3

Ben küçükken, köşke ilk geldiğimiz vakitlerde babamın onunla uyumama izin verdiği geceler olurdu. Odamdaki sessizlik beni yutmak istiyormuş gibi üzerime çöktüğünde yahut karanlıkta beni izleyen görünmez iblisler bileklerime uzandığında, babam nazik sesiyle bana bir masal anlatırdı.

Bir varmış bir yokmuş; Lavrenti’nin kıyısında, bir cadının biri kör beş oğlu olmuş.

Cadı ve çocukları kocaman bir bahçede yaşarmış ama o karanlık bahçede çiçekler hiç açmazmış. Cadının çocukları her gün o kocaman bahçedeki çiçeklerle ilgilenir, toprağa gömülü tohumları yeşertmek için canla başla çalışırmış. İlk çocuk tohumları toprağa eker, ikinci çocuk açan çiçeklere su döker, üçüncü çocuk ölen çiçekleri topraktan söker ve dördüncü çocuk da çiçeklerin durumunu durmaksızın cadıya anlatırmış. Beşinci oğlan da kör gözlerine rağmen abilerine yardım etmek için çırpınıp durur, tüm gün bahçede oradan oraya koştururmuş. Ama ne olursa olsun bahçeden hiç çıkmazlarmış.

Bir gün bahçeye, ellerinde kocaman bir tohum taşıyan bir prens gelmiş. Cadının eteklerine kapanmış. Söylediğine göre bu tohumun bir çiçeğe dönüştüğü gün, bir peygamber uyanacak ve dünyayı kurtaracakmış. Eğer tohum çiçek açarsa cadıya bin altın vereceğine dair söz vermiş.

Tohum bir saksıya ekilmiş. Cadı ve oğulları yedi gün yedi gece saksıyı özel iksirlerle sulamış, tohumun filizlenmesini beklemiş. Artık çorak bahçede kimse diğer çiçeklerle ilgilenmiyor, sadece tohumun etrafında dört dönüyorlarmış.

Ama kaynatılan iksirlere, özenle eşelenen toprağa rağmen tohum hiç yeşermemiş.

Sekizinci günün sabahı beşinci oğlan karanlık bahçede bir köşeye saklanmış, saksının içindeki tohumu çalıp cebine atmış. Abileri boş saksıyı sulamaya devam ederken bahçeden kaçmış. Doğruca denize doğru, ayakları suya değinceye kadar koşmuş, ne yapacağını bilemez halde cebindeki tohumu çıkarmış.

Tohumun kahverengi yüzü ufuktan yayılan güneşi gördüğü gibi çatlamış, kör çocuğun avuçlarında kocaman kıpkırmızı bir çiçek açmış.

Tohumun kırıldığını anlayan çocuk sevinçle bahçeye gitmek için dönmüş. Bahçeye doğru koşarken yolda prensle karşılaşmış. Tohumun çatladığını gören prens uzanıp çiçeği almak istemiş ama söz verdiği altınları vermeyeceğini anlayan çocuk çiçeği vermek istememiş. Prens buna çok sinirlenmiş, oracıkta zavallı çocuğu boğup öldürüvermiş. Lakin çiçeği ellerine aldığı gibi kıpkırmızı yapraklar un ufak olup kül taneleri gibi yere dökülmüş.

Tohum bir daha hiç çiçek açmamış.

Uzun yıllar geçmiş, yine de o günden beri cadı ve dört oğlu içi boş toprağı sulamaya devam edermiş.

Artık masal dinleyecek yaşı çoktan geçmiştim. Etrafımda beni izleyen iblisler yoktu. Karanlıktan da korkmuyordum. Yine de dönüp dolaşıp aynı yere dikilmiştim, elimde yastığımla babamın odasının önündeydim.

Yumruğumu kaldırıp nazikçe kapıyı tıklattım. Saat gece yarısına geliyordu.

“Aperire?” Aperire, dadımın adıydı.

“Benim, baba.”

Kısa bir sessizlik oldu. Tekrar konuşmak için dudaklarımı araladığım sırada önünde dikildiğim ahşap kapı açıldı. Babamın şaşkın yeşil gözlerini gördüm. “Castiana?”

Üzerine sert beyaz kumaştan bir gömlek giyinmişti, yakalarını birbirine bağlayan altın zincirli iğneyi ona geçen yılki doğum gününde Adeo’yla birlikte almıştık. Kızıl saçları sağ omzundan ince bir örgü halinde aşağı dökülüyordu, saçları benimkinden biraz daha kısaydı. Burnunun ucunda gözlüğü asılıydı. Çalışıyor olmalıydı.

Kollarımın arasındaki yastığı ve mahcup bakışlarımı gördüğünde yüz ifadesi gevşedi. Dudaklarında sıcacık bir gülümsemeyle geriye bir adım atıp içeri girmem için bana yer açtı. “İçeri gel, tatlım. Daha iyi hissediyor musun?”

“Daha iyi olamazdım.” dedim içeri girerken. Düşüşün etkisiyle çatlayan kaburgalarımın ağrısı hala varlığını sürdürüyordu. Yine de iki haftadır, bütün göğsümü kaplayan kat kat sargılarla uzanıp dinlenmekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Alnımdaki dikişler ise bu sabah alınmış, ince bir şerit halindeki yara izim perçemlerimin arasına gömülmüştü.

Babam tekrar masasına yerleşti. Önündeki belgelerle boğuşurken, “Sen dinlenirken Phalen halan ve Adeo gemiye binmek üzere ayrıldılar.” diye mırıldandı. “Neler olduğunu öğrenip iki hafta içinde burada olacaklar.”

“Adeo yerine ben de gidebilirdim.” diye homurdandım masanın önündeki iki deri koltuktan birine çökerken. Elimdeki yastığı karşı koltuğa fırlattım ve ayaklarımı ortadaki sehpaya uzattım. “Halam onunla başa çıkamayacaktır.”

“Adeo iyi bir çocuk,” dedi babam. “Halanı üzmeyecektir.”

“Azolla’da bir açık artırma.” dedim şüpheyle. Haritanın, en azından yarısının, bizi yönlendirdiği yer karşı krallığın başkentinde bir karaborsa mekanıydı. Bir açık artırma olduğunu tahmin ediyorduk. “Ne olabilir sence?”

“Bilmiyorum, tatlım.” Babam önündeki dosyayı kapatarak gözlüğünün altından burun kemiğini ovuşturdu. Başı mı ağrıyordu? Aniden aklına bir şey gelmiş gibi gözleri açıldı. “Açık artırma demişken..” Elleri telaşla masanın altındaki çekmecede bekleyen iki düzine mektup yığınına daldı. Bir tanesini çıkarırken, “Bugün bir tanesine katılmam gerekiyordu. Saat kaç?” diye sordu.

Sehpanın üzerindeki cep saatine uzandım. Kenarındaki çıkıntıya hafifçe bastığımda kapağı açıldı. “Gece yarısını geçiyor.”

“Sanırım hala vaktim var. Üstümü değişmeden önce mutfaktan biraz karahindiba çayı alayım.” kafasını kaldırıp bana baktı. “Bana söylemek istediğin bir şey mi var, Castiana?”

Duraksadım.

“Soylu biriyle evlenirsem onun unvanını mı almış olurum?”

Babam boğulacakmış gibi öksürmeye başladı. Hızlıca ayaklanıp sehpanın üzerinden ona bir bardak su doldurup uzattım. Bardaktan kocaman bir yudum aldı. “Evlenmek- evlenmek mi istiyorsun?” diye sordu kekeleyerek.

“Saraya girmem gerekiyor.” dedim. “Bunun en kolay yolu bir soylu olmak değil midir?”

Babam rahat bir nefes verdi. Zümrüt yeşili gözlerini bana çevirdi. “Evlenmene falan izin vermiyorum.”

Dudaklarımı aralayıp konuşacağım sırada gözüm masanın üzerindeki davetiyeye takıldı. Merakla eğildim. Her bir zerresi ‘ben pahalıyım!’ diye bağıran kadifemsi kağıdı alıp kendime doğru çevirdiğimde okuduğum isim gözlerimin önünde yıldızlar gibi parıldayıp sönmeye başladı.

“Kont Rion mu?” dedim sesimi düz tutmaya çalışarak. “Açık artırmayı o mu düzenliyor?”

“Castiana. Tanrıça aşkına. Kont Rion senden en az otuz yaş büyük!”

“Baba.” Dudaklarım tatlı bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı. “Lütfen çek defterini ödünç almama izin ver.”

Kont Rion.

Saraya giriş biletim olacaktı.




user

Masal kısmı beklediğimden daha etkileyiciydi. Hem hüzünlü hem anlamlıydı, hikâyeye güzel bir derinlik katmış. Okurken durup düşündürdü.

Novebo discord sunucusu