Evet, hâlâ şoktaydım. Annem ne demişti? “O kitabın yazarı deden.” Nasıl olur da dedem bu kitabı yazabilir diye düşünmeden duramadım.
Emin olmak için tekrar sordum: “Ciddi misin anne? Dedem neden böyle bir kitap yazsın ki? Ve bu kitabın gözümün altında duran siyah pencere ile bir bağlantısı var mı?” Bu sefer şok olma sırası annem ve babamdaydı. Babam duramadı ve doğrudan sordu: “Teo, o siyah pencereyi ne zamandır görüyorsun? Neden bize söylemedin daha önce?” Ellerim titremeye başlamıştı. Nefes alış verişim hızlanıyordu. Babamın sorusuna cevap vermek istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Birkaç kere sesimi çıkarmaya çalıştım ama nafile, olmadı. Ne yani, bu siyah pencere hastalık ya da ona benzer bir şey miydi? İçimi siyah bir boşluk kaplamaya başladı. Bunun adı sadece korku olabilirdi. Ellerimin parmak uçlarına kadar hissetmiştim bunu. Minnacık şeyler parmak uçlarımı tırmalıyormuş gibi bir histi. Karıncalanma da denebilirdi buna.
Annem korktuğumu anlamış olacak ki söze girdi: “Teo, merak etme; o siyah pencere normal bir şey. Hatta onun adı ‘Terminal’. Onu insanların büyü yapmasında yardımcı olan bir şey olarak düşünebilirsin. Ama garip olan, onu bu yaşında görebiliyor olman. Daha çok erken; en azından 10 yaşını doldurman gerekiyordu.”
Ne yani, bu pencere zararlı değil miydi? Hafiflemiştim. Üzerimden çok büyük bir yük kalkmıştı. Ama kalbim susmamıştı. Bunun sebebi artık korku değil, mutluluktu. Tabii biraz havalı olduğumu düşünmeden de edemedim. Ne demişti? 10 yaşından küçüklerde görülmezmiş. Haha, bu beni çok zeki yapmaz mıydı?
Bunları düşünürken bir taraftan da etrafa bakınıyordum. Annem ile babanın yüzünden, sanki benden bir tepki bekliyorlarmış gibi bana bakıyorlardı. Biraz daha düşününce annem bir şey daha demişti sanki. Neydi, bü- büyü... Evet, büyüydü.
Ne? Büyü mü? Bu, annemin bana okuduğu hikâyelerdeki suyu ya da ateşi kontrol etmeye yarayan şey miydi? Ellerim titremeye başladı. Heyecanlandım ve istemeden dışarı vurdum: “NE? BÜYÜ MÜ?”
Annem ve babam da kahkahalara boğuldular. Hatta o kadar çok güldüler ki yemek çoktan soğumuştu artık. Sonra annem söze girdi: “Evet, istediğim tepki buydu Art. Hahaha, çok iyi değil miydi? Haha, hâlâ duramıyorum.” Biraz daha sakinleştikten sonra devam etti:
“Evet, büyü. Büyü var ve insanlar da bunu yapabiliyorlar. Göstermemi ister misin?” Bu, bir "lütfen" şeklinde tabii ki hayır diyemeyeceğim bir teklifti. Hemen kafamı "olur, lütfen" anlamında salladım.
Sonra annem gözlerini kapattı, dışından “Çağır... su... oluştur...” gibi birkaç kelime söyledi. Ben bunların elbette ne anlama geldiğini bilmiyordum. İlk başta annem ve babamın benimle dalga geçtiğini düşünüyordum. Ama kitapta gördüğüm ejderha ve diğer canavarımsı yaratıkların hiç şakası yok gibi görünüyordu. Sonra annem yavaş yavaş gözlerini araladı ve...
Evet, hiçbir şey olmamıştı. “Neden benimle dalga—” Sözüm yarıda kesildi. Gözlerim hayretler içerisinde annemin eline bakıyordu.
İlk başta bir damla, sonra bir damla daha... Damlalar birbiriyle sıkı sıkı dostmuş gibi birbiri ardınca annemin avucunun içinde toplanmaya devam ettiler. Sonuçta bir su küresi oluştu. İçim içime sığmıyordu; bu, her zaman hayal ettiğim şeydi. Mutluluktan gözümden yaşlar akmaya başladı; ne kadar durdurmaya çalışsam da durduramadım.
Gözümün altındaki siyah pencere, daha doğrusu Terminal de yaşanan olaylara şaşkın şaşkın bakıyordu. Şaşırdığı, üzerindeki beyaz ışığın daha hızlı yanıp sönmesinden belliydi. Ne, o da mı heyecanlanmıştı? Bunun üzerine daha fazla düşünmedim ve “Anne, nasıl? Nasıl yaptın? Ben de yapmak istiyorum. Lütfen, lütfen, lütfen! Yapabilir miyim?”
Annem bir anda dediklerim üzerine bana baktı ve yüzünde bir sırıtış belirdi. Ne yapacağını ilk başta anlayamadım. Bir anda yüzümde büyük bir ıslaklık hissettim. Elim refleks olarak suyun geldiği yere doğru geldi, sonra da elimi yüzüme götürdüm ve yüzümü elimle sildim. Gözümü biraz da olsa aralayabilmiştim. Ve evet, beklediğim manzara vardı. Annem ve babam kahkahalar içerisinde yerde gülüyorlardı. “Ya anneeeee!” diyebildim. Sesim her an ağlayacakmış gibi çıkmıştı. Ortam da buna çok müsaitti. Annem duygusallaştığımı fark etmiş olacak ki yanıma geldi ve benden özür diledi. Bu beni biraz da olsa yatıştırdı ve sonunda beklediğim şeyi söyledi: “Tabii deneyebilirsin ama başarısız olursan hiç üzülme lütfen. Daha 7 yaşındasın; 10-11 yaşında olanlar da yapamayabiliyorlar. İlk denemede yapacaksın diye bir şey yok.”
Kalbimin atış sesi ile beraber annemi beklemeye başladım. Mutfaktan çıktı, içeriye geçip bana bir havlu getirdi ve yüzümü kurulamaya başladı. Bu sırada neler olması gerektiğini anlattı.
“Büyü yaparken Terminale çok odaklanman gerekir. Büyü yapmak istiyorsan o senin en iyi dostun olmalı. Onu bir canlı olarak da düşünebilirsin. Terminalden büyü yapmak istiyorsan önce onun dilini çözmelisin. Nasıl insanlar birbiriyle anlaşmak için insan dili kullanıyorsa onun da kendine özgü bir dili var. Aranızda olan ortak dili bulmalısın. Bu dil kolay da olabilir, zor da. Birbirinden farklı 50’den fazla dil var. Bunların hepsini bilmene gerek yok. Bu dilleri gerektiği yerde ve gerektiği zamanda kullanmalısın. Buraya kadar anladığını düşünüyorum. Daha fazlasını detaylıca eminim ki babam yazmıştır. Oradan okursun; anlamadığın yer olursa Art ya da bana sorarsın. Olur mu?”
“Evet anladım anne, şimdi ne yapmam gerekiyor? Çok heyecanlıyım. Umarım yapabilirim.”
“O zaman başlayalım. İlk başta gözlerini sıkı sıkı kapat ve gözlerinin önüne Terminali getirmeye çalış.” Denileni yaptım. Gözlerimi birbiriyle kenetlemiş gibi sıkı sıkı kapattım. Bir an bir daha açamayacakmışım gibi korktum ama şu an daha önemli işlerim vardı.
Gözlerini kapattım ve Terminali düşünmeye odaklandım. Elimden geldiği kadar onu düşünüyordum ama kalp atış sesim hiç bu kadar yükselmediğinden dikkatimi dağıtıyordu. Aynı şekilde elim de giderek terliyordu. Ama bunların önemsiz şeyler olduğunu biliyordum ve Terminali hayal etmeye devam ettim. Normalde istemesem çıkardı ama şimdi istediğim için çıkmıyordu.
Düşünmeye devam ettim ve yavaş yavaş belirmeye başladı. Biraz uzun sürse de sonunda tamamen görebilir olmuştum. Ve anneme: “Tamam anne, görebiliyorum artık. Şimdi ne yapmam lazım, yol gösterebilir misin?” dedi.
“Şimdi benim dediğim kelimeleri dışından sesli şekilde söylemelisin. Ama bir kural var; söylediğin sözlerin gözlerinin önünde belirdiğine emin ol. Eksik ya da fazla bir kelime bile söylersen büyü geri tepebilir, bu da canını yakar. Şimdi sırasıyla: 'Çağır su elementi, su elementi oluştur, su küresi oluştur, yarıçap ayarla 20 cm, oluşturulan su küresini çağır.' Bunları söyledikten sonra gözlerini açabilirsin. Eğer hatasız yaparsan ve manan da yeterli olursa büyün oluşacaktır ama lütfen kelimelerin orada olduğuna emin ol, yoksa istenmeyen şeyler olabilir.”
Denilenleri yapmaya başladım. “Çağır su elementi.” Evet, Terminalde hiçbir şey belirmedi. Bir daha denedim; daha yüksek sesle ve daha da inanarak: “ÇAĞIR SU ELEMENTİ!” Tam bir şey olmadı diye gözlerimi açacaktım ama Terminal beni yarı yolda bırakmadı ve ekranda "Çağır Su Elementi" yazılı renkli yazılar belirdi. Renkleri önemli miydi bilmiyorum ama acele etmeden devam etmeye başladım. Tekrardan sesli şekilde “Oluştur su küresi” dedim. Bu sefer tek seferde anlamıştı.
“Yarıçap ayarla 20, oluşturulan su küresini çağır” dedim. Ve yavaş şekilde gözlerimi açtım.
İlk başlarda ne bir şey hissettim ne de bir şey oldu. Sonra başımın arka kısmına biraz ağrı girdi ama önemsenecek bir şey olmadı. Ben bunların iyi bir şey olduğunu düşünüp büyümün oluşmasını beklemeye devam ettim. Kalbim çok hızlıydı, her an patlamaya hazır bir bomba gibi.
Bekledim ve bekledim. Sıkılmaya başlamıştım artık ve her geçen saniye annem ve babamın yüzünü kara çıkardığım için içimi bir hüzün kaplamaya başlamıştı.
Annem “Teo ne de olsa ilk denem—” dedi ama bir anda evin sallanmaya başlaması ile birlikte sustu. Babam korku ile sesinin tonunu ayarlayamadan “DEPREM OLUYOR, ÇABUK DIŞARI ÇIKIN!!!” diye bağırdı. Annem beni kaptığı gibi dışarıya, sanki bir kaplanmış gibi çevik hareketler ile beni ve kendisini dışarı attı. Dışarıya baktığım zaman tüm köy dışarı çıkmış ve şaşkın şekilde birbirlerine bakıyorlardı. Peşimizden babam da gelmişti. Ben korkuyla annemin ve babamın yüzüne bakarken annem ve babam, hatta tüm köy halkı tek bir yere odaklanmış, gözlerini oraya dikmişlerdi: Yukarıya.
Ben de ne olduğunu anlamak için yukarıya baktım ama gördüklerim kesinlikle normal şeyler değildi. Yukarıda büyük... Hayır hayır, buna büyük demek kesinlikle hakaret olurdu; devasa bir su kütlesi vardı.
Nereden gelmişti? Yukarıda ne işi vardı? Bunları düşünürken aklıma yaptığım büyünün sözleri geldi ve korku içinde annemin elini tuttum ve sordum: “Anne, şey... Ben büyüyü yaparken 20 cm değil de sadece 20 dedim, bunun bir sıkıntısı olur mu?” Evet, aklım hâlâ yaptığım büyünün neden çalışmadığındaydı. Annemin yüzünde iki duygu gördüm: korku ve şaşırma. Korkuyu anlıyordum ama şaşırma neden olabilirdi ki?
Annem lafı uzatmadan söze girdi ve dedi ki: “Teo, ben sana ne dediysem onu söyle demedim mi? Sen 20 cm yerine 20 dediğin için Terminal büyüyü oluştururken yarıçapı 20 metre olan bir su küresi oluşturdu.” Ne yani, büyüm çalışmış mıydı yani? O zaman nerede oluşmuştu? Bunları düşünürken aklıma annemin bana anlattığı ölçüm birimleri geldi. Neydi, metre santimin 100 katıydı, değil mi?
Bunları düşünmek yerine anneme sormak daha mantıklı geldi ve doğrudan “O zaman büyüm oluştu yani. Nerede oluştu? Oluşmadıysa bir daha yapabilir miyim?” dedim. Annem de eli ile yukarıyı gösterdi ve dedi ki: “Yukarıya bak, bunu sen yaptın. Bu senin büyün ama şu an çok tehlikeli bir vaziyette duruyor. Onu oradan ya yok etmelisin ya da uzağa fırlatmalısın.”
Ne?
Bunu ben mi yapmıştım yani? Büyüm oluşmuştu ve de bu kadar absürt şekilde. Şimdi başımın neden ağrıdığı ve de neden bu kadar çok beklediğimiz anlaşılıyordu ama daha büyük bir problemimiz vardı. Bu su kütlesi eğer köye düşerse kesinlikle can kaybı olacağı kesindi ve bunun engellenmesi lazımdı.
Anneme “Bunu durduramaz mısın anne? Lütfen durdur, benim yüzümden insanların zarar görmesini istemiyorum. Lütfen!” dedim.
“Teo, bunu durdurmanın birkaç yolu var. Ve bunu senin yapman en basit olanı, bundan emin olabilirsin. Şimdi senden istediğim şey şu: Gözlerini kapat ve dışından şunları söyle: 'Su küresi fırlat, hız 15 m/s, yön doğu.' Bunları söylersen suyu uzak bir yere fırlatabilirsin. Bunu yapabilir misin?”
“Evet, yapmaya çalışacağım,” dedim. Annem de bana güvenerek yanımdan ayrıldı ve diğer köylüleri sakinleştirmeye gitti.
Heyecanlıydım ve hata yapmamam gerekiyordu. Vücudum çok rahatsızdı. Titrememi durduramıyordum, nefes alış verişim düzensizdi, yorulmuştum ve en önemlisi de başım daha da ağrımaya başlamıştı. Ama bunu yapmam lazımdı. Köy halkının canı bana emanetti; bu sebeple gözümü kapattım ve dışımdan söylemeye başladım: “Hız ayarla 15 m/s, y- yön--” Hatırlayamadım, aklıma bir türlü gelmiyordu. Annemin zamanında okuduğu kitaplardan aklımda sadece güney kalmıştı, ben de onu söyledim: “Yön güney.” Sonunda yaptığım için mutluydum ama birkaç saniye sonra köyde çığlıklar kopmaya başladı.
Yukarıya baktığım zaman sebebini anlamıştım. Ve annemin dediği yön şimdi aklıma gelmişti: “Doğu”. Ben ise güney demiştim; şimdi de su kütlesi aşağıya doğru 15 m/s hız ile geliyordu. Bir köşeye geçtim ve ağlamaya başladım. Ne yapabilirdim ki, ben daha 7 yaşında bir çocuktum. Yaşanacak şeylere göz yumdum ve su kütlesinin tam ortasında beklemeye başladım. Ne kadar canım yanacaktı bilmiyorum ama bunu hak etmiştim. Gözlerimi kapadım ve etraftaki seslerin hepsine karşı sağır oldum. Beklemeye başladım.
Sonra bir ışık hüzmesi çıktı; göz kapaklarımın arkasından bile görünebilecek bir ışıktı bu. Işık azalınca yavaş bir şekilde gözümü açmaya çalıştım. Biraz araladım ama ağlamaktan ve ışıktan dolayı (ne kadar zayıf da olsa) çok bir şey göremiyordum. Bilincim bulanıklaşmaya başladı. Ağır şekilde gözlerim kapanıyordu. Tek hatırladığım, mavi saçlı birisinin yanımda durduğuydu...

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı