daha kısa sürede adam kâğıdı katlayıp tekrardan Valor’a uzattı ve kanara doğru adımlayarak eliyle hafifçe ileriyi işaret etti. “Kont’u koridorun sonundaki odada bulabilirsiniz.”

Kaşlarım çatıldı.

Hayatım boyunca içgüdülerimi takip etmiştim zira kendi hislerimin beni yanıltmayacağını biliyordum. Ağzımın içini kurutan merak ve içimi gıdıklayan bir sezgi ile ayaklandım. “Ben de geleyim.” Biraz yüzsüzlük kimseyi incitmezdi.

Valor bana döndü. Bakışlarında anlamlandıramadığım bir sinsilik vardı. Bal rengi gözleri, bir yılana aitmişçesine irislerimi bir bıçak gibi kesiyordu.

Kararsızlıkla bir an duraksadı.

“Yoksa özel bir mevzudan konuşacaktınız?” diye sordum dudaklarımda varla yok arası bir gülümsemeyle. “Kont, ailemizin eski bir dostudur. Eminim beni gördüğüne mutlu olur.”

Beni reddedeceğini düşündüğüm birkaç saniye sessizliği Valor’un sesi böldü. Kolunu bükerek bana uzattı. “Nasıl isterseniz.” dedi beklemediğim bir uysallıkla. “Bu piyon, benim kadar sizin de hakkınız.”

Koluna girdim ve koşar adımlarla ilerlemeye başladık. Siyaha boyanmış ahşap bir kapıdan geçtik ve iki yanındaki duvarları bomboş, uzun bir koridora çıktık.

“Ne piyonu?” diye sordum fısıltıya yakın bir sesle, adımlarımı yavaşlatırken.

Valor gözlerini bana çevirmedi ama maskenin arkasında, yüz ifadesinin değiştiğini anlayabiliyordum. “Henüz bilmiyorum,” diye yanıtladı beni.

“O kâğıtta ne yazıyordu?”

“Bir mühür.”

Bozuk bir şey yemişim gibi dudaklarım ekşidi. “Ne mührü?”

“Ailemin mührü.”

Sadece bir mühürle bile zavallı ölümlü adamın bacaklarını titretecek kadar korkunç hangi aileye mensup olduğunu sormak istedim ancak dudaklarımı kapalı tuttum.

Valor aklımdan geçenleri anlamış gibi güldü. “Bize katılırsan sana kim olduğumu söylerim.”

“Rüyanda görürsün.”

“Geleceği kimse bilemez.”

“Neden,” diye çıkıştım kolundan ayrılıp onun önünü keserek. “Neden Lepores’e katılmamı istiyorsun? Henüz adımı bile bilmezken?”

“Peki sen,” diye söze girdi Valor bana doğru eğilerek. Başımı biraz daha kaldırırsam maskelerimiz porseleninin birbirine çarpacağı kadar yakınımdaydı. “Başarısız olacağımızdan nasıl bu kadar eminsin?”

Cevap veremedim.

Verecek bir cevabım olmadığından değildi elbette, sadece aklımı kaçırdığımı düşünmesini engelleyemeden neler olduğunu açıklamamın bir yolu yoktu. Ne diyecektim? Tanrıça annemin kucağında otururken hepinizin öldüğünü gördüm mü?

Valor sessizliğimi bir yenilgi kabul etmiş gibi bakışlarında bir zafer tınısıyla geri çekildi ve tok adımlarla yanımdan süzülerek ne ara yaklaştığımızı anlayamadığım kapıyı araladı.

Hızlıca arkaya dönerek ona yetiştim. Benim için kapıyı açmasına izin vererek odaya giren ilk kişi oldum.

İçeri girdiğim anda ilk fark ettiğim şey yüzümü yakan sıcak havaydı. Tam önümdeki duvarda cayır cayır yanan kocaman bir şömine vardı ve içinden yükselen alevler et yiyen bir çiçeğin avına uzanışı gibi beni yutmak için olduğum yere doğru atılıyordu.

Rahatsız bir tavırla sola doğru çekildim ve Valor’un peşimden odaya girmesine izin verdim. Ateşten hiçbir zaman hoşlanmamıştım.

Gözlerim hızlıca çok da büyük olmayan odanın içini turladı. Duvarlara asılmış tek tük meşalelerin loş ışığıyla dört bir köşesi karanlıkta kalmış sıradan bir çalışma odasına benziyordu. Ahşap antikası mobilyalardan yayılan toz kokusu insanın burnunu kaşındıran türdendi, pek sık temizlenmediği belliydi.

“Merhaba?”

Odanın en uzak köşesindeki çalışma masasının altından bir adam silüeti zıplayarak ayağa kalktı. Hafifçe tombul, beyaz bıyıklı kısa boylu bu adam adının aksine bana tanıdık gelmiyordu. Küçüklüğümden kalma birkaç anının içerisinde sıkışmış bulanık bir silüetti.

“Amanın!” diye haykırışa benzer bir şaşkınlık nidası attı. “Siz de kimsiniz?”

Aniden ona attığım sorgulayıcı bakışların kabalığını fark edip boğazımı temizleyerek öne eğildim ve hafifçe reverans yaptım. “Castiana Lizet, efendim.”

Adam aydınlanmış bir yüzle bana doğru geldi ve elimden tutarak, “Sen Gaudenzio’nun kızı mısın yoksa?” diye sordu.

“Evet, efendim.”

“Amanın! Ne kadar da büyümüşsün! En son seni gördüğümde bu kadarcıktın!” eliyle yere yakın bir yerde havayı kesti. “Şişko bir şeydin. Baban kilo veresin diye benim çiftliğime at sürmeye yollardı seni!”

Valor bıyık altından güldü.

Yanaklarımın ısındığını hissettim. Mahcubiyetle gülümsedim. Yanaklarımı kapatan maskenin varlığına şükrediyordum. Valor’un varlığını fark eden Kont sonunda elimi bırakıp ona yöneldiğinde, rahat bir nefes aldım.

“Genç Lord! Ben de seni bekliyordum. Geçin oturun.”

Odanın neredeyse yarısını dolduran koltuklara ilerledik. Karşılıklı yerleştirilmiş ikili koltuklardan birinin ucuna ilişen sarışın adamın tam yanına yerleştim. Kont Rion tam karşımızdaki koltuğa oturdu ve dudaklarında sıcak bir gülümsemeyle bize baktı.

“Mektubumu aldığınızı umuyorum.” diye söze girdi Valor.

“Elbette aldım.” diyerek ellerini birbirine kenetledi Kont Rion. “En önemli eserimi bugün perde önüne göndermememin sebebi sensin. Umarım güzel bir anlaşmaya varırız.” Ellerini birbirine çarparak, “Zata!” diye bağırdı. “Zata!”

Odaya girdiğimiz ağır kapı itilerek tekrar açıldı ve içeriye uzun beyaz saçlı, orta yaşlı bir adam girdi. Elinde tuttuğu orta boyuttaki sandığı ortadaki sehpanın üzerine bırakarak koşar adımlarla dışarı çıktı.

Bakışlarımız sandığa kitlendi.

“Mektupta ne aradığından emin olmadığını yazmışsın,” diye tekrar söze girdi Kont. “Öyleyse onu burada bulacağını nasıl biliyorsun, evladım?”

“Görünüşe bakılırsa yanılmamışım.” diye sorusunu yanıtsız bıraktı Valor. Bakışları sandık ile Kont’un bir tüccarın sinsiliğiyle hafifçe kısılmış gözleri arasında gidip geldi. “Nedir bu?”

Kont Rion sehpanın üzerine uzanırken anlatmaya başladı. “Çok nadide bir parça. Azolla’nın başkentinde bir mühendis tarafından yapılmış. Türünün ilk ve tek örneği. Ne yazık ki mucidi kısa süre önce ölü bulunmuş.”

Tombul parmaklarıyla sandığın iki yanındaki çelenkleri kaldırdı ahşap kapağı açarak kutunun açık yüzünü bize doğru çevirdi. Merakla öne eğildim. Kutunun içinde bir metal yığını duruyordu. Neydi bu? Bakışlarım Valor’a döndü ama o da ne gördüğünden emin değil gibiydi.

“Bu bir silah.”

“Bir silah?” diye sordum kafa karışıklığıyla.

“İcat eden mühendis adını Pons koymuş. Köprü.” Parmağının ucuyla metal makinenin üzerine tıklattı. “Zira bunu gördüğünüz anda yaşam ile ölüm arasındaki köprüdesiniz demektir.”

“Geç hikayeyi.” dedi Valor, daha önce ondan duymadığım sert bir tonda. Gerilmişti. “Nasıl çalışıyor bu şey?”

“Adamlarım bunu buldukları yerde birkaç parça not bulmuş. İsterseniz tam şimdi gösterebilirim ancak biraz gürültülü olacaktır.”

“Devam et.”

Kont’un elleri metal aletin ahşap kabzasından kavradı ve bir avuç pamuk tutuyormuş gibi silahı kolayca kaldırdı. “Oldukça basit.” Ahşap kutunun kenarına dizilmiş metal boncuklardan iki tane alarak makinenin arkasındaki çıkıntıdan küçük çukurlara yerleştirdi. “Mermiyi içeri yerleştirirsin.” Çıkıntıyı bastırarak makinenin içine itti. Sol tarafımızdaki küçük pencereye nişan aldı. “Ve tetiğe basarsın.”

Saniyeler içinde kulaklarımızda korkunç bir gürültü patladı.

Sert bir tokat yemiş gibi yüzüm sarsıldı. Kalbim göğüs kafesimde atmıyor, kulaklarımda gümbürdüyordu. Pencere tuzla buz olmuştu.

“Gürültü için kusura bakmayın.” dedi Kont silahı tekrardan kutusuna koyup kapağını kapatarak. “Öyleyse bir anlaşma yapmanın vakti mi?”

Valor’un verdiği cevabı yahut yaptıkları anlaşmanın detaylarını dinleyemedim. Olduğum yerde bir put gibi dikilmiş, düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum.

Azolla. Başkent. Açık artırma.

Kafamda parçalar birbirine geçiyordu.

Oturduğumuz yerden ne zaman kalkışımız, Kont’a mırıldandığımız birkaç veda sözcüğü yahut odanın ağır kapısını itip geldiğimiz koridora geri çıkışımız saniyeler sürmüştü.

“Harita.” diye mırıldandım önümdeki boş koridora göz ucuyla bakarak. Ardından başımı kaldırıp sarışın adamın çehresine baktım. Göğüs kafesim hızla inip kalkıyordu. “Seni buraya harita getirdi.”

Aradığımız şeyin Azolla’da olduğunu düşünmüştük. Yanılmıştık. Azolla’nın başkentinde bir açık artırmada falan değildi. Açık artırma buradaydı, aradığımız şey ise Azolla’nın başkentinden gelmişti. Valor’un elinde olan parçada yazanlar onu buraya getirmiş olmalıydı.

“Anlaman biraz uzun sürdü.” dedi Valor karanlık bir ifadeyle. “Ancak bir ölüm makinesiyle karşılaşmayı ben de beklemiyordum.”

“Bu her şeyi değiştirir!” Maskemi yüzümden çekip çıkardım. Bir tutam kızıl saç alnıma dökülerek karşımdaki adamın dikkatini yüzüme çekti. “Savaşların kaderini değiştirir!”

“Hangi savaşlar?” diye beni alaya aldı. Tekrardan onu ilk gördüğüm, alaycı ve sinir bozucu tavrını takınmıştı. “Ortada savaş falan yok, küçük hanım.”

“Ama olacak.” diye üsteledim. “Bu canavar yanlış kişilerin eline geçerse sonumuz kötü olur.”

“Haklısın.” Yüzü yüzümün hizasına gelinceye kadar bana doğru eğildi. “O yüzden çenemizi kapalı tutacağız.”

Yutkundum. “Relicti’ler yakında öğrenecektir.”

“Bilmelerine gerek yok.”

Kaşlarımı çattım. “Ne demek bu?”

“Neden bir relicti değilsiniz, leydim?” diye sordu bal rengi gözlerini kısarak. “Neden onlarla çalışmıyorsunuz?”

Cevap vermedim.

Cevabı bildiği barizmiş gibi ukala bir tavırla gözlerime baktı. “Zira yalnızca bir hedefi olanlar engellerin üzerine basarak yükselebilir. Ne istediğini bilmeyen bir grup amaçsız insan. Bu sebepten onlara ‘geride kalanlar’ deriz.”

Kendi sessizliğim kendi boğazıma bir taş gibi oturmuştu. Ukala tavrı beni öfkelendiriyordu.

“Bu savaş onların değil.” Parmağıyla göğsünün üzerindeki, soyluluğunun ve imparatorluğun simgesi olan küçük aslan rozetine iki defa tıklattı. “Bu savaş aslanların ve tavşanların savaşı olacak. Ve o gün geldiğinde,”

Vahşi gülümsemesi dudaklarına asıldı.

“Arafta yürüyen sen de bir taraf seçmek zorunda kalacaksın.”




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı

Novebo discord sunucusu