Odamda oturuyordum ve etrafa göz gezdirmeye başladım. Odada neredeyse hiç eşya yoktu. Kitapların içinde olduğu tozlu kitaplık rafı, yerde her adım attığında gıcırdayıp insanı sinir eden parke sesi, dışarıdan içeriye doluşan kuş cıvıltıları... "Ben bu eve ait değilim," der gibi içeri girdikleri gibi hemencecik dışarıya kaçıyorlardı. Ben bunları düşünürken annemin beni aşağıdan çağırdığını duydum. Kim bilir kaçıncı kez çağırıyordu. Kızacağını düşündüm. Kızınca çok ama çok korkunç oluyordu. Yüzü kıpkırmızı, şakaklarındaki damarları çok belirgin, gözlerinde sönmeyen bir ateş beliriyordu genelde. Yine öyle olacağını düşünerek yola koyuldum. Her bir merdiven basamağından indiğimde, sanki merdivenlerin canını alıyormuşum gibi çıkardıkları o ses çok dayanılmaz geliyordu.
Merdivenlerden ilerlemeye devam ettim...
İleride annemi gördüm. Sinirli görünmüyordu, sanki yorulmuştu. Bu konu hakkında fazla düşünemedim çünkü annemin sinirli olmaması bu durumun değişmeyeceği anlamına gelmiyordu.
Annem sanki benim geldiğimi hissetmiş gibi merdivenlere doğru baktı. Gülümsüyordu. Annemin yüzü; bu hayatta görebileceğim en güzel gülümseyen ve mutlu olduğu zaman etrafına da bu mutluluğu yayan yüzdü. Bundan emindim...
Annemin beni neden çağırdığını sorma kararı aldım. Ama annem benden önce davrandı ve dedi ki: “Teo, bana kilerden bir tablo getirebilir misin? Tablo benim için çok önemli. Taşırken dikkatli ol lütfen.”
Düşünmeye başladım; altıncı yaşımın sonuna gelmiştim ama bana güvenmiyormuş gibi geldi, içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Annem ve babam her zaman çok kırılgan bir çocuk olduğumu söylüyorlardı ama bence bu normaldi. Daha küçüktüm ve büyüdükçe bunun geçeceğini düşündüm.
Ben fark etmeden ayaklarım kilerin yolunu tutmuştu bile. Kiler evin alt katındaydı ve açıkçası orası beni biraz ürkütüyordu.
Eskiden 4-5 yaşlarında oyun oynarken oyuncaklarımdan biri oraya, alt kata düşmüştü. Almak için inmek istemiştim. Fazla karanlıktı... Şimdi de aynı rahatsızlığı hissediyordum.
Ellerimin içi stresten terlemeye başlamıştı. Kalbimin atma sesini duyabiliyordum, sanki bana "Aşağıya inme," diyordu. Bir yanım da sanki oraya inmem gerektiğini söylüyordu. Emin olamadım ve inme kararı aldım. Ama "En fazla ne olabilir ki?" diye içimden geçirerek merdivenlerden aşağıya yavaş ama temkinli adımlarla ilerlemeye başladım.
Her indiğim basamakta ayağıma dokunan toz zerrelerinin miktarında inanılmaz bir artış olduğunu hissediyordum. Kendimden de beklemediğim bir performans ile adımlarımı hızlandırdım ve sonunda kapıya varmayı başarmıştım.
Kapıyı yavaş bir şekilde aralamaya başladım. Kapı sanki benim bunu yapmaya çalıştığımı anlamış gibi kendiliğinden yavaş yavaş gerilemeye başladı. Açılırken çıkardığı o gıcırtılı sesin bir tarifi yoktu. Kulak zarlarım bu durumdan şikâyet etmişçesine çınlamaya başladı. Bunun geçmesini beklemeye karar verdim ve yaklaşık 1-2 dakika kadar kapının önünde öylece dikildim. Gözlerimin karanlığa alışmasını bekledim.
İşte zamanı gelmişti. İçeriye doğru cesurca bir adım attım. Ellerimi havaya kaldırdım ve bir şeye çarpmamaya dikkat ettim.
Uzun uğraşlar sonucu ne olduğunu tam anlamasam da bir şeye temas edebilmiştim. Ne olduğunu bilmiyordum ama bunun tahminen bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitap ile temas eder etmez kitaptan hafif, küçücük beyaz bir ışık yayıldı. Çok küçüktü; sanki o da benim gibi bu karanlıktan bir an önce uzaklaşmak istiyordu.
Kitabı incelemeye başladım. Elimi kapağında gezdirmeye başladım ve keşke yapmasaydım... Çıkan tozlar yüzünden gözlerim sulanmaya ve burnum kaşınmaya başladı. Hapşırmaya başladım. Toza karşı çok az da olsa alerjim vardı. Kitap değişik bir motif ile işlenmiş gibiydi. Elim ile incelerken fark ettiğim en önemli detay; bu kitap eskiydi. Hem de çok eskiydi.
Kapağını açma kararı aldım ve kitabı aralamaya başladım. İlk dikkatimi çeken şey, içindeki yazıların kabartma şeklinde oluşuydu. İncelemeye devam ettim, yavaş yavaş diğer sayfalara doğru ilerliyordum. İncelerken ortamdan uzaklaşmış olan beyaz ışık benden cesaret alarak geri gelmişti ve odayı bir nebze de olsa aydınlatmıştı. Işık ritmik olarak yanıp geri sönüyordu. Kitabı incelemeye o kadar odaklanmıştım ki ne için geldiğimi unutmuştum.
Mutfaktan annemin sesini duydum: “Teo hâlâ bulamadın mı? İstersen yardıma gelebilirim. İster misin?” dedi. Hiç düşünmeden “Bulmak üzereyim, hemen geliyorum,” deyiverdim. Hızlıca beyaz ışık kaybolmadan tabloyu buldum. Sönüp durduğu için çok yardımcı olduğu söylenemezdi.
Kileri terk edecektim ki ışık sanki yalnız kalmaktan korkuyormuş gibi titriyordu. Kalbim rahatsızlık hissine kapıldı. Sanki “Onu burada bırakamazsın. Seni cani!” demeye çalışıyordu. Kalbimi dinledim; kitabı da yanıma aldım ve kilerden ayrıldım.
Tabloyu anneme teslim ettikten sonra kitabı göstermeden annemin yanından ayrıldım. İçimde bir kopukluk oldu. İlk kez annemden habersiz bir şey yapıyordum.
Kitabı göstermeyi ilk başta düşündüm ama bunu neden yapacaktım ki? Sadece bir kitap değil miydi bu? Bu düşünceler ile birlikte odamın yolunu tuttum.
Odama geldiğim zaman kitabı yatağımın üzerine koydum ve ben de küçük bedenim ile zor da olsa yatağa çıkabildim. Genelde ya annem ya da babam beni yatağa koyardı ama bu sefer ikisinin de burada olmaması gerekiyordu.
Kitabı incelemeye başladım. O eski beyaz ışıktan eser yoktu; beni terk etmişti. Kitabın kapağını açtım. Girişinde siyah bir yazı vardı. İyi ki annemden bana okuma öğretmesini istemiştim. Üzerinde yazan şeyi okumaya başladım: "Ter-mi-nal sis-te-mi" gibi bir şey yazıyordu.
Anlamlandıramadım. Sayfalarını karıştırmaya devam ettim. İçinde geometrik şekiller, ejderha resimleri, canavar resimleri, uzun paragraflar halinde metinler vardı. Benim asıl dikkatimi çeken şey siyahımsı bir pencereydi.
Pencerenin içinde de diğer yazılara benzeyen yazılar vardı. Yazılar, önümü aydınlatan beyaz ışığın rengi ile aynı renktendi. Bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Önceden karşılaşmış olabilirdik ama nereden hatırlamıyordum.
İncelemeye devam ettiğim sırada beynime bir ağrı girdi. Beynimin içerisine onlarca, yüzlerce küçüklü büyüklü çivi çakılıyormuş gibi canımı yakıyordu. Bir süre geçmesini bekledim. Bu bekleyiş beklediğimden daha sancılı geçmişti. "Acaba yanlış bir şey mi yapıyorum?" diye içimden geçirmeden edemedim.
Bu sırada... Gözlerimin önüne yavaş yavaş bir karartı inmeye başladı. Karartı giderek koyulaşmaya başladı ve bu kalbimin hızlanmasına sebep olmuştu.
Nefes almam zorlaştı, ellerim titremeye başladı. Bir an ayağa kalkmaya karar verdim ama titreyen bacaklarım bana taşıyabilecek güveni vermediği için bu fikirden çabucak vazgeçtim.
Sakinleşmeye çalıştım. İşe yarıyordu; pencere hâlâ oradaydı ama öncekine göre ellerimin titremesi daha da azaldı. Kalp atış seslerim artık uzaktan hissedilmeyecek seviyede azalmıştı. Sakinleştim ve bir deneme yapmaya karar verdim.
Elimi yavaş ve temkinli bir şekilde siyah pencereye doğru uzatmaya başladım. Yavaş ve temkinli şekilde yaklaşıyordum. Yaklaştım ve daha da yaklaştım...




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı