Nicolas şafakta uyandı. Ama alışkanlıktan değil — gürültüden uyandı. Surların üzerinde nöbetçiler bağrışıyor, sesleri avluda yankılanıyordu. Bir şey olmuştu. Çığlıklar öylesine atılmış değildi, panik vardı içinde. Dışarı fırladı.
Avluda askerler koşuşuyordu. Zırhlarını giymemiş olanlar bile ellerinde kılıçlarla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Birinin miğferi yere düşmüş, yuvarlanıyor, takırtısı diğer seslere karışıyordu.
Yüzbaşı Roderick, kışlanın önünde bir gruba emir veriyordu. Sesi her zamankinden keskin, her zamankinden soğuktu. Yüzünde dün olmayan bir gerginlik vardı — çene kasları gerilmiş, gözleri ateş gibi parlıyordu.
"Güney kapısını takviye edin! Okçular surlara! Koşun!"
Nicolas yanından geçen bir askerin koluna yapıştı. Askerin zırhı soğuktu, demir pullar Nicolas’ın parmaklarının altında buz gibiydi. "Ne ol-du?" diye sordu. Sesinde istemeden bir titreme vardı.
Asker, yüzü gergin, durdu. Gözleri Nicolas’a takıldı, sanki ona bir şey söylemek istiyor gibiydi. Alnında ter damlaları vardı, biri kaşının üzerinden süzülüp gözüne kaçtı, gözünü kırptı. Sonra dudaklarını araladı. "Keşif birliği geri dönmedi." Sesi titriyordu. "Ya kayboldular ya da..."
Cümlesini tamamlamadı. Kolunu çekti, koşarak uzaklaştı. Çizmelerinin taşa vuruşu hızla uzaklaştı, diğer ayak seslerine karıştı.
Mutfak koğuşuna girdiğinde Urek her zamankinden daha sertti. Kapıyı açtığında içeriden sıcak hava yine yüzüne vurdu, ama bu sefer farklıydı. Duman kokuyordu, endişe kokuyordu. Kazanlar kaynıyor, su ısınıyordu. Tek eliyle büyük bir bıçağı biliyordu — bileme taşına vurdukça metalin tiz sesi odada yankılanıyor, dişlerin dibini sızlatıyordu. Urek’in yüzü kızarmıştı, alnında ter damlaları parlıyordu.
"Boş durma, çocuk!" diye bağırdı Urek arkasını dönmeden. Sesi mutfağın gürültüsünü yardı. "Çorbaları kaynat, etleri hazırla. Yaralı gelirse su ısıtacağız."
Nicolas’ın midesi kasıldı. Sanki bir el içini sıkıyordu. "Yaralı mı?"
Urek döndü. Mavi gözleri, buğulu mutfak havasında daha da keskin görünüyordu. Önlüğünün üzerinde un ve kan lekeleri vardı — dünkü yemekten kalanlar. "Savaşta yaralı olmaz mı?" Sesi alaycı değildi, yorgundu. Gözlerinin altında mor halkalar vardı, bir gece uyumamış gibi. "Yap görevini."
Nicolas başını salladı. Soru sormadı.
Bu sefer soğan doğramıyordu. Et kesiyordu.
Büyük bir bıçaktı bu. Sapı deri kaplı, metal kısmı parlak, ağzı o kadar keskindi ki üzerine düşen ışık ikiye bölünüyordu. Urek'in önüne büyük, kanlı bir et parçası koydu — bir hayvanın butu olmalıydı. Kasların arasında beyaz yağ tabakaları, koyu kırmızı et, bir de kemik vardı. "Kes," dedi. Tek kelime.
Nicolas bıçağı tuttu. Kolu hâlâ titriyordu, ama dünden daha azdı. Parmaklarını kavradı, sapın sıcaklığını hissetti — tahta, elinin şeklini almış gibiydi. Deriyi kesti. Bıçak deriden geçti, hafif bir direnç, sonra yumuşak bir çıt sesi. Kırmızı et açıldı, içindeki beyaz yağ tabakaları göründü. Bıçağı sapladı, kemiğe kadar indirdi. Kemik sertti, bıçağın sesi tıkırtıya dönüştü. Zorladı. Kemiği kesti — bir çıtırtı, sonra bıçak öbür tarafa geçti. Elleri kana bulanıyordu. Kan sıcaktı, parmaklarının arasından süzülüp bileğine damlıyordu. Kana aldırmadan kesmeye devam ediyordu.
Güneş yükseldikçe mutfak iyice ısındı. Fırınların alevleri dışarı vuruyor, küller yerde birikiyordu. Ter, Nicolas’ın sırtından aşağı süzülüyordu. Et kokusu her yerdeydi — pişmiş, çiğ, tütsülenmiş. Bıçak tahtaya vurdukça ritmik bir ses çıkıyordu: tak, tak, tak. Russo bir köşede ekmek dilimliyordu, tek eliyle somunu sıkıştırıp bıçağı dikkatle gezdirdi. Ersoy soğanları küçük küçük doğruyordu, arada bir yanaklarını şişirip üflüyordu, soğanın gözünü yakmasından. Miko hiç kıpırdamadan, hiç ses çıkarmadan patatesleri soyuyordu. Bıçağı derinin altından geçiyor, ince bir şerit halinde kabuğu çıkarıyor, sonra patatesi su dolu kazana atıyordu.
Sonra, öğleye doğru kale kapısı açıldığında Nicolas mutfağın önünde odun taşıyordu. Kollarında üç odun parçası vardı, ağır, reçine kokuyordu. Kapının gıcırtısını duydu. Demir sürgülerin sesi, menteşelerin iniltisi. Döndü.
Odunlar yere düştü.
Beş asker atlarıyla giriyordu. Ama düzensizdi — biri eyerinde eğilmiş, boynundan kan sızıyor, kırmızı sıvı zırhının üzerinden atın yelesine damlıyordu. İkincisi neredeyse düşüyordu, arkadaki bir asker onu tutuyor, bir koluyla belinden kavramış, ötekiyle dizginleri çekiyordu. Üçüncüsü ise sedyedeydi — iki asker taşıyordu, sedye sallanıyordu. Bacağının alt kısmı yoktu. Kesik yerinden kemik görünüyordu, beyaz, parlak, etler sarkıyordu, kırmızı ve mor, kan damlıyor, yere çarpıp sıçrıyordu.
Atlar kişniyor, burun delikleri genişlemiş, gözleri büyümüştü. Yaralılar inliyordu — alçak, sürekli bir ses, ıstırap ve bitkinlik karışımı. Askerler bağrışıyordu: "Sedye! Sedye getirin!"
"Çabuk, kan kaybediyor!"
"Su, birisi su getirsin!"
Avlu bir anda kargaşaya dönüşmüştü.
Nicolas ilk kez savaşın gerçek yüzünü görüyordu.
Dün gece on iki kişiydiler, diye geçirdi içinden. Şimdi beş. Yedisi nerede? Cevabı biliyordu. Kalbinin derin bir yerinde biliyordu.
Kan. Her yerde kan. Taşların üzerinde, atların ayaklarında, askerlerin ellerinde, zırhlarında. Kan öyle bir kokuyordu ki — sıcak, metalik, biraz da tatlımsı. Kanın kokusu, Nicolas’ın burnunu doldurdu, boğazına kadar yükseldi.
Bir askerin kolundaki yara o kadar derindi ki, beyaz kemiği görünüyordu — üzerinde ince bir kan tabakası, ışıkta parlıyordu. Bir başkasının karnından sarkan bir şeyler vardı — bağırsak olmalıydı, Nicolas daha önce hiç görmemişti ama tahmin ediyordu. Mavimsi gri, kaygan, sarkıyor, yere değiyordu. Asker çığlık atmıyordu bile. Sadece inliyordu, sessizce, gözleri tavanda.
Bu kadar kanı daha önce hiç görmemiştim. Elleri boş yere havayı kavradı. Ne yapacağını bilmiyordu.
Roderick yaralıların yanına koştu. Zırhının altından ter damlıyordu. Sesi soğuktu, komutandı, panik yoktu. "Kaç kişi?"
Keşif komutanı atından indi. Yüzü kan içindeydi, sol kolu göğsüne bağlanmıştı — kirli bir bezle sargı yapılmış, bez koyu kırmızıya dönmüştü. Nefes nefeseydi, her nefeste omuzları kalkıp iniyordu. "On iki kişiydik." Sesi kısıktı, sanki kum yutmuş gibi. "Beşimiz döndük. Orklar pusu kurmuş." Bir an durdu, başını eğdi, gözlerini yere dikti. "Elli kadar ork vardı."
Nicolas’ın boğazı kurudu. Sanki bir el boğazını sıkıyordu. On iki kişiden beşi. Yedisi ölmüş.
Sonra Urek'in sesini duydu: "Buraya gel, çocuk!"
Ses öyle gür ve keskin çıktı ki Nicolas olduğu yerde sıçradı. Ayakları kendiliğinden koşmaya başladı.
Sıcak su, bezler, makas, iğne, iplik — her şey hazırdı. Urek her şeyi önceden düşünmüştü. Kazanlar kaynıyor, buhar yükseliyor, mutfağın tavanında yoğunlaşıp damlıyordu. Nicolas su ısıtıyor, bezleri getiriyor, kanı temizliyordu. Bezin üzerindeki kan, bezi ağırlaştırıyor, koyu kırmızıdan siyaha dönüyordu. Urek tek eliyle yaraları dikiyordu. İğneyi ateşte yakıyor, kızarana kadar bekletiyor, sonra kanayan etin içinden geçiriyordu.
İplik eti deliyor, iki yanından birleştiriyor, bir düğüm, bir daha. İşlem o kadar hızlıydı ki Urek’in tek eli iki el gibi çalışıyordu. Yaralı askerler çığlık atıyordu — acı öyle ki dişlerini sıkıyor, başlarını arkaya atıyor, damarları boyunlarında kabarıyordu.
"Tut şunu!" diye bağırdı Urek. "Şuraya bas! Kanı durdur!"
Nicolas elleriyle bir askerin yarasına bastırdı. Sıcak kan parmaklarının arasından fışkırıyordu, elini ıslatıyor, koluna kadar sıçrıyordu. Askerin bağırsakları dışarıdaydı — mavimsi gri, kaygan, üzerinde ince kan tabakası. Urek "Yerine koy!" diye bağırdı.
Nicolas sıcak, kaygan organları tuttu, içeri sokmaya çalıştı. Sıcaktı. O kadar sıcaktı ki. Kayganlıktan elleri kayıyordu, parmakları tutunamıyordu. Kan her yerdeydi — masada, zeminde, önlüğünde, yüzünde.
Bu bir insanın içi, diye düşündü. Ben bunu tutuyorum. Bu normal mi? Sanki aklı başka bir yere gitmiş, bedeni otomatik olarak çalışıyordu.
Midesi kalktı. Kusacaktı. Boğazına bir şey geldi, acı ve ekşi.
Urek sertçe, "Kusarsan, temizlersin," dedi. Sesinde acıma yoktu. "Tut kendini."
Dudaklarını sıktı. Kusmadı. Ama içinde bir şeyler sarsılıyordu. Sarsıntı göğsünden karnına, oradan ellerine yayılıyordu. Elleri titriyordu. Ama bastırmaya devam etti.
Bacağı olmayan asker çok kan kaybetmişti. Rengi solmuş, grimsi bir tona dönüşmüştü. Yüzü balmumu gibiydi — ne canlı ne ölü, arada bir şey. Dudakları maviye çalıyordu. Gözleri cam gibiydi — açık, ama içinde hiçbir şey yoktu. Sadece bir boşluk. Nefesi hırıltılıydı, her nefeste göğsü zorlanıyor, bir şeyler gıcırdıyordu.
Urek başını salladı. "Kurtaramayız." Sesinde pişmanlık yoktu. Sadece bir gerçekti bu.
Askerin dudakları kıpırdadı. Zorla kafasını keşif birliğinin komutanına çevirdi ve son bir çabayla — sanki bütün bedeni o birkaç kelime için toplanmıştı. "Komutan... aileme... söyleyin..."
Kelimeyi tamamlayamadı. Dudakları havada kaldı, açık. Gözleri sabit kaldı. Açık. Nicolas o gözlerin içine bakıyordu. Hiçbir şey yoktu içlerinde. Boşluk. Sönmüş bir ateş. Eskiden orada bir ışık vardı, şimdi kül bile kalmamıştı. Ölüm.
İlk kez bir insanın gözlerinin önünde öldüğünü görüyordu.
Bir insan öldü, diye düşündü. Gözlerimin önünde. Ben de durup izledim. Hiçbir şey yapamadım.
Elleri hâlâ kan içindeydi. Yıkamadı.
Gölgeler uzadı, gün tükeniyordu. Güneş batıyor, surların taşlarını koyu kırmızıya boyuyor, sonra griye, sonra simsiyaha dönüştürüyordu. Gece olmuştu. Yaralıların çoğu kışlaya taşınmış, kalanlar da orada yatıyordu. Kışlanın kapısından içeri morfin kokusu, iyot kokusu, ter kokusu geliyordu. Mutfakta sadece Nicolas ve Urek kalmıştı. Fırınlarda korlar hâlâ yanıyor, kırmızı ışıklarıyla duvarlara gölgeler vuruyordu.
Urek çorba karıştırıyordu — kaşığı ağır ağır döndürüyor, kazanın dibini sıyırıyordu. Nicolas masada oturmuş, ellerine bakıyordu. Elleri hâlâ kırmızıydı, yıkamaktan nasır tutmuş, parmak uçları soyulmuştu.
Urek, "İlk mi yanında biri öldü?" diye sordu.
Nicolas başını salladı. Başı ağırdı, sanki taşıyormuş gibi.
Urek bir an durdu, kaşığı bıraktı. Kazanın kenarına dayadı. Sonra devam etti: "Bin tanesini görünce alışıyorsun. Korkunç olan da bu zaten — alışmak." Sesi acı değildi, yorgundu. Sadece bir gerçekti bu.
Nicolas başını kaldırdı. "Nasıl dayanıyorsunuz?"
Urek sol kolunun boşluğunu işaret etti. Ceketin kolu boşta sallanıyor, her hareketinde hafifçe çarpıyordu. "Kaybedecek bir şeyin kalmasın. O zaman dayanması kolaylaşıyor." Boş kola baktı. "Kolumu kaybettiğim gün bir şey daha kaybettim. Korkma yeteneğimi."
Yaralılara yemek taşıdı. Tabağı iki elinde dengeliyor, adımını dikkatli atıyordu. Kışlada beş yaralı yatıyordu. Üçü uyuyordu, ilaçların etkisiyle — ağızları yarı açık, solukları düzenli. Biri bağırarak uyanmış, hemşirenin kolunu yakalamış, "Neredeler? Neredeler?" diye sayıklıyordu. Çoğu uyuyordu, ilaçların etkisiyle.
Ama biri — genç bir er, on yaşlarında, Nicolas’tan belki bir yaş büyük — gözleri açık, tavana bakıyordu. Gözleri kocaman açıktı, nefesi hızlıydı. Yüzü solgundu, dudakları çatlamıştı. Ses yanık, boğuktu.
"Orklar dev gibi," dedi. Sesi fısıltıyı geçmiyor, ama yine de duyuluyordu. "Biri bana balta salladı, kaçabildim." Duraksadı. Gözleri bir an kısıldı, sanki anıyı geri getirmeye çalışıyordu. "Ama Mehmet kaçamadı."
Nicolas tabağı bıraktı. Tabağın kenarı yatağın demirine çarptı, tık diye bir ses. "Mehmet kim?"
"Arkadaşımdı." Erin gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece doldu, ışıkta parladı, sonra kurudu. "Kafasını ikiye ayırdılar."
Kafasını ikiye ayırdılar. Sözler Nicolas’ın beynine kazındı. Sanki bir bıçak kemiğine kadar işlemişti. Öylece söylemişti. Sadece bir cümle. Arkadaşını kaybetmiş. Arkadaşını. Mehmet hep gülermiş.
Benim kaybedecek kimsem yok, diye düşündü. Ama yine de... Yine de tarif edemediği bir şey vardı. Sanki bir yabancının acısı bile içini sızlatıyordu.
Nicolas tabağı bıraktı, geri döndü. Yürürken yaralı erin sesini duydu: "Mehmet hep gülerdi. Savaştan önce gülüyordu. Sonra..."
Geri kalanını duymadı. Adımları hızlandı, taşlarda yankılandı.
Akşam geç saatte, mutfak boşaldıktan sonra, Nicolas duvardaki kılıcı fark etti. Paslı, çentikli, sapı deri kaplı. Bir kancada asılı duruyordu, kılıcın ucu yere bir karış kala sallanıyordu. Daha önce görmemişti — ya da fark etmemişti. Ama şimdi gözüne takıldı. Metal üzerindeki pas, kahverengi ve turuncu, adalar gibi dağılmıştı. Çentikler — derin, düzensiz oyuklar — bir zamanlar başka bir metale çarptığını, belki de bir kemiğe.
"Bu ne?" diye sordu.
Urek başını kaldırdı. Eski kılıca baktı, gözlerinde bir şey belirdi. Hatıra mı, acı mı, bilinmez. Bir an durdu, kaşığı bıraktı. "Benim eski kılıcım. Artık kullanamıyorum — tek elle kılıç olmaz."
Nicolas kalktı, kılıca uzandı. Eli soğuk metale değdi — öyle soğuktu ki parmaklarının ucunu yaktı. Metal, geceyi üzerine almıştı. Ağırdı. Parmaklarını çentiklerin üzerinde gezdirdi: derin, pürüzlü, tırnaklarını takılıyordu. Sapın derisi yıpranmış, bazı yerlerde sökülmüş, altındaki tahta görünüyordu. Metalin pas kokusu burnuna geldi — keskin, ekşi, biraz da kan kokusunu andırıyordu. Bu kılıçla birini öldürmüş müydü? diye düşündü. Kaç kişiyi öldürmüştü ya da kaç ork’u?
"Nasıl kullanılıyor?" diye sordu.
Urek'in gözleri kısıldı. "Önce ellerini kesmeden soğan doğramayı öğren." Sesi sertti ama kızgın değildi. Bir öğüt gibiydi, bir tehdit değil. "Kılıç işi sonra."
Nicolas elini çekti.
Gece yarısıydı. Nicolas uyuyamıyordu. Samanlar sırtına batıyor, battaniye ter kokuyordu. Rüzgâr surların üzerinde ıslıyor, taşlara çarpıp dağılıyor, ince bir uğultu bırakıyordu. Uzaklardan yine ulumalar — bu sefer daha yakın. Daha net. Hayvan sesi değildi, insan da değildi. İkisi arasında bir şeydi. Alçak, gırtlaktan gelen bir ses, yerin altından yükseliyormuş gibi.
Ölen askerin cam gibi gözleri. Kırılan kemiğin sesi — çıt. Kana bulanmış elleri. Bağırsakların sıcak, kaygan dokusu. Parmaklarının arasındaki o sıcaklık, hâlâ oradaymış gibi hissettiriyordu. Midesi kasıldı. Ayağa kalktı.
Dışarı çıktı. Avlu boştu. Meşaleler yanıyor, ışıkları duvarlarda titreşiyor, alevler rüzgârla yalpalıyordu. Gölgeler dans ediyor, duvarda bir anda uzayıp bir anda kısalıyordu. Surların tepesinde nöbetçilerin siluetleri vardı — hareketsiz, karanlık, heykel gibi. Uzakta, ormanın karanlığı. Ve içinde gözler — ateş böceği gibi parlayan. Yeşil. Işıldayan. Belki de hayal görüyordu.
Surların dibine oturdu. Başını duvara yasladı. Taş soğuktu, nemliydi, sırtına işliyordu. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar vardı. Bulutlar yoktu. Ama yine de karanlıktı. Yıldızlar bile yetmiyordu aydınlatmaya.
Arkasından adım sesleri geldi. Ağır, emin adımlar. Çizmelerin taşa vuruşu — tok, ritmik. Dönmedi. Biliyordu kim olduğunu. Kokusundan bile tanırdı artık: deri, metal, ter.
Roderick yanına oturdu. Yere çömeldi, sırtını duvara yasladı. Kılıcının kabzası omzunun üzerinden görünüyor, ay ışığında parlıyordu. Uzun süre sessizlik. Öyle bir sessizlikti ki Nicolas surların içindeki taşların nefes aldığını sandı.
"Uyumuyor musun?" diye sordu Roderick.
"Uyuyamıyorum." Nicolas’ın sesi kısıktı, boğuktu. Sanki bütün gün bağırmış gibi.
"Bugün ölen asker." Roderick bir an durdu, başını eğdi, gözlerini yere dikti. "Adı Selim'di. Yirmi iki yaşındaydı. Üç aylık evliydi. Karısı hamileydi."
Nicolas’ın boğazı düğümlendi. Kelimeler boğazında takıldı kaldı. "Ne diyeceğim şimdi onlara?" dedi. Sonra fark etti: Ne diyeceğim şimdi onlara? Soruyu Roderick’e sormuştu, ama aslında kendine soruyordu. Ya da ölüme. Ya da hiçbir şeye.
Roderick başını salladı. "Hiçbir şey." Sesi soğuktu ama acımasız değildi. Yorgundu. Gözlerinin altındaki mor halkalar, ateş ışığında daha da derin görünüyordu. "Savaş böyle bir şey. En kötüsü de bu — söylenecek hiçbir şey yok."
Sessizlik. Uzaklardan bir uluma daha. Daha yakın. O kadar yakın ki Nicolas irkildi. Sanki surların hemen dibindeydi.
Roderick kalktı. Dizlerindeki tozu silkti. Gitmeden önce durdu, başını hafifçe çevirdi. "Mutfakta çalışmaya devam et. Ama bir gün kılıç tutmak zorunda kalabilirsin." Sesi alçaldı, neredeyse fısıltı. "Hazırlıklı ol."
Adımları uzaklaştı, taşlarda kayboldu. Önce duyuldu, sonra sessizliğe karıştı.
Nicolas yerde oturuyordu. Meşale ışığında gölgesi uzuyordu — duvarda, taşlarda, kendi ayaklarının dibinde. O gölgeye baktı. Uzun, ince, karanlık. Gölgenin elleri, onun ellerinden daha büyük görünüyordu. Gölgenin duruşu, bir yetişkinin duruşuydu.
Hazırlıklı olmak ne demek? diye düşündü. Kılıç tutmak mı? Birini öldürmek mi?
Parmakları belindeki kumaşa gitti. Şimşek çakmış bulut, koyu mavi kumaşın üzerinde öylece duruyordu. Annem ne derdi? diye düşündü. Bunu görse ne derdi?
Ayağa kalktı. Depoya döndü. Samanlara uzandı. Battaniyeyi üzerine çekti. Gözlerini kapattı. Uykunun kıyısında, son kez, uzaklardan gelen ulumayı duydu. Ama bu sefer daha uzaktı. Belki de sadece öyle hissetmek istiyordu.
Parmakları kumaşın üzerindeydi. Şimşek çakmış bulut. Hâlâ parlıyordu. Tıpkı annesinin ona son kez baktığı gün, ocağın ateşinde parladığı gibi.
***
DÜZENLENDİ.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı