insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Gölge, surların taşlarına vuran ay ışığıyla birlikte kayboldu.

Nicolas sabaha karşı kabustan uyandı. Rüyasında Selim'in cam gibi gözleri vardı, bağırsakların sıcak, kaygan dokusu parmaklarının arasından akıyor, yere damlıyor, damlalar yavaşlıyordu. Nefes nefese kalktı, bir an nerede olduğunu anlamadı. Saman kokusu burnuna geldi. Duvarları gördü. Depodaydı. Hâlâ yaşıyordu. Alnını sildi, terliydi. Ellerine baktı — korkmuştu. Ama kan yoktu. Sadece ter. Sadece korku.

Dünkü yaralıların iniltileri kışladan duyuluyordu. Alçak, sürekli, bir ağıt gibi. Ama bugün yeni bir telaş vardı. Roderick surların üzerinde birliğe komuta ediyor, sesi taşlarda yankılanıyor, her kelime keskin ve netti. Aşağıdaysa, avluda, farklı üniformalı askerler belirmişti.

Şövalyeler.

Nicolas onları daha önce görmüştü ama bu kadar yakınından hiç bakmamıştı. Üzerlerinde gümüş zırhlar vardı — öyle parlaktı ki güneş ışığı metalden yansıyor, göz alıyordu. Yansıyan ışık avluda dans ediyor, taşlarda beyaz noktalar çiziyordu. Her adımda zırhlar şangırtı çıkarıyor, dizlikler çınnn diye tınlıyor, pelerinleri rüzgârda fışh diye çırpınıyordu. Pelerinlerinde krallığın arması işliydi: aslan ve kılıç. Aslanın ağzı açıktı, dişleri görünüyordu. Kılıç ise tam göğsün hizasındaydı. Yürüyüşleri farklıydı, bakışları farklıydı. Askerler kadar gürültücü değillerdi. Daha sessiz, daha soğuk. Sanki her adımlarını ölçüp biçiyorlardı.

Şövalye Onbaşı Roderick'in önünde durdu. Selam verdi, avuç göğüste. Avuçlarının içi nasırlıydı, nasırlar beyazdı. "Komutanım, Binbaşı Tolga'nın selamı var. Takviye birlikler üç gün içinde geliyor."

Roderick'in yüzünde bir kasılma oldu. Çene kasları gerildi, gözlerinin içi karardı. "Üç gün çok geç."

Şövalye Onbaşı'nın sesi değişmedi. Düz, soğuk, bir kitap okur gibi. "Emir böyle."

Nicolas mutfağın önünde bulunan baltayı kaptı sonra dün Urek in dediği gibi odunları parçalamak için önüne odunu koydu. Baltayı son gücüyle sapladı, tahtayı yardı. Tahta çat diye ikiye ayrıldı, kıymıklar havaya sıçradı. Gözü şövalyelerdeydi. Zırhları güneşte parlıyordu, parıltısı gözlerini kamaştırıyordu. Kılıçları daha uzundu, daha parlaktı, sapında kırmızı bir taş vardı — yakuttu belki, belki de cam. Kumaşları daha temizdi, üzerinde leke yoktu. Hepsi bu kadar temiz mi? diye düşündü.

Ersoy yanına geldi. Ayak sesleri duyulmadı, bir anda oradaydı. Sesi fısıltı gibiydi, öyle ki Nicolas iki kez dinlemek zorunda kaldı. "Şövalyeleri mi izliyorsun?"

Nicolas bıçağı bırakmadı. "Askerlerle şövalyeler aynı işi yapmıyor mu?"

Ersoy omuz silkti. Omuz silkmesinde bir ağırlık vardı, sanki taş kaldırıyor gibiydi. "Askerlerle benzerler ama yine de farklılar." Bir an durdu, düşündü, kaşları çatıldı. "Askerler savaşır. Şövalyeler düzeni korur. Yollarda, şehirlerde, soylu topraklarında." Gülümsedi, sonra hemen sağ eliyle ağzını kapattı. Kırık dişi göründü, gri boşluk. "Asker krallığın adamıdır. Şövalye soyluların."

Nicolas başını salladı, sonra baltayı tüm gücüyle tahtaya vurdu. Son odunu kırdıktan sonra elliyle terini sildi ve sonra mutfağa doğru yöneldi. Mutfakta Urek ekmek yoğuruyordu. Tek eliyle hamuru çeviriyor, tahtaya vuruyor, katlıyordu. Hamur beyazdı, un gibiydi, ama Urek'in parmakları arasında şekil değiştiriyor, yuvarlaklaşıyor, yassılaşıyordu.

Her üç yoğurmada bir hamuru bırakıp kazanın kenarına vuruyordu — tak, tak, tak. Ses ritmikti, bir kalp atışı gibi. Ter damlıyordu alnından, yere düşüyor, nemli taşta kayboluyordu. Nicolas içeri girdiğinde Urek başını kaldırdı. Suratına baktı, bir an durdu. Sonra gür bir sesle:

"Evlat sana önemli bir şey anlatacam bu anlatacağım mevcut dünya güçleri olacak ilk olarak krallığımızdan başlayalım hatta seni satan Lei Klanından başlayalım: Lei Klanı eskiden krallığın en güçlü askeri gücüydü. Ta ki son kral ölene kadar."

Merakla Nicolas dinlemeye başladı.

Urek’in sesi alçaldı, öyle ki fırındaki korların çatırtısı bile onu bastırmaya başladı. "Şimdi kral Varn Klanı'ndan. Torgut'lar ise demircilikte ünlü. Üç klan, üç güç." Bir an durdu, Nicolas’ın belindeki kumaşa baktı. Kumaş gömleğin altından belli belirsiz görünüyordu. "Ama sen – sen hiçbirisinin değilsin artık. Sadece kendinin."

Nicolas başını eğdi. Parmakları belindeki kumaşa gitti. Bezin dokusu tanıdıktı, pürüzsüz, ipek parmaklarının altında kayganlaşıyordu. Bu sözler, önceki gün ölen askerin son sözlerinden daha ağır gelmişti. Urek'in sözleri ise onun kim olduğunu sorgulatan, onu yalnızlığa iten bir şey. Sadece kendimin. Bu ne demekti? Birinin olmak mı iyiydi, yoksa hiç kimsenin olmamak mı? Klandan atılmış bir de üstüne satılmıştı. Ailesi yoktu. Dostu yoktu. Sadece bir kumaş parçası ve içindeki o boşluk.

"Lei Klanı krallığın en güçlü askeri gücüydü," dedi Nicolas fısıltıyla. Sesi kısılmıştı, sanki bir rüyadan uyanmış gibi. “Anladığım kadarıyla hala güçlüler ancak beni sattılar!”

Urek başını salladı. "Alt kolsun. Büyük klanların asıl kanı merkezdedir. Alt kollar, onların köleleri gibidir." Eliyle kazanı işaret etti — kaynayan suyun buharı yüzüne vurdu, terledi. "Yetim bir alt kol çocuğu, klan için yükten başka bir şey değildir."

Urek devam etti, ama bu sefer anlatmıyor, sorguluyor gibiydi. Eliyle hamuru şekillendiriyor, yuvarlıyor, sıkıyordu. "Krallıkta güç böyle dağılır: En güçlü klanın lideri kral olur. Şu an kral Varn Klanı'ndan. Varn'lar üç kuşaktır tahtta."

"Lei Klanı neden yönetmiyor?" diye sordu Nicolas. Cevabı merak etmiyordu belki, ama sormak zorundaydı. Sanki bildiği tek şey soru sormaktı.

"Son kral elli yıl önce öldü. Yerine geçecek varis yoktu. Kraliçe Varn Klanı'ndan evlendi." Urek omuz silkti. Silkinme hareketi boş kolunu sallandırdı, ceket kumaşı gıcırdadı. "O günden beri Varn'lar yönetiyor."

"Krallığın üstünde İnsan İmparatorluğu var," dedi Urek, sanki Nicolas’ın aklındaki soruyu duymuş gibi. Eliyle tavanı işaret etti, yukarıyı, gökyüzünü. "Beş krallıktan oluşur. En güçlü klanın asil üyesi imparator olur. Şu anki imparator, kuzey krallığındaki Demir Ayı Klanı'ndan. Adı İmparator Valerius."

Nicolas'ın boğazı kurudu. "Ne kadar güçlü?" diye sordu. "Bu kaledeki herkesten güçlü mü?"

Urek başını salladı. "Söylentiye göre o kadar güçlü ki, bu krallıktaki en güçlü adamı yani kralı bile tek eliyle ezebilir." Biraz geri çekildi, gözlerini kırpıştırdı. "Söylenti tabi. Ama söylentilerin hepsi yalan olmayabilir."

Nicolas sustu. Kafasının içinde bir şeyler dönüyordu. Ama soracak başka soru bulamadı. Sadece kumaşını tuttu. Her yeni bilgi, onun ne kadar cahil olduğunu gösteriyordu.

Urek konuyu değiştirdi. Belki de Nicolas’ın içinde bir şeylerin kırıldığını görmüştü. "Şu şövalyelerin pelerinlerindeki armayı gördün mü?"

Nicolas başını salladı. "Aslan ve kılıç."

"Krallığın arması. Peki senin belindeki?"

Nicolas kumaşı çıkardı, iki eliyle tuttu. Kumaş hafifti, ipek, ışıkta parlıyordu. Koyu mavi. İpek iplikler. Şimşek çakmış bulut. Bulutun şekli tıpkı gökyüzündeki gibiydi, ama daha küçük, daha işlemeli. İçinden bir şimşek geçiyor, bulutu ikiye bölüyordu.

"Şimşek çakmış bulut," dedi Urek. "Lei Klanı'nın arması. Varn Klanı'nınki Aslan ve kılıç, Torgut Klanı'nınki çekiç ve örs." Eliyle armayı işaret etti. Parmağı havada şekil çizdi — önce bulut, sonra kurt, sonra çekiç. "Lei Klanı kuzeydoğuyu kontrol eder. Askeri güçleriyle ünlüdür. Varn'lar batıda, ticaret ve casuslukta ustadır. Torgut'lar güneyde, demircilik ve efsun işlerinde zirvedir."

Nicolas armaya baktı, sonra Urek'e. "Bunlar ne yapıyor?" Anlamıyordu. Klanlar, krallıklar, imparatorluklar. Hepsi kavga ediyordu. Ama ne için? Taht için. Peki taht neydi? Bir sandalye. Üzerine oturan, herkese emir veriyordu.

"Birbirleriyle savaşıyor, ittifak yapıyor, taht için kavga ediyor." Urek’in dudaklarının kenarı kıvrıldı – acı bir gülümsemeydi bu. Dişleri eksikti, gülümsediğinde ağzının içi kararıyor, yaşlılık ve yorgunluk görünüyordu.

Nicolas kumaşı avucunda sıktı. Parmakları bezi buruşturdu, ipek gıcırdadı.

Güneş batıyordu. Gökyüzü turuncuya, sonra kırmızıya, sonra mora döndü. Surların üzerindeki meşaleler yakıldı, alevler rüzgârda yalpaladı. Nicolas elinde bir ekmek tepsisiyle surlara yemek taşıdı. Tepsi demirdi, ağırdı, kolları yoruluyordu. Ekmekler sıcaktı, üzerlerindeki buhar yüzüne vuruyordu. Nöbetçilere dağıttı, birer birer. Her birine bir ekmek, bir tas çorba. Çorba kazanlardan doldurulmuştu, içinde az et, birkaç sebze. Nöbetçiler ekmeği alırken elleri titriyordu — soğuktan mı, korkudan mı, bilinmez.

Surların merdivenlerinde Roderick ile karşılaştı. Komutan ona baktı, başını hafifçe salladı. Bir an durdu, sanki bir şey söyleyecek gibi oldu. Dudakları aralandı, kapandı. Sonra vazgeçti. "İyi çalış," dedi. Sesi yorgundu. Sonra geçti gitti. Ama omzu, Nicolas’ın yanından geçerken hafifçe dokundu – belki tesadüf, belki değil. O dokunuş sıcaktı, zırhın altından yayılan bir sıcaklık.

Nicolas durdu, kuzeye baktı.

Surların ötesinde karanlık bir orman vardı. Ağaçlar sık, dallar birbirine girmiş, öyle ki içeri güneş bile girmiyordu. Ormanın ardında dağlar yükseliyordu — uzak, gri, sisli. Sis dağların eteklerini kapatıyor, tepelerini bulutlarla birleştiriyordu. Dağların ardında, çok daha uzakta, Yasak Kıta.

Orklar oradan geliyor, diye düşündü.

Yaşlı bir çavuş yanına geldi. Yüzü yara izleriyle doluydu — biri kaşını kesmiş, göz kapağını çekik yapmıştı. Eliyle surları işaret etti. Eli parmakları yamuktu, kemikleri kaynamamıştı. "Ne bakıyorsun evlat?"

Nicolas başını çevirmedi. "Orkları görebiliyor muyuz?"

Çavuş bir an durdu. Pipo yaktı — bir taştan oyulmuş, sapı kısa. Dumanı içine çekti, bekletti, yavaşça üfledi. Duman havada dağıldı, rüzgâr onu aldı, surların ardına savurdu. "Geceleri gözleri parlıyor. Ormanın içinde ateş böcekleri gibi." Piposunu dişleriyle tuttu, ellerini sıcak tutmak için koltuk altlarına soktu. "Ama onlar ateş böceği değil."

Kafasını salladı ve “Bir ara görür gibi oldum,” dedi.

Çavuş ona baktı, bir şey söylemedi. Sadece başını salladı. Başını sallarken ensesindeki saçlar rüzgârla havalandı, altındaki yara izi göründü — derin, koyu kırmızı, zincirle yapılmış gibi.

Depoya döndü. Saman yatağa oturdu. Samanlar batıyordu, kuru ve keskin. Kumaşı çıkardı, elinde tuttu. Ay ışığı pencereden sızıyor, ipek ipliklerin üzerinde parlıyor, bulutun şeklini canlandırıyordu. Şimşek çakmış bulut.

Parmakları işlemeyi okşadı. Yıllar geçmişti ama ipek hâlâ parlaktı, hiç solmamıştı. Annesinin parmakları, belki bir kış gecesi, belki bir ateşin başında, bu işlemeyi işlemişti. Bir annenin evladına bırakabileceği en değerli şey — bir kumaş parçası, bir kimlik, belki de bir yük.

Üç gün, diye düşündü tekrar. Takviye gelene kadar hayatta kalmalıyım. Üç gün daha. Ama o ulumalar her gece biraz daha yaklaşıyor. Dün gece daha yakındı. Belki bu gece daha da yakın olacak. Belki yarın surlara dayanacak. Belki öbür gün.

Parmakları armayı okşarken, dışarıdaki gece sessizliğini yine bir ses yardı – bu defa bir uluma değil, daha çok boğuk bir hırıltıydı. Sanki bir hayvan nefesini tutmuş, bekliyordu. Ve çok daha yakındı. Sanki surların dibinde, taşların öteki tarafında.

Nicolas kumaşı beline bağladı, sıkıca. Battaniyeyi üzerine çekti. Gözlerini kapattı. Uykuya direndi, bekledi. Ses gelmedi. Sadece rüzgâr, sadece taşlar, sadece kendi nefesi.

Ama uyumadan önce, belki bir saat sonra, belki daha az, ses tekrar geldi. Bu sefer daha uzaktı. Ya da sadece öyle hissetmek istemişti. Parmakları kumaşın üzerinde kaldı. Şimşek çakmış bulut. Hâlâ parlıyordu.

***

DÜZENLENDİ.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı