Yavaş yavaş gözlerimi araladım. Başımda feci bir ağrı vardı; sanki beynimin arka tarafını pişiriyorlardı. Işık yüzünden etrafı tam göremiyordum ama yalnız değildim, yanımda biri vardı.
Gözlerim ışığa alışınca yanımda duran kişiyi daha net görmeye başladım. Yanımda uzun mavi saçlı, siyah kömür gözlü bir kız çocuğu duruyordu. Tahminen benim ile aynı yaşta olmalıydı. Yüzü tatlı ve güzel arasında gidip geliyordu.
Etrafı izliyordu ve benim gözümü açtığımı fark etmemişti. Biraz daha etrafa baktıktan sonra sonunda yüz yüze gelebilmiştik. Sonra bir çığlık duyuldu: “Ağğğğğ, BABAAA!”
Ben daha ne olduğunu anlayamadan odaya başka mavi saçlı biri daha girdi; bu seferki erkekti ama. Kırkını yeni bitirmişti galiba.
“Emily ne oldu! Neden çığlık attın?” dedi mavi saçlı adam. Kız da “Bir anda gözü açık görünce korktum sadece baba,” diye cevap verdi.
Adı Emily idi demek. Güzel bir isme ve yüze sahipti, çok da tatlıydı; utandığımı hissettim.
Sonra mavi saçlı adam bana yaklaştı ve “Teo nasıl hissediyorsun? İki gündür baygınsın, umarım toparlanabilmişsindir,” dedi.
NE? İki gündür mü baygındım? Çok mu yorulmuştum? Ama başımın çınlamasından dolayı bunları düşünemedim ve sordum: “Siz kimsiniz? Annem ve babam neredeler? Ben neredeyim? Köy sağlam mı? Bayılmadan önce gördüğüm beyaz ışık neydi?”
Adam sorular karşısında afallamış olacak ki bir süre eli ile çenesini ovalayarak boş gözler ile bana baktı, sonra da sırası ile sorularıma cevap vermeye başladı.
“Ben Hakiri, bu da kızım Emily.” Kız utanmıştı ve de babasının arkasına saklanmıştı. Babası kızının bu hareketi karşısında biraz güldü ve konuşmaya devam etti.
“Livia ve Art içeride oturuyorlar ama biraz endişelilerdi; istersen onları çağırabilirim, ister misin?” diye sordu.
Sakin ve kendimden emin bir şekilde “Evet. Lütfen,” dedim.
Adam bir koşu odadan çıkıp beni ve kızını (adı Emily galiba) burada bırakıp gitti.
Emily ile beraber Hakiri'nin dönmesini beklerken konuşma başlatmaya karar verdim ve “B-Ben Teo,” dedim. İlk kez kendi yaşıtım biri ile konuştuğum için ister istemez heyecanlanmıştım.
Kız ilk başta bana göz gezdirdi ve kısaca “Emily,” dedi dövecekmiş gibi. Galiba daha fazla sohbet etmek istemiyor diye düşündüm ve konuşmayı devam ettirmemeye karar verdim. Ama Emily galiba benim ile aynı fikirde değildi ve de konuşmaya devam etti.
“O su küresini nasıl yaptın?”
....
Sessizlik oluştu. Bir şeyden emindim; Emily benden korkuyordu. Sebebini de anlayabiliyordum.
Benden korkmaması için ve samimiyeti artırmak için “Öncelikle bana Teo diye seslenmezsen cevap vermem ve de aynı yaştayız, yanii şey işte... Arkadaş olmak ister misin diye soracaktım,” dedim.
Emily bir süre yüzüme boş bir ifade ile baktı, sonra da “Olmaz!” dedi.
NE?
Kabul edeceğinden o kadar emindim ki başka bir şey düşünmemiştim ama kız devam etti: “O devasa su küresini nasıl yaptığını söylersen belki olabilir.”
“Hmm o mu? Aslında ben bir şey yapmadım; çoğu işi Terminal halletti. Ben sadece çap ve çağırma işlem—” diye devam ederken Emily hiçbir şey anlamamış edasıyla yüzüme doğru boş gözler ile bakıyordu.
Ben de emin olmak için sordum: “Terminalin ne olduğunu biliyor musun?”
Kız kafasını hayır anlamında iki defa yana doğru salladı.
“Peki büyüyü biliyor musun? Yani var olduğunu.” Bu sefer kafasını yukarı aşağı sallayarak beni onayladı.
“Babam evde büyüyü yapıyordu ama bana nasıl yapıldığını hiçbir zaman öğretmedi. 10 yaşına gelince öğreteceğim diyordu. Normalde 10 yaşından küçük kişilerin büyü yapamaması lazım, sen nasıl yaptın hâlâ anlayamadım.”
“Emin ol ben de nasıl yapıldığını anlamadım. Arkadaş olursak birlikte öğrenebiliriz. İster misin?”
Şuraya kadar olan konuşmamızdan Emily’nin büyüden korktuğunu anlamıştım ve korkusunun dinmesi için “Büyü zararlı bir şey değil, hatta yerinde kullanılırsa yararlı bile olabilir. Ama yaparken dikkatli olmak lazım, sonra benim gibi hata yapabilirsin. Kötü şeyler yaşanmaması için kontrollü şekilde yapmalısın. Ben de ilk defa kullandığım için tam olarak ne olduğunu bilmiyorum ama öğreniriz merak etme,” dedim.
Bu sözleri duyan Emily bir nebze de olsa rahatlamıştı.
“Tamam. Arkadaş olalım ama söz ver; bensiz büyü çalışmayacaksın. Söz mü?”
“Söz.”
Konuşmaya devam edecektik ama annem bir anda üstüme atlayıp sarılınca konuşmamız yarıda kesilmişti.
“Teo iyi misin? Bir şeyin yok ya? Neden kendini bu kadar yordun? Şu an nasılsın? Daha iyi misin? Canının istediği bir şey var mı?” dedi annem.
Yan taraftan bir kahkaha koptu. Bu Hakiri'ydi.
“Bu soru sorma özelliğini senden almış annesi, belli. Uyanır uyanmaz soruları da aynı senin gibi bana da aynı şekilde sorunca ben de afalladım.”
Sonra babam yanıma yaklaştı. Yatağın canını yakmak istemezcesine yanıma oturdu.
“Teo daha iyi misin? Ağrıyan bir yerin var mı?”
“Sadece başım biraz ağrıyor. Biraz da halsiz hissediyorum o kadar.”
Bunu duyan babam sesli bir şekilde nefes verdi ve omuzlarını da serbest bıraktı. Bu onun ‘Rahatladım’ deme biçimiydi.
Sonraki geçen sürede köyü kurtaranın Hakiri olduğunu, iyi bir ateş büyücüsü olduğunu öğrendim. Benim su küremi buharlaştırmak için ateş topu kullanmış ama gücünü biraz fazla kaçırdığı için o ışığı gördüğümü öğrendim.
Bir süre sonra annem, babam ve Hakiri dinlenmem için odadan çıktılar ve Emily ile yalnız kaldım.
İkimiz de sessizdik. Uzun bir süre böyle sessiz kaldık; ilk sohbet başlatan Emily oldu.
“Şey, bana büyü öğretebilir misin? Biliyorum yorgunsun ama en azından bir kere denesek olur mu? Lütfen.”
İsteğini düşünmeye başladım. Reddedecektim ama çok tatlı bakıyordu. Uzun mavi saçları ve siyah gözleri ile normalde göremeyeceğim bir insandı. Bir süre düşünmeye devam ettim ve ‘En fazla ne olabilir ki?’ diye düşünerek teklifini kabul ettim.
“Tamam ama kendini zorlamayacaksın; dediklerime sırasıyla ve harfiyen uyman gerekiyor. Yanlış bir şey yaparsan yine kötü bir şey olabilir, bu yüzden dikkatli olmakta fayda var.”
Emily sert bir biçimde yutkundu. Gerginliği her halinden belli oluyordu. Sakinleştirmek istedim ama gergin olması daha da iyiydi. En azından dediklerimin dışında bir şey yapamazdı.
........
Çok heyecanlanmıştım; ilk defa büyü kullanacaktım ama yapabilir miyim? Bilmiyorum, umarım yapabilirim.
Teo çok sıcak kalpli bir çocuktu. Uyandığı zaman göz göze geldiğimizde onun ile ne konuşacağımı düşünüyordum; bir anda gözlerini açık görünce istemsizce çığlık attım.
İlk başlarda Teo'dan biraz korkmuştum. Babam hiçbir çocuğun 10 yaşından küçükken büyü yapamayacağını söylemişti. Tabii ki istisnaları vardı ama o neredeyse köyü alt üst ediyordu.
Konuştukça ona daha da alışmaya başladım. Umarım iyi arkadaş oluruz; şimdi de büyü yapmamda bana yardımcı oluyor. Yardımsever biri ama kesin yargıya varmak istemiyorum; ne olur ne olmaz.
“Şimdi Emily, gözlerini kapat ve dışından sesli şekilde ‘Terminali çağırıyorum’ de. İlk başta ben de yapamamıştım, yani birkaç defa deneyebiliriz baştan haberin olsun. Bunu dene ve gözlerinin önünde nasıl bir şey belirdiğini bana tasvir et.”
Gözlerimi sıkıca kapattım, sırasıyla dediklerini yapmaya başladım. Her taraf karanlıktı, ortam oluşmuştu; ben de sesli şekilde “Terminali çağırıyorum,” dedim ve beklemeye başladım.
Tekrar denedim: “Terminali çağırıyorum.” Ve tekrar: “Terminali çağırıyorum.”
Üzülmüştüm. Teo'yu hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyordum. Ellerimin içi gerginlikten dolayı terlemeye başladı. Kalp atışım hızlandı ve hızlandı.
Tekrar deneyecektim ama gerek kalmadı. Gözümün önünde beyaz renkli bir yazı yanıp sönüyordu. Yazı “Terminal Gel” diyordu. Ben de denemeye karar verdim.
“TERMİNAL GEL!” dedim yüksek ve gür bir sesle.
Bu sefer başarmıştım ve önümde siyah-mor karışımı renginde bir pencere belirdi. Hemen Teo'ya anlatmaya başladım.
“Teo şey ııı... Şöyle bir şey var. Siyah-mor karışımı bir pencere diyeyim. Neye benzediğini ben de tam bilmiyorum. En fazla bu kadar anlatabilirim.”
Teo olayı anlamış gibi devam ettirdi: “İçinde beyaz bir çubuk var ve yanıp sönüyor değil mi?”
Evet, bu doğruydu; o söyleyene kadar fark etmemiştim.
Bu kısma kadar olan her şey, ne kadar uzun sürse de hatasız şekilde halletmiştim. Sırada ne vardı? Hemen Teo'ya sordum.
“Şimdi ne yapacağım? Büyü için bu yeterli mi?”
“Tabii ki de değil. Şimdi sana birkaç kelime söyleyeceğim, sen de bunları tekrar edeceksin; aman diyeyim yanlış bir şey söyleme lütfen.”
Sonra Teo gülmeye başladı, o gülünce ben de peşinden güldüm.
Beni babam dışında güldüren diğer kişiydi. Nedense kalbim daha da ısınmıştı ona karşı.
Bu hissettiklerimi bir kenara bıraktım, işime odaklandım.
Sert ve bir o kadar da yumuşak bir şekilde “Hadi devam edelim,” dedim.
“Tamam, ben de ilk defa yaptığım için ne olacağını tam bilmiyorum. Yani yapamazsan bu senin suçun değil, benim de suçum olur. Şimdiden bunun için özür dilerim. Devam edelim. Sırasıyla çağır su, oluştur su küresi, ayarla yarıçap 20 cm, oluştur. Bunları sırasıyla birer kere söyle ama ekranda da bunların tamamen yazdığına emin ol.”
Dediklerini sırasıyla yapmaya başladım: “Çağır su.” Bir süre ekranda yazmasını bekledim, olmayınca tekrar denedim: “ÇAĞIR SU!” Bu sefer belirdi. Aklımdan ‘Demek ki ısrarcı olmak lazım,’ diye geçirdim ve devam ettim: “Oluştur su küresi,” “ayarla,” “yarıçap 20 cm,” “oluştur.”
Bu kelimelerin hepsini sırasıyla söylemiştim ama bir şey olmadı.
Teo'ya karşı alttan alttan bir öfke beslemeye başlamıştım. Beni kandırmıştı. Ama ümidimi kesmedim ve beklemeye devam etmiştim; beklerken aklımdan çok fazla düşünce geçiyordu.
Mesela Terminal nasıl saydam ama bir o kadar da somut oluyordu? Aynı bir perde gibiydi ama perdeden bariz farkları vardı. Mesela siyah-mor karışımı rengi ilk kere görüyordum. Değişik bir renkti.
Ben bunları düşünürken başım minik minik ağrımaya başlamıştı. Sebebi düşüncelerim mi yoksa Terminal denen siyah-mor perdenin mi sebep olduğunu bilmiyordum.
Sonra karıncalanma hissi önce başımdan boynuma, sonra kollarıma, oradan da parmak uçlarıma kadar geldi.
Bunun normal olup olmadığını Teo'ya soracaktım ama gerek kalmadı çünkü gördüklerim beni yeterince şaşırtmıştı zaten.
Avucumun içinde minik, küçük bir damla su vardı. Sonra bir damla daha ve bir tane daha şeklinde damlalar birleşerek ilk başta belirsiz, sonra da küre şeklini aldı.
Bir süre boyunca bozulmasından korktuğum için hareketsiz kaldım ve heyecanımı gizlemeye çalıştım ama bunu çok fazla sürdüremedim ve “TEO BAKSANA BAŞARDIM! BÜYÜ YAPTIM! YAŞASIN!” Çok sevinmiştim; ilk defa kendimi bu kadar mutlu hissetmiştim. Ama galiba biraz yüksek sesli sevindiğim için odayı babam basmıştı.
Babam Hakiri “EMILY! Bir şeyin yok deği—” diyecekti ama elimdeki küçük su topunu görünce bir an duraksadı.
İlk başta gurur duyduğuna dair bir yüz ifadesi belirdi. Sonra gözlerinin içinde korkuyu gördüm.
Gözlerini benim üzerimden Teo'ya doğru çevirdi ama bu sefer yüzünde ne gurur ne de mutluluk belirtisi vardı. Sadece saf öfke vardı.
Devamında beklenmedik bir şey oldu ve babam manasını dışarıya doğru salmaya başladı ama bunu istemsizce yapıyordu. Sinirinden dolayı olduğu belliydi.
Mana bana ulaşınca sonsuza kadar ilerleyen bir kuyuya düşüyormuşum gibi hissettim. Bu neydi böyle? İlk defa babamı bu kadar öfkeli görüyordum.
Sonra babam yavaş yavaş sakinleşti ama bir gariplik vardı. Teo korkmamıştı; belki de etrafa salınan mana ona ulaşmamıştı ama bunu düşünecek fırsat bulamadan babam söze girdi.
“Kızım bana karşı dürüst ol, Terminalin ne renkti?”
Ne yani bu önemli miydi? Ben de tereddüt etmeden “Siyah-mor arası,” deyiverdim.
Babam şaşırmış olacak ki yüzündeki tüm duygular yerini şaşkınlığa ve umuda bırakmıştı.
Kısa bir nefes vermenin ardından babam Teo'ya yöneldi ve “Kızımdan uzak dur. Onun ile görüşmeni istemiyorum. Ona yarardan çok zararın var. Ne yaptığını daha bilmiyorsun ama yakında öğrenirsin. Dua et Terminalinin rengi kırmızı-siyah değil!”

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı