Uluma, surların taşlarını titreten bir uğultuya dönüştü.
Sabah olduğunda kale kapısı gıcırrr diye inleyerek açıldı. Atlı bir müjdeci girdi içeri. Atı kişnedi – tiz, uzun bir iiiih sesi avluda yankılandı. Üzerinde krallığın arması işli pelerin — aslan ve kılıç — koyu kırmızıydı. Rüzgâr pelerini palta diye çırptı. Atının nal sesleri taşlarda tak tak tak diye gümbürdüyor, avluda yankılanıyordu.
Müjdeci atından indi. Yüksek sesle, herkesin duyacağı şekilde bağırdı:
"Krallıktan haber var! Kral'ın emri: Sınır kaleleri takviye edilecek, her kale en az iki yüz er daha alınacak. Ayrıca, Yasak Kıta'dan gelen büyük bir ork dalgası bekleniyor. Tüm birlikler savaşa hazırlansın!"
Sesi avluda yankılandı, surların taşlarına çarpıp dağıldı.
Roderick müjdecinin karşısına dikildi. Yüzü asıktı, gözleri kısılmıştı – öyle bir bakıştı ki sanki karşısındaki adamı delmek istiyordu. Dişlerini sıktı, çenesi kasıldı. "İki yüz eri ben nereden bulacağım!?" Sesi öfkeyle çatallandı. "Mevcut erleri saydım, yüz altmış kişi anca var! Kırk er gökten zembillemi inecek!"
Müjdeci eğilmedi, sesini yükseltmedi. Sadece komutayı tekrarlar gibi söyledi: "Komutanım, bunlar sizin sorununuz. Kral'ın emri bu."
Roderick'in çenesi kasıldı. "Peki ya Binbaşı Tolga? Takviye birlikler ne zaman geliyor?"
Müjdeci başını hafifçe eğdi. "Üç gün içinde. Binbaşı Tolga'nın mangası da geliyor."
Nicolas mutfağın önünde odun taşıyordu. Eliyle bıçağı sıkıyor, tahtaları yarıyordu. Müjdecinin sesini duydu. Büyük bir ork dalgası... Bir an durdu, bıçak havada kaldı. Dışarıdan gelen o soğuk, resmî ses bir ölüm ilanı okuyor gibiydi. İçini ürpertti.
Ersoy yanına geldi. Sesi titrek, gözleri büyümüştü. "Duyuyor musun? Büyük dalga geliyor diyor."
Nicolas bıçağı bırakmadı. "Duyuyorum." Büyük dalganın ne olduğunu bilmiyordu.
Ersoy'un sesi fısıltıya dönüştü. "Geçen büyük dalgada on bin asker ölmüştü."
Nicolas'ın nefesi kesildi, elindeki bıçağı şaşkınlıkla düşürdü. Bıçak yere çarpıp çınladı, ses taşlarda yankılandı.
On bin. Sayıyı kafasında canlandırmaya çalıştı. Kalede iki yüz asker bile yoktu. Hadi varsay iki yüz asker olsun, on bin asker... elli kale demekti. Elli tane Kanlı Sur. Aklına ölen askerlerin cam gibi gözleri geldi. Elli tane Selim. Elli tane Mehmet... "Belki ben de," diye mırıldandı. Ersoy duymadı.
Mutfakta Urek çorba pişiriyordu. Tek eliyle kazanı karıştırıyor, tahta kaşığı döndürüyordu. Kazanın fokurtusu, ateşin çıtırtısı, duvardaki bıçakların birbirine vurduğu ince tıkırtı — mutfak her zamanki gibi canlıydı. Ama havada yeni bir şey vardı. Gerginlik. Urek sanki bir şey dinliyor gibiydi.
Nicolas içeri girdiğinde başını kaldırdı. Oğlanın yüzündeki ifadeyi gördü. İç çekti. Kaşığı bıraktı, bir tas çorba doldurup Nicolas'ın önüne koydu. "Ye. Boş mideyle imparatorluk öğrenilmez."
Nicolas bir yudum aldı. Sıcak, kekik kokulu, tuzlu.
"Şimdi dinle, çocuk." Urek'in sesi sertti ama yorgundu. "Dün anlattıklarımı hatırlıyorsun. Krallık, klanlar, rütbeler… Hepsini biliyorsun artık."
Nicolas başını salladı.
Urek kaşığı bıraktı, ellerini önlüğüne sildi. Doğrudan Nicolas'ın gözlerine baktı. "Peki Qi hissetmek ister misin?"
Nicolas'ın gözleri büyüdü. "Nasıl?"
Urek bir an durdu. Eliyle kendi karnını, göbek deliğinin hemen altını işaret etti. "Buraya dantian derler. Vücudun enerji merkezi. Qi dediğimiz şey, işte orada doğar."
Eliyle havada bir daire çizdi. "Bir tohum gibi düşün. Küçücük, karanlıkta bekleyen. Ama sulanırsa, ışık görürse büyür. Nefesin su gibidir. Dantian'ına nefesini gönderdiğinde, o tohuma can verirsin."
Nicolas kendi karnına baktı.
Urek devam etti. "Derin nefes al. Karnının şiştiğini hisset. Sonra yavaşça ver. Her nefes alışında, havayı göbek deliğinin altına doğru ittiğini hayal et. Orada bir sıcaklık, bir dolgunluk hissedersen — işte o Qi'dir."
Parmaklarıyla kendi karnında bir nokta gösterdi. "Başlangıçta bir karıncalanma gibi gelir. Sonra bir sıcaklık. Sonra bir ışıma. Damla damla birikir. Her gün, her nefes. Zamanla bir damla gibi hissettirmez, bir göl olur. Sonra bir deniz."
Nicolas'ın elleri titriyordu. "Ben hissedebilir miyim?"
Urek'in dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Herkes hisseder. Ama herkes dinlemez." Kaşığı tekrar eline aldı. "İçindeki sese kulak ver. Vücudun sana bir şey fısıldıyor. Onu duyan kazanır."
Nicolas bir şey demedi. Ama içinden geçirdi: Hissetmek istiyorum. Güçlü olmak istiyorum. Artık satılmak istemiyorum.
Nicolas elinde ekmek tepsisiyle surlara çıkarken Roderick ile karşılaştı. Komutan bir gruba emir veriyordu. Onu görünce başını hafifçe salladı. "Yemekleri götür, sonra mutfağa dön. Dışarıda fazla durma."
Nicolas başını salladı. Roderick'in sesinde endişe mi vardı, yoksa sadece yorgunluk muydu? Geri dönerken üç günü saydı. Birinci gün bitiyor. İki kaldı.
Gece oldu. Nicolas uyuyamıyordu. Gözleri tavanda, kulakları dışarıdaki sessizlikte. Ama sessizlik değildi; rüzgâr surların üzerinde vınn diye ıslıyor, taşlara çarpıp dağılıyordu. Uzaklardan bir baykuş sesi geldi – gu gu gu – sonra ansızın kesildi. Samanların altında bir fare hışırdadı, cızz diye ince bir ses. Ve ulumalar – daha yakın, daha net. Sanki ormanın içindeki gözler surlara dayanmış, nefesini dinliyordu.
Birinci günü bitirdik, diye düşündü. İki gün kaldı. Üçüncü günün sonunda takviye gelecek. Ya orklar önce gelirse? On bin ölü. Üç gün içinde kaç kişi daha ölecek?
Urek'in sözleri aklındaydı: Göbek deliğinin altında... dantian... nefesini oraya yönlendir... içindeki sesi duy...
Ellerini karnına koydu. Gözlerini kapattı.
Derin nefes aldı. Karnının şiştiğini hissetti. Nefesi tuttu – bir, iki, üç – sonra yavaşça verdi. Her verişte, içindeki havayı göbek deliğinin altına doğru ittiğini hayal etti.
Bir kez daha. Bir kez daha.
Başlangıçta hiçbir şey olmadı. Sadece nefes. Sadece karanlık. Sadece samanın sırtına batışı.
Olmayacak, diye düşündü. Ben sadece bir mutfak eriyim. Qi'siz, güçsüz, satılık bir mal.
Ama pes etmedi. Nefesini tekrar odakladı. Parmaklarını karnının üzerinde hafifçe bastırdı. Bir nokta – göbek deliğinin iki parmak altı. Orayı buldu. Nefesini oraya gönderdi.
Bu sefer farklıydı.
Önce bir karıncalanma geldi. Sanki orada, derinde, yıllardır uyuyan bir şey uyanıyordu. Karıncalanma yayıldı, genişledi, göbeğinin çevresinde bir halka oluşturdu.
Sonra bir sıcaklık. Önce hafif, bir insan nefesi gibi. Sonra artan, içini ısıtan, yukarı göğsüne, aşağı kasıklarına doğru yayılan bir sıcaklık. Sanki orada küçük bir ateş yakılmıştı.
Sonra bir ışıma. Loş, titreşen, turuncuya çalan bir ışıma. Gözleri kapalı olduğu halde gördüğü bir ışıktı bu. Karnının derinliklerinde, dantian'ında, küçük bir yıldız parlıyordu.
Kalbi güm güm güm diye atıyordu. Nefesi değişmişti, daha derin, daha ağır. Sanki vücudu bir şeyi hatırlıyor, uyanmaya çalışıyordu. Titreşen bir şey. Küçük, ama canlı. Küçük, ama sönmeyen.
Bu mu? diye düşündü. Bu mu işte?
Gözlerini açtı.
Sıcaklık gitmişti. Işıma sönmüştü. Karıncalanma durmuştu.
Ama hissettiğinden emindi.
Elleri hâlâ karnında, ilk kez kendinde bir şeyin uyandığını hissetti — küçük, sıcak, titreşen, canlı bir şey. Bir tohum. Onun tohumu. Onun Qi'si.
Parmakları istemsizce belindeki kumaşa gitti. Şimşek çakmış bulut. Koyu mavi ipek. Annesinin işlediği arma.
Annem, ben bir şey hissettim, diye geçirdi içinden. Küçük bir şey. Belki bir başlangıç.
Dışarıdan bir uluma daha geldi. Ama bu sefer Nicolas korkmadı. Elleri hâlâ karnında, nefesi düzenli, gözleri karanlıkta parlıyordu.
Belki de ben de bir gün...
Cümlesini tamamlamadı. Tamamlamaya gerek yoktu. His yeterdi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı