2

İmparatorluk karşıtları temelde iki ayrı gruba ayrılıyordu. Soylulardan oluşan bir topluluk ‘lepores’ olarak bilinirdi. Tavşanlar. Prenslerden biri tarafından yönetildiğine dair bir söylenti vardı, yine de ufak tefek söylentilerden başka onlar hakkında bilinen pek bir şey yoktu. İki yıl önce resmi olarak terörist ilan edilmişlerdi, veliaht prensin taç giyme törenini bombalamak imajları açısından pek iyi olmamıştı.

Yine de ne olursa olsun onlar soyluydu, asil kan ve duru kan asla birbirine güvenmezdi. Halktan isimsiz bir grubun doğuşu tam da bu sebepten olmuştu. Bir adımız yoktu, aynı amaca koşuyor olmamıza rağmen tavşanlar gibi göz önünde durmazdık. İşimizi gölgelerde hallederdik. Tavşanlar bize ‘relicti’ derdi. Geride kalmışlar.

“Hey!”

Geniş beton merdivenlerden ağır adımlarla yukarı tırmanırken, duyduğum ses ile duraksadım. Arkamı dönüp bana seslenen kişiye bakmadan önce ellerimle üzerimdeki üniformanın yakalarını düzelttim.

Geriye dönüp bakacaktım ki bana seslenen asker basamakları ikişer ikişer atlayarak yanıma tırmandı. Açık mavi gözlerinden fışkıran bakışlarıyla kafamın ortasında bir delik açabilirdi.

Gerginlikle yutkundum ama sesim toktu. “Efendim?”

“Nereye gittiğini zannediyorsun? Buradan ayrılmamamız gerekiyor.”

Tedirgince gülümseyerek “Burada görevli değilim,” diye cevapladım. Saniyede yüzlerce yalan bulabilirdim. “Saraydan geldim. Üsteğmen Minos, üçüncü prensin ordusuna mensubum.”

Adam bembeyaz olmuş yüzüyle bir adım geri çekildi ve utanarak beni selamladı. Elleri zarif ve nasırsızdı. Muhtemelen yirmi yaşında bile değildi. Göreve yeni başlamış olmalıydı.

“Doleo, Domina.” Üzgünüm efendim.

“Sorun yok.” dedim gülümsememin kırılmasına izin vermeyerek. “Adın ve rütben?”

“Alirie, domina. Yeni atandım.”

“Alirie, arşiv odasına gitmem gerekiyor. Arşivci teslim almam için bazı evraklar bırakacaktı. Aciliyeti olan bir vazife.”

“Size eşlik edeyim, Domina.”

Başımla hafifçe onaylayarak önüme geçmesine izin verdim. İkinci kata çıktığımızda sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen karanlık koridora bir bakış attım. İki yana sıralanmış odaların kapıları kapalıydı, diğer katlardan farklı olarak kapılar ahşaptandı.

Buradan sonra benimle gelmesine izin veremezdim. Elimi askerin omzuna yerleştirip onu durdurdum. “Yeterli. Görevinin başına dönebilirsin.”

“Emredersiniz.” Beni tekrardan selamladıktan sonra seri adımlarla merdivenleri inmeye başlayan askeri izledim.

Gözden kaybolduğunda karanlık koridorda seri adımlarla ilerlemeye başladım. Yirmi altı yirmi yedi, yirmi sekiz ve yirmi dokuz. Arşiv odasının önündeydim. Haritanın burada olmasını umarak içeri daldım.

Üç duvarı kapaksız ahşap dolaplarla kaplı bir odaydı. Karşılıklı yerleştirilmiş iki çalışma masasının üzerinde yığınla dosya duruyordu. Penceresi yoktu. Masaya doğru ilerleyip üst üste duran dosyaları yana devirerek yaydım. Yüzüme çarpan toz burnumu kaşındırdı, öksürerek el yordamıyla kağıtları karıştırmaya devam ettim.

Aradığımı bulamadığımda diğer masaya yöneldim. Ama aradığım şey orada da yoktu.

Şüphenin zehirli oku mideme saplandı. Bir hiç uğruna canımı tehlikeye atmış olabileceğim düşüncesi bir yana, başarısızlığın dikenli sarmaşıkları boğazıma sarılmıştı. Olduğum yerde kalamazdım, hep bir adım öteye gitmeliydim.

Tedbirli, hayalet gibi adımlarla odadan çıktım. Ağzımın içi kupkuruydu. Kapıyı arkamdan dikkatlice kapattım ve parmak uçlarımda kasvetli koridorda ilerlemeye başladım.

Kafamda çıkışa nasıl ulaşabileceğime dair planlar dönmeye başlamıştı, kendimi buradan dışarı atabileceğim iki kapı da olduğum yerden iki kat aşağıdaydı. Ve Marcus birlikte nöbet tuttupu arkadaşının yokluğunu çoktan fark etmiş olmalıydı. Adeo’nun güvenle ayrılabilmiş olmasını umdum.

Uzun bir u şeklinde iki yanından yukarı ve aşağı merdivenlere sahip olan koridorda sola doğru ilerlemeye başladım. Etrafta hiç pencere yoktu ama karanlıktan ve ıssızlıktan gece vakti olduğunu anlayabiliyordum. Zira bu kadar az askerin etrafta dolanıyor olmasının tek açıklaması buydu. İstediğim yere düşündüğümden yüzlerce kat daha kolay ulaşmıştım.

Üzerinde bir numara yerine kocaman bir çarpı işaretiyle öylece duran kapıya gözlerim çarptığında, henüz birkaç adım ilerlemiştim. Bir hırsızın refleksleriyle hareket ediyordum, ikinci bir saniye düşünmeden içeri daldım. Beklediğimin aksine kilitli değildi.

Gözüme çarpan ilk şey devasa pencerelerdi.

Kepenkler açıktı. Pencerelerin iki yanından ağır ve hacimli lacivert kadife perdeler sarkıyordu. Ayın inci gri yansımaları odayı aydınlatıyordu. Yağmur yağmış olmalı, diye düşündüm. İçeri süzülen hava berraktı ve toprak kokuyordu. Perdelerden yayılan hafif odunsu bir parfüm kokusu burnuma dokundu. Günler sonra ilk defa gökyüzünü görmenin sevinciyle kalbim çarptı. Hızlıca arkamı dönüp kapının kilidini sağa kaydırdım.

Çoğunluğu boş bir odaydı. Pencerenin sağında, arşiv odasındakilere kıyasla daha küçük bir masa duruyordu. Üzerinde ahşap bir sandıktan başka hiçbir şey yoktu.

Sandığa uzandım. Kilitli olacağını düşünmüştüm ama değildi. Titreyen parmaklarımla ağır kapağı yukarı kaldırdım.

İçi boştu.

“Pfft,”

Kafamın içine bir bıçak gibi saplanan ses kulaklarıma yabancıydı. Işık hızında arkama döndüm, avuçlarımı masanın sivri kenarlarına yaslamıştım.

Perdelerin arkasından bir adam silüeti kendini gösterdi. Vücudunun her çizgisi kalemle çizilmiş gibiydi, bir soylu olduğunu kilometrelerce öteden söyleyebilirdiniz. Açık sarı dağınık saçları alnına dökülüyor, beyaz pelerininin altından ışıldıyordu. Bal rengi gözleri, dudaklarındaki sırıtışa eşlik etmek ister gibi yukarı kıvrılmıştı.

Gülerek kollarını önünde kavuşturdu ve omzunu kadife perdelerin üzerinden duvara yasladı. Sağ elinde tuttuğu parşömeni gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm.

Nereye baktığımı fark etmişti.

“Bir şey mi arıyordunuz, Genç Leydi?”

Bakışlarım pelerinin üzerine altın ipekten işlenmiş küçücük tavşan logosuyla kesişti. Parçalar saliseler içinde kafamda birleşti. Onlar da haritanın peşinde olmalıydı. Geç kalmıştım.

“Bir lepus.” dedim onu taklit ederek kollarımı göğsümde birleştirirken. Bir tavşan. “Birbirimizin işine burnumuzu sokmadığımızı sanıyordum.”

“Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem, küçük hanım.” Elindeki haritayı nispet yapar gibi bana doğru salladı. “Ama bizim işimize burnunuzu sokan sizsiniz. Bir Relicti’yi öldürüp küçük çaplı bir iç savaşa sebebiyet vermek istemem, o yüzden girdiğiniz kapıdan geri çıkmanıza izin vereceğim.”

Dişlerimi sıktım. “Haritayı ver.”

“Harita?” ilginç bir şey söylemişim gibi kaşlarını yukarı kaldırdı.

Duraksadım. Elindeki şeyin ne olduğunu bilmiyor muydu? Ellerinde üç krallık boyunca uzanan bir istihbarat ağının haritasını taşıyordu. Bunun farkında olmaması saçmalıktan ibaretti.

Belki de onun bir soylu olduğunu düşünerek yanılmıştım. Bir görev adamı olmalıydı, bir paralı asker. Tavşanlar için yaygın bir şeydi bu, soylular ellerini kirletmeyi sevmezdi.

“Adın ne?”

Bu soruyu beklemiyor gibiydi. Yine de sakin bir sesle cevapladı. “Valor.”

“Bana bak Valor,” dedim kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra. “Seni buraya gönderen soylu piçi sana ne dediyse yalan söylemiş. Ne halt yediğinin farkında değilsin şuan. Lepores hiçbir şeyi değiştiremeyecek. İnsanlar ölecek.”

Ellerinde güç yahut para olabilirdi, işe yaramayacaktı. Başarısızlıklarını gözlerimle görmüştüm, bu imparatorluğun yıkılışını izlemiştim.

Adam kahkahalara boğuldu.

Şapkamın kararmış yüz ifademi gizlemesini umdum. Bu orospu çocuğunu öldürecektim.

Ona öfkeli gözlerle baktığımı fark ettiğinde yaslandığı yerden doğruldu ve bana doğru birkaç adım attı. Pelerininin başlığı arkaya düşmüştü. Camdan içeri süzülen ışık yüzüne vuruyordu.

Dudaklarında vahşi bir gülümsemeyle bana eğildi. “Bir relicti, bir kraliyet pusulasının içeriğini nereden bilebilir?”

“Bize katılmaya ne dersin?” diye karşılık verdim alayla. “O zaman sana söylerim.”

“Reddetmek zorundayım.” dedi eğlenceli bir sesle. “Beni buraya gönderen soylu piçe götürmem gereken bir şey va-”

Yakışıklı yüzünün ortasına okkalı bir yumruk geçirdiğimde cümlesini henüz tamamlamamıştı.

Geriye sıçradı. İlk hamleyi benim yapmamı beklemediği belliydi. Benden neredeyse iki baş daha uzundu ve her asker gibi yapılıydı. Yüzüne baktım ama ela gözlerinde öfke parıltısı göremedim. Kendine çok güveniyor olmalıydı. Bunun düşüncesiyle daha da sinirlendim.

Konuşmaya başlayacaktı ki izin vermeden tekrardan ona doğru atıldım. Darbelerimi üst üste savuşturdu. Atağa geçmiyor, sinir bozucu bir rahatlıkla beni engelliyordu.

Yüzüne ikinci yumruğumu geçirecektim ki beni bileğimden yakaladı. Dirseğimle çenesine sert bir darbe geçirdim. Dişlerini sıkarak bileğimi bıraktı ve boştaki elini şakaklarıma doğru savurdu.

Beni bayıltmaya çalışıyordu. Refleksle geriye çekildim ama eli şapkamın siperine çarptı. Kızıl saçlarım dağınık bukleler halinde belime döküldü.

Dikkatinin dağıldığı küçücük bir an içinde, elim kadife perdelere uzandı. Sertçe asıldım. Kat kat perdeler adamın üzerine indi.

Fırsatım birkaç saniye uzağımdaydı. Kumaşın yere düştüğü ve bakışlarımızın tekrardan kesiştiği anda tüm gücümle hayalarına bir tekme geçirdim. Dudaklarından boğuk, acı dolu bir homurtu döküldü. Elindeki parşömene tutunup alabilme umuduyla çektim.

Cart.

Nefesimi tuttum.

Eh, alabilmiştim. Yarısını.

“Hassiktir.” diye inledim pencerenin ağzına doğru geri geri adımlarken. Bakışlarım elimdeki yarım rulo parşömenle adamın bal rengi gözleri arasında gidip geliyordu. Yaşanacağını tahmin ettiğim son senaryo bile değildi bu.

Şok içinde birbirimize baktık. “Gerçek bir savaşçısınız, genç hanım.” dedi Valor bana doğru bir adım atarken. Belinden kıvrımlı, altın işlemeli bir hançer çıkararak arkasındaki kapıyı işaret etti. “Ama oradan çıkmak istiyorsanız bana elinizdekini vermek zorundasınız.”

Burada işim bitmişti. Onunla tekrar boğuşmak demek kendimi ölümün kollarına atmak demekti.

Popomu pencerenin ağzına yasladım. Zararın neresinden dönersem kârdı. Göz ucuyla aşağıya baktım ama düşündüğümden daha yukarıdaydım. Devasa yüksek tavanları ve yokuş gibi merdivenleri hesaba kattığımda açıklanabilir bir durumdu. Gerginlikle yutkundum.

Dudaklarıma sahte, keyifli bir sırıtış asıldı. “Aslında,” dedim ona göz kırparak. “Hiçbir şey yapmak zorunda değilim.”

Sarışın adamın yüzündeki kendinden emin ifadenin sönüşünü inanılmaz bir mutlulukla izledim. Sahtekar gülümsemem gerçek bir aydınlanmayla yüzümde parladı.

Valor dudaklarından bir küfür mırıldanarak beni yakalamak için öne atıldı ama geç kalmıştı.

Aşağıya atladım.




user

Gerilim iyice hissediliyor. Karakterlerin karşılaşması sahici durmuş, diyaloglar akıyor. Hikâye bu bölümde ciddileşmeye başlamış.

Novebo discord sunucusu