ARC 1 KANLI SUR
--------------------------
Uzaklardan gelen uluma, geceyi ikiye kesen bir bıçak gibiydi.
Nicolas şafakta uyandı. Ama alışkanlıktan değil — gürültüden uyandı. Surların üzerinde nöbetçiler bağrışıyor, sesleri avluda yankılanıyordu. Bir şey olmuştu. Çığlıklar değildi bu, ama panik vardı içinde.
Dışarı fırladı.
Avluda askerler koşuşuyordu. Zırhlarını giymemiş olanlar bile ellerinde kılıçlarla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Yüzbaşı Roderick, kışlanın önünde bir gruba emir veriyordu. Sesi her zamankinden keskin, her zamankinden soğuktu.
"Güney kapısını takviye edin! Okçular surlara! Koşun!"
Nicolas yanından geçen bir askerin koluna yapıştı. "Ne oldu?" diye sordu.
Asker, yüzü gergin, durdu. Gözleri Nicolas'e takıldı, sanki ona bir şey söylemek istiyor gibiydi. Sonra dudaklarını araladı. "Keşif birliği geri dönmedi." Sesi titriyordu. "Ya kayboldular ya da..."
Cümlesini tamamlamadı. Kolunu çekti, koşarak uzaklaştı.
Keşif birliği, diye düşündü Nicolas. Dün gece ormanın içindeki ışıklar... Onlar mıydı?
Mutfak koğuşuna girdiğinde Urek her zamankinden daha sertti. Kazanlar kaynıyor, su ısınıyordu. Tek eliyle büyük bir bıçağı biliyordu — bileme taşına vurdukça metalin tiz sesi odada yankılanıyordu.
"Boş durma, çocuk!" diye bağırdı Urek arkasını dönmeden. "Çorbaları kaynat, etleri hazırla. Yaralı gelirse su ısıtacağız."
Nicolas'ın midesi kasıldı. "Yaralı mı?"
Urek döndü. Mavi gözleri, buğulu mutfak havasında daha da keskin görünüyordu. "Savaşta yaralı olmaz mı?" Sesi alaycı değildi, yorgundu. "Yap görevini."
Bu sefer soğan doğramıyordu. Et kesiyordu.
Büyük bir bıçaktı bu. Sapı deri kaplı, metal kısmı parlak. Urek'in önüne büyük, kanlı bir et parçası koydu — bir hayvanın butu olmalıydı. "Kes," dedi.
Nicolas bıçağı tuttu. Kolu hâlâ titriyordu, ama dünden daha azdı. Deriyi kesti. Kırmızı et, beyaz yağ tabakaları. Bıçağı sapladı, kemiğe kadar indirdi. Kemiği kesti. Elleri kana bulanıyordu.
Kan, diye düşündü.
Güneş yükseldikçe mutfak iyice ısındı. Sonra, öğleye doğru kale kapısı açıldığında Nicolas mutfağın önünde odun taşıyordu. Kapının gıcırtısını duydu. Döndü.
Beş asker atlarıyla giriyordu. Ama düzensizdi — biri eyerinde eğilmiş, boynundan kan sızıyordu. İkincisi neredeyse düşüyordu, arkadaki bir asker onu tutuyordu. Üçüncüsü ise sedyedeydi. Bacağının alt kısmı yoktu. Kesik yerinden kemik görünüyordu, etler sarkıyordu.
Atlar kişniyor, yaralılar inliyor, askerler bağrışıyordu. Avlu bir anda kargaşaya dönmüştü.
Nicolas ilk kez savaşın gerçek yüzünü görüyordu.
Dün gece on iki kişiydiler, diye geçirdi içinden. Şimdi beş. Yedisi nerede?
Kan. Her yerde kan. Bir askerin kolundaki yara o kadar derindi ki, beyaz kemiği görünüyordu. Bir başkasının karnından sarkan bir şeyler vardı — bağırsak olmalıydı, Nicolas daha önce hiç görmemişti ama tahmin ediyordu. Bu kadar kanı daha önce hiç görmemiştim.
Roderick yaralıların yanına koştu. Sesi soğuktu, komutandı, panik yoktu. "Kaç kişi?"
Keşif komutanı atından indi. Yüzü kan içindeydi, sol kolu göğsüne bağlanmıştı. Nefes nefeseydi. "On iki kişiydik." Sesi kısıktı. "Beşimiz döndük. Orklar pusu kurmuş." Bir an durdu. "Elli kadar vardı."
Nicolas'ın boğazı kurudu. On iki kişiden beşi. Yedisi ölmüş.
Sonra Urek'in sesini duydu: "Buraya gel, çocuk!"
Sıcak su, bezler, makas, iğne, iplik — her şey hazırdı. Nicolas su ısıtıyor, bezleri getiriyor, kanı temizliyordu. Urek tek eliyle yaraları dikiyordu. İğneyi ateşte yakıyor, kanayan etin içinden geçiriyordu. Yaralı askerler çığlık atıyordu.
"Tut şunu!" diye bağırdı Urek. "Şuraya bas! Kanı durdur!"
Nicolas elleriyle bir askerin yarasına bastırdı. Sıcak kan parmaklarının arasından fışkırıyordu. Askerin bağırsakları dışarıdaydı. Urek "Yerine koy!" diye bağırdı. Nicolas sıcak, kaygan organları tuttu, içeri sokmaya çalıştı. Elleri kayıyordu, kan her yerdi.
Bu bir insanın içi, diye düşündü. Ben bunu tutuyorum. Bu normal mi?
Midesi kalktı. Kusacaktı.
Urek sertçe, "Kusarsan, temizlersin," dedi. "Tut kendini."
Dudaklarını sıktı. Kusmadı. Ama içinde bir şeyler sarsılıyordu.
Bacağı olmayan asker çok kan kaybetmişti. Rengi solmuş, grimsi bir tona dönüşmüştü. Gözleri cam gibiydi. Nefesi hırıltılıydı.
Urek başını salladı. "Kurtaramayız."
Askerın dudakları kıpırdadı. Zorla, son bir çabayla: "Komutan... aileme... söyleyin..."
Kelimeyi tamamlayamadı. Gözleri sabit kaldı. Açık. Nicolas o gözlerin içine bakıyordu. Hiçbir şey yoktu içlerinde. Boşluk. Sönmüş bir ateş. Ölüm.
İlk kez bir insanın gözlerinin önünde öldüğünü görüyordu.
İçinde bir şey kırıldı. Ağlamadı. Ağlayamadı. Sadece durdu, ellerindeki kana bakıyordu. Kan parmak aralarından damlıyordu. İçinde bir şey... değişmişti.
Bir insan öldü, diye düşündü. Gözlerimin önünde. Ben de durup izledim. Hiçbir şey yapamadım.
Gölgeler uzadı, gün tükeniyordu. Gece olmuştu. Yaralıların çoğu kışlaya taşınmış, kalanlar da orada yatıyordu. Mutfakta sadece Nicolas ve Urek kalmıştı. Urek çorba karıştırıyordu. Nicolas masada oturmuş, ellerine bakıyordu.
Urek, "İlk ölüm mü?" diye sordu.
Nicolas başını salladı.
Urek bir an durdu, sonra devam etti: "Bin tanesini görünce alışıyorsun. Korkunç olan da bu zaten — alışmak."
Nicolas başını kaldırdı. "Nasıl dayanıyorsunuz?"
Urek sol kolunun boşluğunu işaret etti. "Kaybedecek bir şeyin kalmasın. O zaman dayanması kolaylaşıyor." Sesi acı değildi, yorgundu. Sadece bir gerçekti bu.
Nicolas bir şey demedi. Kaybedecek bir şeyim var mı? diye düşündü. Bir kumaş parçası. O kadar.
Yaralılara yemek taşıdı. Kışlada beş yaralı yatıyordu. Çoğu uyuyordu, ilaçların etkisiyle. Ama biri — genç bir er, on yaşlarında, Nicolas'ten belki bir yaş büyük — gözleri açık, tavana bakıyordu. Ses yanık, boğuktu.
"Orklar dev gibi," dedi. "Biri bana balta salladı, kaçabildim." Duraksadı. "Ama Mehmet kaçamadı."
Nicolas tabağı bıraktı. "Mehmet kim?"
"Arkadaşımdı." Er'in gözleri doldu ama ağlamadı. "Kafasını ikiye ayırdılar."
Kafasını ikiye ayırdılar. Sözler Nicolas'in beynine kazındı. Öylece söylemişti. Sadece bir cümle. Arkadaşını kaybetmiş. Arkadaşını. Mehmet hep gülermiş.
Benim kaybedecek kimsem yok, diye düşündü. Ama yine de... Yine de tarif edemiyorum.
Nicolas tabağı bıraktı, geri döndü. Yürürken yaralı erin sesini duydu: "Mehmet hep gülerdi. Savaştan önce gülüyordu. Sonra..."
Geri kalanını duymadı.
Akşam geç saatte, mutfak boşaldıktan sonra, Nicolas duvardaki kılıcı fark etti. Paslı, çentikli, sapı deri kaplı. Bir kancada asılı duruyordu. Daha önce görmemişti — ya da fark etmemişti.
"Bu ne?" diye sordu.
Urek başını kaldırdı. Eski kılıca baktı, gözlerinde bir şey belirdi. Hatıra mı, acı mı, bilinmez. "Benim eski kılıcım. Artık kullanamıyorum — tek elle kılıç olmaz."
Nicolas kalktı, kılıca uzandı. Eli soğuk metale değdi — öyle soğuktu ki parmaklarının ucunu yaktı. Ağırdı. Parmaklarını çentiklerin üzerinde gezdirdi: derin, düzensiz oyuklar. Sapın derisi yıpranmış, bazı yerlerde sökülmüştü. Metalin pas kokusu burnuna geldi. Bu kılıç birini öldürmüş mü? diye düşündü. Kaç kişiyi?
"Nasıl kullanılıyor?" diye sordu.
Urek'in gözleri kısıldı. "Önce ellerini kesmeden soğan doğramayı öğren." Sesi sertti ama kızgın değildi. "Kılıç işi sonra."
Nicolas elini çekti. Sonra, diye düşündü. Ne zaman?
Gece yarısıydı. Nicolas uyuyamıyordu. Rüzgâr surların üzerinde ıslıyor, taşlara çarpıp dağılıyordu. Uzaklardan yine ulumalar — bu sefer daha yakın. Daha net. Hayvan sesi değildi, insan da değildi. İkisi arasında bir şeydi.
Ölen askerin cam gibi gözleri. Kırılan kemiğin sesi. Kana bulanmış elleri. Bağırsakların sıcak, kaygan dokusu. Midesi kasıldı. Ayağa kalktı.
Dışarı çıktı. Avlu boştu. Meşaleler yanıyor, ışıkları duvarlarda titreşiyordu. Surların tepesinde nöbetçilerin siluetleri vardı. Uzakta, ormanın karanlığı. Ve içinde gözler — ateş böceği gibi parlayan.
Surların dibine oturdu. Başını duvara yasladı. Taş soğuktu, nemliydi. Gökyüzüne baktı. Yıldızlar vardı. Bulutlar yoktu. Ama yine de karanlıktı.
Arkasından adım sesleri geldi. Ağır, emin adımlar. Dönmedi. Biliyordu kim olduğunu.
Roderick yanına oturdu. Yere çömeldi, sırtını duvara yasladı. Uzun süre sessizlik.
"Uyumuyor musun?" diye sordu Roderick.
"Uyuyamıyorum." Nicolas'in sesi kısıktı, boğuktu.
"Bugün ölen asker." Roderick bir an durdu. "Adı Selim'di. Yirmi iki yaşındaydı. Üç aylık evliydi. Karısı hamileydi."
Nicolas'ın boğazı düğümlendi. "Ne diyeceğim şimdi onlara?"
Roderick başını salladı. "Hiçbir şey." Sesi soğuktu ama acımasız değildi. Yorgundu. "Savaş böyle bir şey. En kötüsü de bu — söylenecek hiçbir şey yok."
Sessizlik. Uzaklardan bir uluma daha. Daha yakın.
Roderick kalktı. Tozunu silkti. Gitmeden önce durdu, başını hafifçe çevirdi. "Mutfakta çalışmaya devam et. Ama bir gün kılıç tutmak zorunda kalabilirsin. Hazırlıklı ol."
Adımları uzaklaştı, taşlarda kayboldu.
Nicolas yerde oturuyordu. Meşale ışığında gölgesi uzuyordu — duvarda, taşlarda, kendi ayaklarının dibinde. O gölgeye baktı. Uzun, ince, karanlık.
Hazırlıklı olmak ne demek? diye düşündü. Kılıç tutmak mı? Birini öldürmek mi?
Ve hissetti: O gölge bir çocuğa ait değildi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı