Elimi tam temas ettirecektim ki kapının çalma sesi ile birlikte irkildim.
Kitabı hızlı bir şekilde yatağın altına sakladım ve sonunda “Efendim?” diyebildim. Sesim beklediğimden daha titrek ve az çıkmıştı.
“Teo, benim. İçeri gelebilir miyim?” dedi dışarıdaki ses.
Bu babamın sesiydi. “Gelebilirsin baba,” dedim yine aynı tonla. Odanın kapısı yavaş bir şekilde aralandı...
İlk babamın kahverengi ve asla kesmeye kıyamadığı sakalı kendini gösterdi. Sonra zümrüt yeşili gözleri, beni selamlıyormuş gibi bana bakıyordu.
Ne için geldiğini bilmiyordum. Tahmin yürütmeye başladım. Kitabın kilerde olmadığını anlamış olabilir miydi? Endişeliydim. Belli etmemeye çalışıyordum ama elimin titremesi sanki ‘Ben yanlış bir şey yaptım’ diye bağırıyordu.
Babam yatağa baktı ve gülümsedi. İçimden fark etmemiş olması için dua ediyordum.
“Teo iyi misin? Korkmuş gibisin,” diyerek yanıma doğru yaklaştı ve kitabı koyduğum yerin tam zıt yerine oturmuştu. Şanslıydım.
“Odanda tek başına ne yapıyorsun? Umarım bir sıkıntın yoktur. Yardım edebileceğimiz bir şey varsa annenle de benimle de paylaşabilirsin, bunu unutma lütfen Teo.”
Bir sıkıntı vardı ama bunu babam ile paylaşırsam inanmayacağından emindim. Siyah pencere oradaydı. Daha doğrusu pencerecik de denebilirdi. Önceki haline kıyasla, sanki hiçbir şey olmamış gibi gözümün sağ alt tarafına geçmiş, öylece duruyordu.
Garip olan; üzerinde aklımdan geçirdiğim ve konuştuğum her şey yazıyordu. Konuyu babama açmaya karar verdim. Bilmediğim bir şey beni daha da korkuttuğu için ne olur ne olmaz sormak istiyordum.
“Baba bu siya—” diyecektim ki aşağıdan annem, “Yemek hazır, aşağıya gelebilir misiniz?” dedi.
“Tamam geliyoruz hayatım,” dedi babam. Beni kollarımdan tuttu ve yatağımdan aşağıya indirdi. Beraber merdivenlere doğru yöneldik. Aşağıya inmeye başladım. Duvarda bir değişiklik vardı. Annem, benim kilerden getirdiğim tabloyu merdivenlerin yanındaki duvara asmıştı.
Tabloyu kitap yüzünden tam olarak inceleyememiştim. İncelemeye başladım. İlk gözüme çarpan şey bir adamdı. Adam yanmakta olan bir evden çıkıyordu. Kucağında yangından etkilendiği belli olan bir kız çocuğu vardı. Adam ortalama bir boya sahipti ama yaşça ileri bir yaşta olduğu belliydi.
Babam tabloyu incelediğimi fark etmiş olacak ki açıklamaya başladı: “Bu tabloyu annen çizmişti. Ne kadar iyi bir ressam olduğunu bilmiyorsun tabii. Sen doğduğun zaman senin ile ilgilenmekten çizmeye çok vakti olmadı. Ama hâlâ çok iyi bir ressam olduğuna eminim,” dedi.
Bunu bilmiyordum. Bir an kendime karşı nefret duygusu beslemeye başladım. Eğer ben olmasaydım daha çok resim çizebilecekti. Sonra ne kadar saçma şeyler düşündüğümü fark ettim ve bu düşüncelerden sıyrılmaya çalıştım.
Annem yanımıza geldi ve “Yemek soğuyacak hadi masaya geçelim,” dedi. Etrafına biraz bakınınca tabloyu incelediğimizi fark etti ve söze girdi: “Oradaki adam babam. Yani senin deden. Sen doğmadan iki ay kadar önce vefat etti. Bizim için çok üzücüydü. Ama bu kıta için eminim daha büyük bir kayıptı.”
Dedemin lafı açılınca annemin ve babamın yüzü düştü. Ben de üzülmüştüm. İçimde bir burukluk oluştu. Ama takıldığım bir nokta vardı...
Dedemin vefatı annem ve babam için üzücü olabilirdi de bu konu Sophy'yi neden bu kadar ilgilendiriyordu ki?
Sormaya karar verdim: “Anne neden kıtayı ilgilendirsin ki?” deyiverdim bir anda.
Babam ve annem birbirine baktılar. Babam ağzını aralamıştı ki annem babamdan önce davranarak, “Hadi yemek daha da soğumadan masaya geçelim,” dedi.
Neden? Neden kimse bir şey anlatmadan meselenin üstünü örtbas ediyordu bilmiyorum ama daha fazla kayıplarını hatırlatmamak için konuyu kurcalamamaya karar verdim.
Yemeği yemek için ailecek masaya oturduk. Bugünkü menü sanki özel bir şey varmış gibi özellikle sevdiğim yemeklerden oluşuyordu. Masa tahtadandı; yani bu da babamın şaheserlerinden biri olduğu anlamına geliyordu. Özel olarak işlenmişti. Sandalyeler de babamın elinden çıkmıştı. Masada üç tane sandalye vardı ve her sandalyenin arkasında, o sandalyede kim oturuyorsa onun ismi yazıyordu.
Babam çok iyi kalpli bir adamdı. Mesleğinin marangozluk olduğunu geçen sene fark etmiştim. Köydeki tek marangoz babamdı. Köy halkı sanki kuralmışçasına tahta bir şey aldıkları zaman babama göstermeden kullanmaya başlamıyorlardı. Bu hoşuma gidiyordu çünkü değerli hissettiriyordu. Bazen durumu iyi olmayan köylüler geliyordu. Babamın sanki özel bir yeteneği varmış gibi insanların nasıl göründüğünden durumunu anlayabiliyordu ve o insanlara her daim yardım ediyordu.
Ben bunları düşünürken siyah pencere de yerinde durmuyordu. Fark ettiğim yeni bir şey daha vardı. Her konuşmam ya da aklımdan bir şeyler geçirmeyi bıraktığım zaman siyah pencereden “Yazım hatası yapıldı” gibi bir yazı çıkıyordu ve ekran 1 saniye kırmızılaşıyordu.
Annem söze girdi: “Teo günün nasıl geçti? Neler yaptın bugün? Kilerde çok uzun zaman durdun. Endişelendim senin için.” Onlara kilerde yaşanan beyaz ışığı ve kitabı anlatamazdım; ben de ne yaşandıysa yüzeysel olarak anlattım.
Bu sırada babamın masadan kalktığını fark etmemiştim. Anlatmayı neredeyse bitiriyordum ki babamın arkamdan gelen ayak seslerini duydum ve hiç beklemediğim bir şey oldu.
“Doğum günün kutlu olsun Teo!”
Şaşırmıştım. Bugün ayın kaçıydı ki? İçimden saymaya başladım: 12 – 13 – 14... Evet, bugün 14 Haziran'dı. Ben olayların şokunu atlatamadan gözyaşım benden hızlı davrandı ve bir damla, kendini yer çekimine karşı serbest bıraktı. Kalbim mutluluktan daha hızlı atmaya başlamıştı.
Annem babamdan önce davrandı ve bana sarıldı. Babam da kocaman kolları ile getirdiği pastayı masaya koydu ve annem ile beni sıkı sıkı sardı.
Daha da mutluydum. Annem ile babamın kolları arasında bana kimse zarar veremezdi, bundan emindim. Bu duygu güven miydi? Çok güzel bir duyguydu. En az mutluluk kadar güzeldi.
Annem beni bıraktı ve içerideki odaya girdi. Gelmesi uzun sürmedi. Elinde kağıda sarılı bir şey vardı...
“Teo, 7. yaşına girdin değil mi? Biz de baban ile sana ne hediye verebileceğimizi düşündük. Aklımıza tek bu geldi. Umarım beğenirsin.”
Ne olduğunu çok merak ettiğimden paketi annemin elinden alır almaz hızlı şekilde paketin etrafındaki kağıtları soymaya başladım. İçinde asla görmeyi beklemediğim bir şey vardı...
Bu kilerden aldığım kitaptı. Nasıl bu paketin içine girmişti ki? Babam ile göz göze geldik. O an ne olduğunu anladım. Ben annem ile konuşurken kitabı odamdan almıştı ve paketlemişti.
“Ö-özür dilerim, size söyleyecektim ama söyleyemedim. Çok özür dilerim, bir daha yapmayacağım,” diyerek ağlamaya başladım.
Annem beni kolları ile sıkı sıkı sardı ve konuya dahil oldu: “Teo, kitap istediğini söyleseydin sana kızmazdık zaten. Bu kitabı senin 7. yaş günü hediyen olarak baban ile kararlaştırmıştık. Kitabı kilerde göremeyince ilk kaybolduğunu düşündüm, sonra senin almış olabileceğini düşündüm ve babanı odaya gönderdim. İlk başta bulamamış ama sonra odanı arayınca bulmuş, alelacele paketlemiş ama daha güzel paketlemesini beklerdim.”
Kalp atışım yavaşladı. Yavaş yavaş ağlamam da durdu. Ne yani, bu benim doğum günü hediyem miydi?
Bu beni mutlu etmişti çünkü aklıma takılı olan soruları artık sorabilecektim. Ağzımı aralayıp soru soracaktım ama annem araya girdi ve “Teo, dedenin adını biliyor musun?” dedi. Evet biliyordum. Vakit kaybetmeden cevap verdim: “Kirchof değil miydi?”
Babam başı ile onayladı ve “Teo, kitabın arkasına bakar mısın?” dedi.
Denileni yaptım ve kitabı dikkatli şekilde ters çevirdim. Arkada yazan yazıyı kesinlikle beklediğimi söyleyemezdim. Arkasında Kirchof Syle yazıyordu. “B-bu dedemin adı değil mi? Bu kitabı dedem mi yazdı yani?” deyiverdim; sesim beklediğimden daha az ve titrek çıkarak.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı