8. Bölüm — Geride Kalan Ses

Şafak söktüğünde TınGök Tanrıçası’nın bedeni hâlâ kampın ortasında yatıyordu.
Gece boyunca üzerine örtü serilmemiş, çevresinde ateş yakılmamıştı. Yörünler, gökten ve yoldan geldiğine inandıkları bir varlığı insan eliyle saklamanın, ölümünü utanç duyulacak bir şeye çevirmek olacağını düşünüyordu. Kül grisi kürkü sabahın solgun ışığında artık maviye çalmıyor; derisinin altında dolaşan ince damarların son parıltısından hiçbir iz kalmıyordu. Ölüm onun büyüklüğünü silememişti ama geride yalnızca eski bir efsanenin kusursuz görüntüsünü de bırakmamıştı. Toprağa bütün ağırlığıyla uzanmış, doğumun ve Kut aktarımının tükettiği, gözleri kapanmış gerçek bir beden vardı.
Telli gecenin sonuna kadar onun yanında kalmıştı. Bir elini Tarin’in üzerinde, diğerini TınGök’ün başında tutmuş; çocuğun nefesini, yavrunun güçsüz kıpırtılarını ve ölü bedenin giderek susan Tınını aynı sessizlik içinde dinlemişti. Gün ağarmaya başladığında kadınların yardımıyla oturağına alınmış, fakat mezar hazırlanırken bile Tanrıça’dan gözünü ayırmamıştı.
Yörünler mezarı yolun üzerine açmadılar. Kafile hareket ettiğinde tekerleklerin, insanların ve hayvanların üzerinden geçeceği bir yere Tanrıça’yı bırakmak, yolu gösteren bir varlığı yolun altında ezmek sayılırdı. Kampın batısında yükselen alçak yamacı seçtiler. Oradan hem geride bıraktıkları kuzey yolu hem de ulaşmak istedikleri güney görünüyordu. Toprağın sertleştiği yerde genç erkekler sırayla kazma sallıyor, kadınlar çıkarılan taşları ayırıyor, çocuklar alışıldık sabah gürültülerini çıkarmadan ailelerinin yanında bekliyordu.
Sephot mezarın başındaydı. Torik ilk kazmayı toprağa vurduktan sonra diğer erkeklerle çukuru genişletmeye geçmiş, işin düzenini ona bırakmıştı. Sephot, Karot’un ölümünden sonra öğrendiği sessiz disiplinle insanları yönlendiriyor; kimseye bağırmadan, gereksiz emirler vermeden küreğin, kazmanın ve taşın nerede bulunması gerektiğini biliyordu. Üç yıl içinde uzayan boyu ve genişleyen omuzları, kazmayı kaldırırken babasını her zamankinden daha çok hatırlatıyordu. Fakat Karot’un hareketlerindeki rahatlık onda yoktu. Babasının omuzları hayatı hafife aldığı için gevşek dururdu; Sephot’unkiler ise hayatı omuzlamak zorunda kaldığı için erkenden sertleşmişti.
Korhan da çalışmak istemişti.
Kendisine küçük taşları taşıma görevi verildiğinde itiraz etmiş, kazma kullanabileceğini söylemişti. Sephot ağır aleti vermeyince dişlerini sıkmış, yerdeki taşları ayağıyla sürükleyerek yamacın aşağısına taşımaya başlamıştı. Karot’un kupası her zamanki gibi kemerindeydi. Her eğilişinde bacağına çarpıyor, çıkardığı tok ses çocuk ne kadar görmezden gelmeye çalışsa da onu babasının yokluğuna geri çağırıyordu.
Tanrıça’nın yavrusu ise sabah boyunca Tarin’in yanından ayrılmak istemedi.
Geceyi çocuğun kollarında geçirmiş, Tarin’in ateşi kırıldıkça onunla birlikte gevşemişti. Lerli sabahın ilk ışığında oğlunun terli giysilerini değiştirmek ve bedenini temizlemek için yavruyu kucağından almak zorunda kaldığında küçük kurt önce ne olduğunu anlamadı. Bir kadının ellerinde yükselip annesinin kokusunu ararcasına başını sağa sola çevirdi. Tarin’in sıcaklığından uzaklaştığını fark ettiği anda ince, kesik bir inilti çıkardı.
“Birazdan yanına döneceksin,” dedi kadın.
Yavru sözcükleri anlamadı. Ön ayaklarını havada çırparak Tarin’in bulunduğu örtülere doğru yönelmeye çalıştı. Yeni doğmuş bedeni başını bile doğru düzgün taşıyamıyor, uzun bacakları istemsizce kıvrılıyordu. Buna rağmen kadının kollarından kurtulmak istercesine dönüyor ve burnunu sürekli Tarin’in yönüne uzatıyordu.
Lerli oğlunun üzerinden ıslak gömleği çıkarırken Tarin de huzursuzlandı. Ateşi düşmüş olmasına rağmen yüzü hâlâ solgun, dudakları kuru ve gözleri ağırdı. Yavrunun sesini işitince başını çevirmeye çalıştı.
“Kurt…”
“Burada,” dedi Lerli. “Seni temizleyelim, sonra geri gelecek.”
Tarin ellerini boşlukta ararcasına kaldırdı.
“Şimdi.”
Lerli bir an durdu. Oğlunun sesi güçsüzdü ama içindeki istek açıktı. Yavru yeniden inleyince Tarin’in kaşları çatıldı; bedeninden yükselen huzursuzluk Hut’a da yayıldı.
Hut, küçücük kurdun uzaklaştırılmasının kendisini neden böylesine rahatsız ettiğini hemen anlayamadı. Bir gece önce onu kollarına aldıklarında Tarin’le birlikte aynı koruma isteğine yönelmişlerdi. Şimdi yeni doğan Süne’nin korkusu, aralarındaki mesafe arttıkça Tarin’in derisinin altından geçiyor ve kendi içine ulaşıyordu.
Beyaz çizgiler görüşünün kenarında açıldı.
BAĞIL SÜNE TEMASI
Tarin ↔ İsimsiz GökTın Yavrusu
Eşruh Dengesi: %41 → %38
Bağ Durumu: Miras Teması
SÜRTÜNME KAYNAKLARI
- Fiziksel Ayrılık
- Yeni Doğan Süne Kaygısı
- Ortak Beden Kararsızlığı
Düşüş Hut’u şaşırtmadı. Yine de bakışı son satırda kaldı.
Yavru yalnızca Tarin’den uzaklaşmıyordu. Aynı bedenin içinde bulunan Hut’tan da uzaklaşıyor, sistem onları aynı ilişkinin çevresinde ayrı etkenler olarak değerlendiriyordu. Tarin ile yavru arasındaki bağın doğrudan tarafı değildi; fakat o bağın geçtiği bedenin içinde olduğu için akışı etkiliyordu.
Tarin ekranı görmüyordu. Yalnızca yavrunun kendisine ulaşmaya çalıştığını biliyordu.
“Anne, gelsin.”
Lerli oğlunun yüzüne baktı, ardından yavruyu tutan kadına başıyla işaret etti.
Küçük kurt yeniden Tarin’in yanına bırakıldığında hemen sakinleşmedi. Örtünün üzerinde sendeleyerek ilerledi, burnunu Tarin’in koluna sürttü ve sonra başını kaldırıp çocuğun gözlerinin ardında bir şey ararcasına uzun süre baktı. Kulakları bedenine göre fazla büyük görünüyordu; Hut’un huzursuzluğu yükseldiğinde geriye yatıyor, Tarin’in eli sırtına değdiğinde yeniden gevşiyordu.
Kadınlar birbirlerine baktılar.
“Daha bir gecelik,” dedi içlerinden biri. “Ama onu tanıyor.”
“Annesinin Kutunu takip ediyor.”
“Annesi onu çocuğa bıraktı.”
“Bırakmak başka, bağlanmak başka.”
Son sözü söyleyen yaşlı bir kadındı. Telli’nin yaşıtı değildi ama saçlarının yarıdan fazlası beyazlamıştı. Yavruya yaklaşmadan önce ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Bir yol ilk ayak basışta yol olmaz,” dedi. “Aynı yerden yeniden geçilmesi gerekir.”
Telli uzaktan onu duydu.
“Doğru,” dedi. “Yol daha yeni açıldı. Nereye çıkacağını yürüyenler gösterecek.”
Bu söz kafilede yayılan heyecanı kesmedi. Yörünler GökTın Kurtlarını eski şarkılardan, yaşlıların anlattığı göç hikâyelerinden ve doğruluğu hiçbir zaman kesinleşmemiş yol masallarından biliyordu. Bir TınGök Tanrıçası’nın onların kampına gelmesi, orada doğurması, Kutundan bir pay bırakması ve yavrusunu bir çocuğun yanında dünyaya getirmesi yıllarca anlatılacak bir olaydı. Kimileri Tarin’in seçildiğini fısıldıyor, kimileri bunun bütün kafile için uğur olduğunu düşünüyor, bazılarıysa böylesine büyük bir armağanın mutlaka ağır bir bedeli olacağını söylüyordu.
Hiçbiri Hut’tan söz etmiyordu.
TınGök’ün zihinsel sesi onlara ulaşmamış, yalnızca Telli ile bedenin içindeki Hut tarafından anlaşılmıştı. Diğerleri Tanrıça’nın davranışlarını, Telli’nin ona verdiği cevapları ve Kut aktarımını görmüştü. Tarin’in içinde başka bir Süne bulunduğunu bilmiyorlardı.
Telli de söylemedi.
Tanrıça’nın bedeni toprağa hazırlanırken yavruyu Tarin’den uzak tutmadılar. Lerli oğlunu kalın bir örtüye sarıp kucağına aldı, küçük kurdu da göğsünün yanına yerleştirdi. Tarin artık ateş içinde değildi ama uzun süre oturacak gücü yoktu. Başını annesinin omzuna yaslıyor, gözleri kapanacak gibi olduğunda yavrunun kıpırdanışıyla yeniden uyanıyordu.
Hut mezar hazırlığını Tarin’in bulanık duyularının arasından izledi.
TınGök’ün ölümünün hüznü Tarin’den geliyor olabilirdi. Çocuk, annesini yeni kaybeden yavruya üzülüyor ve kendi annesinin kucağında bulunduğu için ona daha sıkı sokuluyordu. Fakat Hut’un içinde yükselen başka bir duygu daha ağır, daha suçlu ve daha yetişkindi.
Tanrıça onu sökebilirdi.
Telli buna izin vermemişti.
Tanrıça kendi yolundan pay bırakmış, yavrusunu arkalarında bırakmış ve ölmüştü.
Hut bu fedakârlığın kendisi için yapıldığını düşünmek istemiyordu. Tarin’i kurtarmak için yapılmıştı. Yavrunun yolu zaten buraya çıkıyordu. Kut iki Süne’ye yer açmıştı.
Yine de o iki Süne’den biri kendisiydi.
Mezar yeterince derinleştiğinde erkekler TınGök’ün bedenini geniş bir kumaşın üzerine aldılar. Kürkünden parça kesilmedi; dişlerine, pençelerine ve kemiklerine dokunulmadı. Torik, Sephot ve dört Yörün daha bedenin ağırlığını paylaşarak Tanrıça’yı yamaca taşıdı.
Kafile mezarın çevresinde geniş bir halka oluşturdu.
Telli oturağıyla çukurun başına getirildi. Tarin, Lerli’nin kucağında onun yanındaydı. Yavru annesinin kokusunu aldığında yeniden kıpırdanmaya başladı. Başını Tarin’in göğsünden kaldırıp annesinin bedenine doğru inledi.
Kadınlardan biri yavruyu daha sıkı tutmak üzere uzandı.
Telli elini kaldırdı.
“Bırakın.”
“Mezara düşebilir.”
“Vedası ona ait.”
Yavru toprağa bırakıldı. Uzun bacakları bedenini taşıyamadığı için ilk adımında yana devrildi. Ön ayaklarını toprağa geçirerek yeniden doğrulmaya çalıştı ve annesine doğru süründü.
TınGök’ün başına ulaştığında burnunu annesinin kapalı gözlerine, ardından soğuyan boynuna sürdü. Onu uyandırmaya çalışır gibi başını birkaç kez itti. Cevap alamayınca çıkardığı ince ses, sabahın sessizliğinde beklenmedik kadar uzağa yayıldı.
Lerli yüzünü çevirdi.
Tilin dudaklarını ısırdı.
Korhan taş taşıdığı yerde durmuş, yavruya bakıyordu. Elindeki taşı yere bırakmamıştı. Parmakları taşın çevresinde kapanmış, kemerindeki kupa bacağına bir kez daha vurmuştu.
Telli ağıdı başlattı.
Sesi ilk dizede güçsüz çıktı. Üç gecelik uykusuzluk ve korku boğazını kurutmuştu. İkinci dizede kadınlar ona katıldı; ardından erkeklerin daha alçak sesleri ağıdın altına yerleşti.
Yolun göğe, izin yere,
Sesin kalsın her sehere.
Kutun geçti can içinde,
Adın yürür yol üstünde.
Toprak alsın ağırını,
Rüzgâr taşısın çağrını.
Ardında bıraktığın can,
Bulur elbet kendi yolunu.
Yavru sesleri duyduğunda annesinin yanında kıvrılmadı. Küçük başını kaldırdı, Telli’ye baktı ve sonra mezarın diğer tarafındaki Tarin’e döndü.
Tarin iki kolunu ona doğru uzattı.
“Gel.”
Yavru annesinin yüzünü son kez kokladı. Ardından güçlükle geriye döndü. Yürümekten çok sürünerek, arada yana devrilip yeniden doğrularak Tarin’e doğru ilerledi.
Hut bu dönüşün önceki gece gerçekleşen Kut akışından farklı olduğunu hissetti. Kimse yavruyu itmemişti. Annesinin son Tını birkaç adım gerideydi. Yine de küçük kurt kendi bedeni ve kendi yönelimiyle Tarin’e dönüyordu.
Beyaz çizgiler yeniden açıldı.
BAĞIL SÜNE TEMASI
Eşruh Dengesi: %38 → %43
Bağ Durumu: Miras Teması
YENİ KAYIT
İlk Geri Dönüş
Yavru Tarin’e ulaştığında çocuk onu kaldıracak gücü bulamadı. Lerli eğilip küçük bedeni oğlunun örtüleri üzerine yerleştirdi. Kurt Tarin’in göğsüne sokuldu ve gözlerini kapattı.
Telli ağıdın son sözünü söyledikten sonra mezara ilk toprağı avucuyla bıraktı. Ardından Torik, Lerli, Tilin ve diğer Yörünler sırayla yaklaştılar. Kimse uzun konuşmadı. Her biri toprağa bir avuç bırakıp geri çekildi.
Korhan’ın sırası geldiğinde çocuk kıpırdamadı.
Annesi uzaktan ona baktı.
“Korhan.”
Çocuk elindeki taşı bıraktı ama mezara yaklaşmadı.
Sephot yanına geldi.
“Gel.”
“İstemiyorum.”
“Baban için değil.”
Korhan’ın yüzü sertleşti.
“Biliyorum.”
“Öyleyse gel.”
“Ölü olan her şeyi gömmek zorunda mıyız?”
Sephot’un kaşları çatıldı.
Korhan gözlerini mezardan ayırmadan konuştu.
“Gömünce ne oluyor? Yoluna mı gidiyor?”
“Korhan.”
“Babam da gitti mi?”
Kafiledekilerin bazıları başlarını çevirdi. Sephot sesini alçalttı.
“Şimdi bunun yeri değil.”
“Ne zaman yeri?”
Sephot cevap veremedi.
Korhan’ın annesi yanlarına geldi. Yüzünde mezar töreninin, yavrunun iniltilerinin ve oğlunun sözlerinin yorgunluğu vardı.
“Gel,” dedi. “Bir avuç toprak bırak.”
Korhan annesine baktı. Gözlerinde öfkeyle karışmış bir korku vardı.
“Bırakmayacağım.”
Kadın elini uzattı.
Korhan geri çekildi.
Bir an duracak, annesinin eline gidecekmiş gibi oldu. Omuzları gevşedi ve gözleri yere indi. Çok kısa süren bu tereddüdün ardından yüzündeki öfke yeniden yükseldi.
“Bırakmayacağım dedim.”
Arkasını dönüp yamacın aşağısına yürüdü.
Sephot peşinden gitmek istedi. Annesi koluna dokunarak onu durdurdu.
“Şimdi değil.”
“Anne…”
“Şimdi değil.”
Kadın mezara yöneldi. Korhan’ın bırakmadığı toprağı kendi avucuna aldı ve sessizce çukura attı.
Hut çocuğun uzaklaşmasını izlerken içinde rahatsız edici bir ağırlık hissetti. Korhan’ın öfkesi ona yabancı değildi. Kaybın çevredeki herkes tarafından konuşulup asıl sahibinin içinde anlatılamamasının neye benzediğini biliyordu. Annesi, Rek ve geride bıraktığı dünya aklına geldi.
Yine de Korhan’ın az önceki tereddüdünde tuhaf bir şey vardı. Çocuk bir an kendi öfkesiyle tartışmış gibi durmuş, sonra onu dinlememeyi seçmişti.
Hut bu düşüncenin üzerinde kalamadı. Tarin yorgunlukla gözlerini kapatıyor, yavru göğsünün üzerinde kıpırdanıyordu.
Mezar kapatıldığında üzerine büyük taşlar yığılmadı. Toprağın çökmesini önleyecek kadar yassı taş yerleştirildi, ardından çevresine yol biçiminde ince bir halka çizildi. Yörünler bu halkanın çevresinden bir kez geçtiler. Telli son geçiş tamamlanırken başını eğdi.
“Yolun sonsuz olsun,” dedi.
Kafile yamacın aşağısına döndüğünde güneş yükselmişti.
Tarin’in uzun süre uyumasına izin verdiler. Yavru yanında kaldı. TınGök’ün mezarından hiçbir eşya, kürk parçası veya işaret getirilmemişti; fakat yavrunun sırtındaki soluk mavi çizgiler annenin geride bıraktığı mirası herkese hatırlatıyordu.
Öğleden sonra Tarin ilk kez kendi isteğiyle örtülerin dışına çıktı.
Lerli onu kucağında taşıyarak çimenlerin üzerine bıraktı. Çocuk ayağa kalkmak istediğinde bacakları titredi. İki eliyle annesinin eteğine tutundu, bir adım atmaya çalıştı ve dizlerinin üzerine çöktü.
“Yavaş,” dedi Lerli.
“Yürüyebilirim.”
“Yürüyebildiğini biliyorum. Bugün acele etmene gerek yok.”
Tarin bunu kabul etmek istemese de yeniden ayağa kalkmadı. Önündeki küçük taşları toplamaya başladı. Üç tanesini yan yana diziyor, yavru burnuyla birini devirdiğinde kızıyordu.
“Hayır. Oraya.”
Yavru taşı yeniden kokladı ve patisiyle diğer tarafa itti.
Tarin kaşlarını çattı.
“Yanlış.”
Hut bunun yanlışlığının neye göre belirlendiğini bilmiyordu. Yine de Tarin’in oyununun kuralları vardı ve yavru onlara uymuyordu.
Telli oturağından ikisini izliyordu.
Yaşlı kadının yüzündeki yorgunluk silinmemişti. Fakat Tarin taşlardan birini yavrunun başına koymaya çalışınca gülümsedi.
Tarin onu görünce oyunu bıraktı. Ayağa kalkmayı denedi, ilk adımında sendeledi ve ardından emekleyerek Telli’ye doğru gitti.
“Büyükanne!”
Telli kollarını açtı.
Tarin dizlerine ulaşıp ona sarıldı. Telli çocuğu mümkün olduğu kadar kendine çekti, saçlarını kokladı ve alnına uzun bir öpücük bıraktı.
“Yolunu çok uzattın,” dedi.
Tarin yüzünü büyükannesinin göğsüne bastırdı.
“Geldim.”
“Geldin.”
Telli çocuğu biraz geri çekip gözlerine baktı. Bakışı önce Tarin’de kaldı, ardından onun gözlerinin ardındaki daha derin yere yöneldi.
Hut bu bakışı tanıdı.
Yaşlı kadın yüzünü, adını veya geçmişini bilmiyordu. Fakat orada bulunduğunu artık tereddütsüz kabul ediyordu. Bakışında korku yoktu.
Aynı sevgi ve güven vardı.
Tarin, Telli’nin yüzüne baktı ve onun görmediğini düşündüğü bir şeyi açıklama ihtiyacı hissetmiş gibi heyecanlandı.
“O da seviyor büyükanne.”
Telli’nin elleri çocuğun omuzlarında durdu.
“Kimi?”
Tarin göğsüne dokundu, sonra küçük parmağıyla Telli’yi gösterdi.
“Seni.”
Hut’un düşünceleri sustu.
Telli’nin gözlerinde küçük bir değişim oldu. Şaşkınlık değildi. Daha çok, kapalı bir kapının ardından beklediği ayak seslerini sonunda duymasına benziyordu.
“Öyle mi?”
Tarin hızla başını salladı.
“Onun da bir anneciği var.”
Hut geri çekilmek istedi. Tarin’in ağzından çıkacak sonraki sözleri durduramazdı. Onu bastırmak da istemiyordu. Yine de annesinin anılarının gün ışığında ve Telli’nin önünde dile gelmesi, mahrem bir yaranın açılması gibi hissettirdi.
Telli çocuğun saçlarını okşadı.
“Nasıl biri?”
Tarin’in yüzü aydınlandı.
“Çok tatlı biri.”
Hut, annesinin ateşli bir çocuğun başında sabaha kadar beklediği odayı; şişmiş ayaklarını saklayarak çorba hazırladığı mutfağı; kapının ardından söylediği son cümleyi ve masadaki açılmamış hastane zarfını hatırladı.
Geç kalacaksan haber ver.
Tarin, Hut’un özlemini kendi göğsünde hissetmiş gibi Telli’ye daha sıkı sokuldu.
“Uzakta.”
Telli’nin bakışı derinleşti. Bu kez yalnızca Hut’u anlamaya çalışmıyordu.
Onu korumaya karar veriyordu.
Tarin’in yüzünü iki avucunun arasına aldı.
“Bazı yollar yalnız yürünmez,” dedi.
Tarin anlamış gibi başını salladı.
“Bazı yollar da herkese anlatılmaz.”
Çocuğun kaşları çatıldı.
“Niye?”
“Çünkü her kulak aynı türküyü duymaz.”
Tarin bunu düşündü.
“Annem duyar mı?”
Telli kısa bir süre sustu.
“Şimdilik bu türküyü yalnız biz bilelim.”
“Sen, ben ve o mu?”
Telli gözlerini çocuğun gözlerinden ayırmadan cevap verdi.
“Sen, ben ve o.”
Hut’un içinde yaşlı kadının kendisine söylediği kadar açık bir anlam oluştu.
Seni gördüm. Seni ele vermeyeceğim.
Telli bunu kelimelere dökmedi. Hut da cevap veremedi.
Tarin dudaklarını büyükannesinin kulağına yaklaştırdı.
“Sır.”
Telli gülümsedi.
“Sır.”
Yavru Tarin’in uzaklaştığını fark ederek çimenlerin üzerinde onlara doğru sürünmeye başladı. Telli küçük kurdu eğilmeden alabilecek durumda değildi. Tarin kollarından ayrılıp yere indi ve yavruyu kaldırmaya çalıştı. Gücü yetmeyince yanına oturup sırtını okşadı.
Telli ikisine birden baktı.
“Bir sır daha var,” dedi.
Tarin gözlerini büyüttü.
“Bu küçüğün yolunu kendi seçmesine izin vereceksin.”
“Beni seçti.”
“Belki.”
“Geldi.”
“Gelmek, kalmak değildir.”
Tarin yavrunun sırtına iki elini koydu.
“Kalacak.”
Telli itiraz etmedi.
“Ona bunu her gün yeniden seçtireceksin.”
Tarin bu sözün anlamını tam kavramadı. Yavruyu kendine çekmeye çalıştı. Küçük kurt önce ona sokuldu, ardından Hut’un içinde yükselen ani sahiplenme hissine tepki vermiş gibi kulaklarını geriye yatırdı.
Hut yönelimini geri çekti.
Yavru yeniden gevşedi.
Telli bunu fark etmiş olabilir miydi, anlaşılmıyordu.
“Yol zorlanmaz,” dedi. “Yürünür.”
Öğleden sonra Torik annesinin karşısına geldi.
Telli, mezardan dönüşlerinden bu yana ilk kez yalnız sayılabilecek bir yerdeydi. Tarin ile yavru birkaç adım ötede taşlarla oynuyor, Lerli onları gözlüyordu. Tilin kadınlarla birlikte bezleri topluyor, Sephot ise akşam düzenini kuruyordu.
Torik, Telli’nin tam karşısında yere bağdaş kurdu.
İri bedeni bu hâlde bile çevresindeki her şeyi gölgeliyordu. Fakat ellerini dizlerine koyuşunda, parmaklarını sürekli birbirine sürtmesinde ve başını annesine doğru hafifçe eğmesinde ayı biçiminin gücünden eser yoktu. Karşısında yalnızca oğlunun başına gelenleri anlamaya çalışan bir baba vardı.
“Anne.”
Telli ona baktı.
Torik önce Tarin’e döndü. Çocuk yavrunun önüne taş dizerken nefes nefese kalmış ve sonunda kendiliğinden oturmuştu.
“Gerçekten iyi mi?”
“Bugün ateşi yok.”
“Bunu sormadım.”
“Biliyorum.”
Torik çenesini sıktı.
“Üç gün neden yandı?”
Telli gözlerini güney yoluna çevirdi.
“Bazı yollar yürüyenin ayağından önce yorulur.”
Torik’in yüzünde sabırsızlık belirdi.
“Bana bilmece anlatma.”
“Bilmece anlatmıyorum.”
“Oğlumun bedeni yanıyordu.”
“Çünkü yolu dardı.”
“Ne yolu?”
Telli parmaklarıyla eteğinin üzerindeki tozu sıyırdı.
“Her can dünyaya gelirken kendine bir patika açar. Kimininki çimenli, kimininki taşlı olur. Miniğinin patikasına, daha adım atmayı öğrenmeden iki ayrı gölge düştü.”
Hut’un içi gerildi.
Torik kaşlarını çattı.
“Ne gölgesi?”
Telli hemen cevap vermedi. Yaşlı kadının sessizliği düşünmek için değildi. Hangi gerçeği saklayacağını seçiyordu.
“TınGök ne yaptı?” diye sordu Torik.
“Patikayı genişletti.”
“Nasıl?”
“Bir söze sığdırırsam yalan söylemiş olurum.”
“Sen gördün.”
“Görmek her şeyi bilmek değildir.”
Torik bir süre toprağa baktı.
“Kurt ona baktığında ne gördü?”
Telli’nin bakışı Tarin’e kaydı. Çocuk yavrunun kuyruğunu yakalamaya çalışıyor, yavru aynı yerde beceriksizce dönerek kaçıyordu.
“Birbirine dolanmış izler.”
“Ne demek bu?”
“TınGök koparmadı. Koparsa yolun kendisini de parçalayacağını gördü. Bu yüzden kendi izinden bir parça bıraktı.”
“Ne izi?”
Telli oğlunun gözlerine baktı.
“Bazı izler ayakla bırakılmaz.”
Torik’in omuzları sertleşti.
“Ben onun babasıyım.”
“Bu yüzden sana bilmenin koruyacağı kadarını söylüyorum.”
“Benden ne saklıyorsun?”
Telli’nin sesi yumuşadı ama geri çekilmedi.
“Adını koyamadığın şeyi korkuyla ezmeni istemiyorum.”
Torik cevap vermedi.
Yüzünde önce öfke, ardından çaresizlik belirdi. Oğlunun bedeninde ne olduğunu, neden Tanrıça’nın ona dokunduğunu ve neden böyle büyük bir bedel ödediğini öğrenmek istiyordu.
Fakat Telli’nin bakışında kapalı bir yol vardı.
Torik o yolun açılmayacağını anladı.
“Oğlum hâlâ benim oğlum mu?” diye sordu.
Soru Hut’un içine beklenmedik biçimde saplandı.
Telli hiç duraksamadı.
“Tarin hâlâ Tarin.”
“Peki değişen ne?”
“Yürüdüğü yol.”
“Bu tekrar olur mu?”
Telli uzun süre sustu.
“Olursa yalnız yürümeyecek.”
Torik’in bakışı yavruya kaydı.
“O mu koruyacak?”
“Belki Tarin onu koruyacak.”
“Üç yaşında.”
“Yol yaş sormaz.”
Torik derin bir nefes aldı.
“Şimdi ne yapacağım?”
“Babalık etmeye devam edeceksin.”
“Başka?”
“Her sessizliğini tehlike sanmayacaksın. Her değişikliğini de nimet saymayacaksın.”
“Bununla yetinmemi istiyorsun.”
“Hayır. Bununla yaşamayı öğrenmeni istiyorum.”
Torik annesine uzun süre baktı. Cevaplardan memnun değildi. Fakat daha fazlasını alamayacağını biliyordu. Israr ederse Telli yalnızca susacaktı.
Avuçlarını dizlerine bastırıp ayağa kalktı.
Tarin onu görünce elini kaldırdı.
“Baba!”
Torik’in yüzündeki sertlik bir anda dağıldı. Oğlunun yanına gitti, dizlerinin üzerine çöktü ve onu yavruyla birlikte kollarının arasına aldı.
Hut adamın göğsündeki kalp atışını duydu.
Torik hiçbir şey bilmiyordu.
Yine de onları sarıyordu.
Güneş batıya eğilirken kamp uzun bekleyişin ardından yeniden yaşamaya başladı. Çocuklar daha yüksek sesle konuşuyor, kadınlar kaldırılacak eşyaları ayırıyor, erkekler ertesi gün yola çıkıp çıkamayacaklarını tartışıyordu.
Korhan ise saatler geçtikçe daha huzursuz hâle geldi.
Mezardan döndükten sonra kendisine verilen işleri yarıda bıraktı. Önce su tulumlarını taşımayı reddetti, sonra yalnızca yolundan çekilmediği için küçük bir çocuğa bağırdı. Sephot onu atların yanına gönderdiğinde başka tarafa gitti. Annesi yemek için çağırdığında duymamış gibi yaptı.
Karot’u tanıyan yaşlı Yörünlerden biri, çocuğun kemerindeki kupayı gördü.
“Babanın kupasını iyi taşıyorsun.”
Korhan durdu.
Elini kupaya götürdü.
“İyi taşımak ne demek?”
Yaşlı adam sorunun içindeki öfkeyi fark edemedi.
“Hatırasını yanında tutuyorsun.”
Korhan kupayı kemerinden çıkardı. Tahta yüzey üç yıldır taşınmaktan koyulaşmış, bir kenarı Taşköprü’de aldığı darbeyle çatlamıştı.
“Yanımda olunca ne oluyor?”
Adamın gülümsemesi söndü.
“Baban seninle yürür.”
Korhan’ın parmakları kupanın çevresinde kapandı.
Kolunu kaldırdı.
Kupayı yere atacakmış gibi geriye çekti.
Son anda durdu.
Bileği titredi. Yüzündeki öfke kısa bir an için şaşkınlığa dönüştü. Başını yana eğdi; biri çok yakından konuşmuş gibi kaşları çatıldı.
“Sakin değilim,” diye mırıldandı.
Yaşlı adam ne söyleyeceğini bilemedi.
Korhan kupayı yeniden kemerine takmaya çalıştı. Tokayı birkaç kez yanlış yere geçirdi, ardından öfkeyle bıraktı ve hiçbir şey söylemeden uzaklaştı.
Sephot onu izliyordu.
Kardeşinin peşinden gitmedi.
Henüz.
Güneş ağaçların arkasına inerken Tarin üçüncü kez ayağa kalkmayı denedi.
İlk iki denemede dizleri bedenini taşımamış, elleriyle toprağa tutunarak yeniden oturmuştu. Üçüncüsünde Lerli yanında durdu ama ona dokunmadı. Tarin ayaklarını birbirinden biraz fazla açtı, kollarını yana kaldırdı ve bütün dikkatini karşısındaki yavruya verdi.
Küçük kurt da onu izliyordu.
Sabahkine göre daha canlıydı. Kürkü kuruyup kabarmıştı; yine de bacakları gövdesine göre uzun ve beceriksiz görünüyordu. Bir adım attığında arka ayaklarından biri yana kayıyor, başını fazla hızlı çevirdiğinde bütün bedeni onun peşinden dönüyordu.
Tarin güldü.
“Gel.”
Yavru kulaklarını kaldırdı.
Tarin ona ulaşmak için adım attı.
Hut küçük bedenin ne kadar zayıf olduğunu aynı anda hissetti. Dizlerin titremesi, ayakların toprağa yanlış basması ve yükselen baş dönmesi, hareketin düşüşe dönüşeceğini söylüyordu. Tarin’in yavruya ulaşma isteği bedenin sınırlarını aşarken Hut istemsizce dengeyi toparlamaya çalıştı.
Yönelimi sert değildi.
Yine de Tarin’in hareketinin üzerine bindi.
Beden bir an iki ayrı karar aldı. Ayak öne giderken gövde geriye çekildi.
Tarin sendeledi.
Yavru irkildi.
Başını kaldırıp Tarin’in gözlerine baktı, kulaklarını geriye yatırdı ve birkaç adım uzaklaştı.
Tarin dizlerinin üzerine düştü.
Lerli ona uzandı fakat çocuk elini kaldırarak annesini durdurdu.
“Kurt?”
Yavru yaklaşmadı.
Hut küçük canlının bakışının Tarin’in yüzünde değil, daha derinde kaldığını hissetti. Aynı bedenden yükselen iki ayrı yönelim birbirine çarpmış, yavru hangisine güveneceğini bilememişti.
Beyaz çizgiler açıldı.
BAĞIL SÜNE TEMASI
Eşruh Dengesi: %43 → %39
Bağ Durumu: Miras Teması
Eşruh Sürtünmesi: Orta
SÜRTÜNME KAYNAKLARI
- Çift Süne Uyumsuzluğu
- Çelişkili Bedensel Yönelim
- Yeni Doğan Süne Güvensizliği
Tarin ile Hut arasındaki sürtünme yalnızca ikisini etkilemiyordu. Bağın doğrudan tarafı olmamasına rağmen Hut’un müdahalesi yavruyu Tarin’den uzaklaştırmıştı.
Tarin ekranı görmüyordu.
Yalnızca küçük kurdun kendisinden kaçtığını biliyordu.
“Gel,” dedi.
Yavru başını eğdi ama hareket etmedi.
Tarin yeniden ayağa kalkmaya çalıştı. Dizleri cevap vermeyince toprağa öfkeyle vurdu.
“Gel buraya!”
Yavru bir adım daha geri gitti.
Tarin’in içinde yükselen kırgınlık Hut’a ulaştı. Çocuk, henüz bir gecelik olan bu canlıyı bile kaybetmekten korkuyordu. Yavru annesinin mezarından kendi isteğiyle dönmüştü. Şimdiyse Tarin hiçbir şey anlamadan onun yeniden uzaklaştığını görüyordu.
Tarin emekleyerek peşinden gitmek istedi.
Hut yavrunun her yaklaşma girişiminde biraz daha gerildiğini fark etti. İçindeki yetişkin akıl hemen çözümler üretmeye başladı. Önünü kesebilir, yiyecekle kendilerine çekebilir veya bir örtüyle yakalayabilirlerdi.
Sonra Telli’nin sözü geldi.
Yol zorlanmaz. Yürünür.
Hut yönelimini geri çekti.
Tarin birkaç karış daha ilerledi. Yavru hâlâ uzaklaşınca olduğu yerde oturdu.
“Peki.”
Sesindeki küskünlük saklanmıyordu.
Tarin sabah oyun oynarken kullandığı yuvarlak taşı önüne bıraktı. Yanına kuru etten küçük bir parça koydu.
“Burada.”
Elini uzatmadı.
Çağırmadı.
Yalnızca bekledi.
Lerli oğlunun yanına gitmek istedi. Telli onu başıyla durdurdu.
“Bırak.”
“Düşecek.”
“Düştü zaten.”
Tarin bacaklarını önüne uzatmış, gözlerini yavrudan ayırmadan oturuyordu. Hastalık sonrası yorgunluğu omuzlarını düşürüyor ve nefesini hızlandırıyordu. Buna rağmen yerinden kıpırdamadı.
Yavru önce et parçasına, sonra Tarin’e baktı.
Başını yana eğdi.
Bir adım attı.
Durdu.
Bakışı Tarin’in gözlerinin ardına kaydı; kulakları yeniden gerildi.
Hut kendisini mümkün olduğunca sessizleştirdi.
Tarin’e ne yapacağını söylemedi.
Bedeni yönetmeye çalışmadı.
Yalnızca orada kaldı.
Yavru ikinci adımı attı.
Tarin kıpırdamadı.
Küçük kurt kuru etin yanına ulaştığında önce onu kokladı fakat yemedi. Taşı burnuyla itti ve Tarin’in dizine yaklaştı.
Başını çocuğun bacağına bıraktı.
Tarin’in yüzü aydınlandı. İki eliyle onu yakalamak üzere hareketlendi, sonra kendisini durdurdu. Yalnızca bir parmağını yavrunun sırtına değdirdi.
Yavru geri çekilmedi.
BAĞIL SÜNE TEMASI
Eşruh Dengesi: %39 → %47
Bağ Durumu: Miras Teması
YENİ KAYIT
İlk İstemli Yaklaşma
Ortak Beden Etkeni: Hut
Etki Türü: Sürtünmeli → Dengeleniyor
Hut sayıların değişimini izledi.
Bağ kaybolmamıştı.
Yalnızca aralarındaki yol, kendi uyumsuzlukları yüzünden daralmıştı. Tarin yavruyu zorlamadığında ve Hut bedeni yönetmeye çalışmadığında yol yeniden açılmıştı.
Eşruh Dengesi bağın kendisi değildi.
Bu çıkarım henüz tamamlanmadan kampın diğer tarafından bağırış yükseldi.
“Bırak beni!”
Korhan’ın sesiydi.
Sephot kardeşinin kolundan tutmuş, onu kadınların ve çocukların bulunduğu alandan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Korhan’ın yüzü kızarmış, saçları alnına yapışmıştı. Karot’un kupası elindeydi.
Karot’un karısı birkaç adım arkalarında duruyordu.
“Korhan,” dedi. “Yeter.”
“Ne yeter?”
“Bugün yaptıkların.”
“Ne yaptım?”
“Kimseye yardım etmedin. Herkese bağırdın. Şimdi de küçüklerin önünde kavga çıkarıyorsun.”
Korhan kupayı iki eliyle tuttu.
“Hepiniz ona bakıyorsunuz.”
Kadının kaşları çatıldı.
“Kime?”
Korhan başıyla Sephot’u gösterdi.
“Babama benziyor diye.”
Sephot’un tutuşu gevşedi.
“Bunu kim söyledi?”
“Herkes.”
“Kimse—”
“Torik onunla konuşuyor. Erkekler ona soruyor. Annem bile ne yapacağını ona söylüyor.”
Karot’un karısı bir adım yaklaştı.
“Çünkü ağabeyin yardım ediyor.”
“Ben de edebilirim.”
“Edebilirsin. Ama önce senden isteneni yapman gerekir.”
“Çocuk işi veriyorsunuz.”
“Çocuksun.”
Söz annenin ağzından çıkar çıkmaz Korhan’ın yüzü değişti.
Kadın pişman oldu ama geri alamadı.
Korhan kupayı kaldırdı.
Sephot ne yapacağını anlayarak sertçe konuştu.
“Sakın.”
Korhan’ın kolu havada kaldı.
Parmakları gevşedi. Kupa neredeyse elinden düşecekken yeniden kavradı. Başını yana eğip kaşlarını çattı.
“Sakin değilim,” diye mırıldandı.
Sephot bir adım yaklaştı.
“Korhan.”
Çocuk irkildi. Bakışını ağabeyine çevirdiğinde yüzündeki tereddüt kaybolmuştu.
“Sen taşısaydın belki geri gelirdi!”
Söz kampın ortasına düştü.
Sephot olduğu yerde kaldı.
Korhan’ın annesi elini ağzına götürdü.
“Ne dedin?”
Korhan’ın öfkesi kısa süreliğine korkuya dönüştü. Söylediği cümleyi geri almak ister gibiydi. Sonra kupaya baktı ve dişlerini sıktı.
“Alın o zaman.”
Kupayı yere fırlattı.
Tahta kap sert toprağa çarptı, bir kez sıçradı ve mezardan dönerken çizdikleri yol halkasının kenarına kadar yuvarlandı. Kırılmadı. Çatlak tarafı yukarı bakacak biçimde durdu.
Karot’un karısı kupaya baktı.
Gözlerinden yaşlar aktı.
Korhan bunu gördü ama geri adım atmadı.
Sephot’un sesi ilk kez yükseldi.
“Onu yerden al.”
“İstemiyorum.”
“Al.”
“Sen al!”
Sephot kardeşine yürüdü.
Korhan da geri çekilmedi.
“O senin babandı artık!” diye bağırdı. “Hepiniz öyle davranıyorsunuz!”
Sephot’un öfkesi şaşkınlığa dönüştü.
Korhan devam etti.
“Onun yerinde sen oturuyorsun. Onun işlerini sen yapıyorsun. Torik seninle konuşuyor. Herkes seni dinliyor.”
“Ben babamın yerinde değilim.”
“Öylesin!”
“Değilim.”
“Ben neredeyim o zaman?”
Soru bağırıştan daha ağır çıktı.
Sephot cevap veremedi.
Anneleri iki oğlunun arasına girdi. Korhan’a bağırmadı ve onu tutmaya çalışmadı.
“Babanın hatırasına değil,” dedi. “Bana kızıyorsun.”
Korhan’ın yüzü buruştu.
“Hayır.”
“Sephot’a da değil.”
“Sus.”
“Kendine kızıyorsun.”
“Sus dedim.”
Kadının gözlerinden akan yaşlar çenesine ulaştı.
“Onu kurtaramadığın için.”
Korhan bir adım geri çekildi.
Başını yana eğdi.
Yüzündeki öfke bir an durdu; biri ona başka bir şey söylüyormuş gibi gözleri uzaklaştı.
“Biliyorum,” dedi çok alçak sesle.
Annesi onun kendisine cevap verdiğini sandı.
Korhan hemen başını salladı.
“Hayır. Bilmiyorsun.”
Kadın dondu.
Sephot kardeşinin yüzüne dikkatle baktı.
“Korhan?”
Çocuk onlara bakmıyordu. Birkaç nefes sonra gözlerini kırpıştırdı ve çevresindekileri yeniden fark etmiş gibi irkildi.
Kupaya baktı.
Annesine.
Sephot’a.
Sonra arkasını dönüp koştu.
“Korhan!” diye bağırdı annesi.
Sephot peşinden atıldı. Torik kolunu uzatıp onu durdurdu.
“Bırak beni.”
“Bir nefes.”
“Ormana gidiyor.”
“Öfkeyle peşine düşersen daha çok kaçar.”
Sephot kolunu kurtarmaya çalıştı.
“O benim kardeşim.”
“Bu yüzden önce nefes al.”
Korhan kampın kenarındaki ağaçlara ulaştı. Gövdesi birkaç kez göründü, ardından gölgelerin arasında kayboldu.
Karot’un karısı kupanın yanına çöktü.
İki eliyle yerden alıp üzerindeki toprağı temizlemeye çalıştı. Parmakları çatlağın üzerinde durdu.
Sephot annesini gördüğünde yüzündeki öfke çözüldü.
“Ben getireceğim.”
Kadın başını kaldırmadan konuştu.
“Onu incitme.”
“İncitmem.”
“Kendini de.”
Sephot kupayı annesinin elinden aldı.
Kemerine takmadı.
Avucunda tuttu.
Torik hızla arama düzeni kurdu. İki adam kuzey tarafından, kısa saçlı geyik kadın batı yamacından ilerleyecek, kuşlarla bağ kuran Yörünlerden biri ağaçların üzerinden iz arayacaktı. Sephot ise Korhan’ın koştuğu yönden gidecekti.
“Tek başına değil,” dedi Torik.
“Onu kalabalıkla köşeye sıkıştırırsak daha çok kaçar.”
Torik Sephot’a baktı. Genç adamın yüzünde Karot’un rahat gülüşünden hiçbir iz yoktu.
“Onu görürsen yaklaşmadan önce seslen.”
Sephot başını salladı.
Tarin olanları oturduğu yerden izlemişti. Korhan’ın bağırışları yavruyu ürkütmüş, küçük kurt çocuğun dizleri arasına saklanmıştı.
“Korhan nereye gitti?” diye sordu Tarin.
Lerli onu kucağına aldı.
“Biraz yalnız kalmaya.”
“Niye?”
“Üzgün.”
“Ben de üzgünüm.”
“İnsanların üzüntüsü aynı görünmez.”
Tarin bunu düşündü ve yavruyu göğsüne çekti.
Hut ise Korhan’ın yüzündeki kısa tereddütleri hatırlıyordu. Kupayı ilk kez atmak üzereyken duran kolu. Kimse ona bir şey söylemeden önce mırıldandığı söz. Annesine bakarken verdiği ve hemen ardından reddettiği cevap.
Yas insana tuhaf şeyler yaptırabilirdi.
Hut bunu biliyordu.
Annesinin sesini zihninde defalarca yeniden kurmuş, Rek’in söylemediği cümleleri onun ağzından duymuş, karanlık bir geçitte gerçek ile korku arasındaki çizgiyi kaybetmişti.
Korhan kendi kendine konuşuyor olabilirdi.
Babasının hayaliyle tartışıyor da olabilirdi.
Hut’un içinde yine de adını koyamadığı bir huzursuzluk kaldı.
Yavru başını kaldırdı.
Kampın dışındaki ağaçlara baktı ve havayı kokladı.
Tarin aynı yöne döndü.
“Ne oldu?”
Küçük kurt ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları yana açıldı. Birkaç adım ilerledi, ardından durup başını eğdi.
Hut sistemin açılmasını bekledi.
Hiçbir şey olmadı.
Yavru Korhan’ın izini bulacak kadar gelişmemişti. Belki yalnızca ormana giden insanların seslerini duyuyor veya Tanrıça’nın mezarından kalan kokulara tepki veriyordu.
Telli ikisini uzaktan izledi.
“Her bakış bir yol göstermez,” dedi. “Bazen yalnızca bir yolun açıldığını haber verir.”
Tarin yavruyu geri aldı.
Sephot ağaçların arasına girdiğinde güneş dalların ardında kaybolmaya başlamıştı.
Korhan’ın izini bulmak ilk başta zor değildi. Çocuk öfkeyle koşmuş, yumuşak toprağa derin ayak izleri bırakmış ve iki yerde dalları kırmıştı. Sephot hızlı yürüdü ama kardeşinin adını bağırmadı. Onu bulmadan önce daha fazla korkutmamaya çalışıyordu.
İzler sık ağaçların arasına yöneldi.
Korhan kampın yakınında kalmamıştı.
Sephot’un endişesi arttı.
“Korhan!”
Cevap gelmedi.
Biraz daha ilerledi.
Ayak izleri kuru yapraklar arasında belirsizleşti. Sephot çömelip toprağı kontrol etti, ardından kırılmış ince bir dal gördü. Kardeşi yokuşun aşağısına inmişti.
Ormanın bu bölümü sessizdi.
Kuş sesleri azalmış, rüzgâr dalların üst kısmında kalmıştı. Sephot, Korhan’ın ağlamasını duyacağını düşündü. Bunun yerine uzaktan kesik ve öfkeli sözcükler geldi.
Durdu.
Korhan ağaçların arasında dikiliyordu.
Sırtı Sephot’a dönüktü. Başını yana eğmiş, karşısında biri varmış gibi dinliyordu.
Sephot çevreyi taradı.
Kimseyi görmedi.
Kardeşine seslenmek üzereydi ki Korhan konuştu.
“Sakin kalamam işte!”
Sephot olduğu yerde kaldı.
Korhan’ın omuzları gerildi. Bir cevap duyuyormuş gibi başını biraz daha eğdi.
“O gitti,” dedi. “Bir daha geriye gelmeyecek!”
Sesi öfkeliydi ama son kelimede kırıldı.
Sephot bir adım attı.
Kuru yapraklardan hafif bir ses yükseldi.
Korhan duymadı.
Ya da önemsemedi.
“Biliyorum!”
Bir süre sessiz kaldı.
Yüzünü görünmeyen birine doğru çevirdi.
“Hayır, bilmiyorsun.”
Sephot’un parmakları elindeki kupanın çevresinde kapandı.
Kardeşi babasıyla konuşuyor olabilirdi. Çocukken Karot’un arabasına saklanıp babasıyla kavga ediyormuş gibi yaptığı günler geldi aklına. Belki yasını böyle taşıyor, karşısına babasını koyarak söyleyemediği her şeyi şimdi söylüyordu.
Korhan başını sertçe salladı.
“Senin dediğin kadar kolay olsaydı keşke!”
Dizlerinin üzerine çöktü.
Yumruklarını toprağa vurdu.
Bir kez.
Ardından bir kez daha.
“Hiçbir zaman öyle kolay olmadı!”
Sesi ağlamaya dönüştü. Omuzları sarsılıyor, parmakları toprağa gömülüyordu.
Sephot ona yaklaşmak istedi.
Korhan başını kaldırdı.
Karşısında kimse yoktu.
Yine de dinliyordu.
Yüzündeki öfke birkaç nefes boyunca yumuşadı. Sonra yeniden buruştu.
“Sus,” dedi.
Sephot durdu.
Henüz hiçbir şey söylememişti.
Elindeki kupayı yavaşça yere bıraktı.
Korhan başını yeniden yana eğdi. Bu kez yüzünde öfkeden çok, dinlemekten yorulmuş bir çocuğun çaresizliği vardı. Gözleri yaşlarla doluydu; parmaklarıysa toprağın içinde hâlâ sımsıkı kapanıyordu.
Sephot ona yaklaşırken kuru yapraklar ayaklarının altında ezildi.
Korhan sonunda arkasına baktı.
Ağabeyini gördüğünde geri çekilmedi. Ne öfkeyle doğruldu ne de yüzünü saklamaya çalıştı. Yalnızca dizlerinin üzerinde kaldı ve Sephot’un kendisine doğru gelişini, sanki çok uzak bir yerden izliyormuş gibi boş gözlerle takip etti.
Sephot onun önünde diz çöktü.
Bir şey söylemek için ağzını açtı, fakat Korhan’ın yüzündeki yorgunluğu görünce sözcükleri yuttu. Elini kardeşinin omzuna koydu. Korhan’ın küçük bedeni dokunuşla gerildi, sonra direnci yavaşça söndü.
Sephot iki kolunu onun çevresine kapattı.
Korhan geri çekilmedi.
Ama ona sarılmadı da.
Kolları iki yanında kaldı. Omuzları hâlâ titriyor, düzensiz nefesleri ağlamasının bitmediğini ele veriyordu.
Sephot çenesini kardeşinin saçlarına yasladı.
“Ben buradayım,” dedi usulca.
Bir an durdu.
“Bundan sonra da burada olacağım.”
Korhan’ın göz kapakları titredi. Toprağın içinde yumruk olmuş elleri bir anlığına gevşedi; fakat kolları yine de ağabeyine uzanmadı.
Sephot onu biraz daha sıkı tuttu.
Korhan’ın ağlaması yavaşladı.
Gözleri ise ağabeyinin omzunun üzerinden, ağaçların arasındaki karanlıkta kaldı.
Bakışı tek bir noktaya saplanmıştı.
Ne korkuyor ne de umut ediyordu.
Yalnızca dinliyordu.
Sanki geride kalan ses henüz susmamıştı.
BÖLÜM NOTU
Ve böylece Birinci Kısım'ın sonuna geldik.
Korhan'ın son sahnesinin sizde nasıl bir iz bıraktığını gerçekten merak ediyorum. Eğer hikâyeye puan vermeden önce birkaç bölüm ilerlemeyi bekleyenlerdenseniz, sanırım artık YUTA'nın nasıl bir hikâye olmak istediğini anlayabilecek kadarını gördünüz.
Bu noktada tüm okurlarımdan özellikle kitap sayfasına giderek kitaba puan vermelerini ve kısa bir genel yorum yazmalarını rica edeceğim. Böylece kitap hak ettiği değeri, sizlerin de katkılarıyla görebiliyor olacak arkadaşlar. 🥰

Of, TınGök Tanrıçası'nın ölümü ve yavrunun o çaresizliği... 😔 "Geride Kalan Ses" başlığını okurken bile içimde bir burukluk oluşmuştu, ama bu kadar dokunacağını düşünmemiştim. Özellikle yavrunun annesinin mezarının başında inlemesi ve sonra Tarin'e doğru sürünerek ilerlemesi... "Vedası ona ait" diyen Telli'nin sözleri çok anlamlıydı. Hut'un içinde yükselen o "suçlu" duygu da çok gerçekçiydi, Tanrıça'nın fedakarlığının kendisi için yapıldığını düşünmek istemese de gerçeğin bu olması ihtimali... Bu bölümdeki ağıt da çok güzeldi, "Ardında bıraktığın can, Bulur elbet kendi yolunu" kısmı beni çok etkiledi. Ve o "İlk Geri Dönüş" kaydı! Hut ve Tarin arasındaki Eşruh Dengesi'nin yeniden yükselmesi... Acaba bu yavru, onların dengesini sürekli etkileyecek mi? Çok merak ediyorum!