Gökyüzü, üç gündür dinmeyen yağmurun ardından hâlâ kurşuniydi. Bulutlar o kadar alçalmıştı ki insan parmak uçlarını uzatsa onlara dokunacakmış gibi hissederdi. Aşağıdaysa, krallığın güney ucundaki köle pazarının zemini, çamurla kanın birbirine karıştığı bir bataklığa dönmüştü.
Kafesler, dört tarafı çevreleyen ahşap parmaklıklardan ibaretti. Her birinin içinde çocuklar vardı. Çıplak ayaklı, üzerlerinde sadece kirli bez parçaları olan, kemikleri sayılan çocuklar. Boyunlarındaki demir zincirler, bileklerindeki paslı prangalar her hareketlerinde takırdıyor, o takırtı yağmurun hışırtısına karışıp boğuk bir ağıda dönüşüyordu. Kimi ağlıyor, kimi boş gözlerle havaya bakıyor, kimi ise hiçbir şey hissetmiyordu artık.
Pazarcılar yüksek sesle fiyat söylüyor; alıcılar ise dişlere bakıyor, kasları yokluyor, bir atı tartar gibi çocukları avuçluyordu.
Nicolas, kafesin en arka köşesinde çömelmişti. On yaşındaydı ama boyu yaşıtlarından en az bir baş daha kısaydı. Sıskaydı; kaburgaları, üzerindeki büyük ve yırtık keten gömleğin altından bile belli oluyordu. Saçları, yıkanmayalı ne kadar zaman geçtiği belli olmayacak kadar kirliydi ve yüzüne dökülmüştü. Sol kaşının hemen üzerinde eski bir yara izi vardı; ne zaman aldığını hatırlamıyordu bile. Ama ağlamıyordu.
Açlıktan midesi kazınıyor, susuzluktan boğazı yanıyordu. Ağlamak işe yaramazdı. Daha önce de ağlamıştı, kimse bakmamıştı.
Nicolas, satılmadan önce Lei Klanı'nın alt koluna bağlı bir çiftlikte büyümüştü. Beş yaşından beri tavukları besler, odun taşır, ahırları temizlerdi. Yemek artıklarını yer, kış gecelerini üşüyerek geçirir, yaz günlerini güneşin altında çalışarak. Ona kimse okuma yazma öğretmemişti. Kimse ona bir şey öğretmemişti. Çünkü ona göre bir geleceği yoktu. Sadece büyüyecek, güçlenecek ve bir gün satılacaktı. İşte o gün gelmişti.
Belindeki kumaş parçasına dokundu. Kirli gömleğinin altında, tenine değen koyu mavi bir bez. Üzerinde, ipek iplikle işlenmiş bir şimşek çakmış bulut. Lei Klanı arması. Annesi, son kez ona sarıldığında bu kumaşı beline sıkıca bağlamıştı. İşte o kumaş, onun sahip olduğu tek şeydi. Onu kaybetmekten ölümden daha çok korkuyordu.
Üç yaşındaydı. Annesinin yüzünü hatırlamıyordu artık. Sadece gözlerindeki o çaresiz bakışı, parmaklarının titreyişini ve fısıltı gibi söylediği şu sözleri hatırlıyordu: “Bunu asla kaybetme.”
Sonra annesi ve babası bir ork baskınında ölmüştü.
Lei Klanı'nın kuralı basitti: Alt koldan gelen yetimler, klanın malı sayılır. Ne bir hakları vardı ne de bir gelecekleri. Büyükler onu bir kenara itmiş, omuz silkmiş, “Yeter ki beslenip büyüsün. Satacak bir malımız olsun,” demişlerdi.
Ve şimdi o mal, buradaydı. Kafeste. Çamurun içinde. Satılmayı bekliyordu.
“İşte beyler!”
Pazarcının sesi, çamurun ve zincirlerin takırtısının arasında yankılandı. Şişman bir adamdı pazarcı. Yüzü yağlı, dişlerinden biri eksik, sesi tüccar çarşısında yıllarca bağırmaktan çatallanmıştı. Kafesin parmaklıklarına vurdu, bağırdıkça çamurdaki kanlı sular sıçrıyor, Nicolas’ın yüzüne soğuk damlalar düşüyordu.
“İşte beyler, Lei Klanı'ndan! Alt kol da olsa kanı soylu! On yaşında, sağlam, kızıl hastalığını geçirmiş, bağışıklığı güçlü! Dayanıklıdır, incitmeye görsün! Kim ne verir?”
Alıcılar üç kişiydi.
Birincisi, tüccar kıyafetli, şişman bir adam. Boynunda altın zincirler, parmaklarında kocaman yüzükler. Sadece dişlere baktı, sonra Nicolas’ın bileklerini yokladı. “Kemikleri sağlam,” dedi mırıldanarak.
İkincisi madenci ustasıydı. Kaslı, sakallı, elleri nasır içinde. Kollarını Nicolas’ın omzuna koydu, bastırdı; bir hayvanın etini yoklar gibi. “Madenlerde çalıştırmak için alırım. Beş yıl dayanırsa kârdır. Zaten beş yıl sonra ölür, yerine yenisini alırım.”
Üçüncü alıcı ise diğerlerinden farklıydı.
Uzun boylu, zayıftı. Üzerinde eski ama temiz bir asker pelerini vardı. Rengi solmuştu ama yırtık değildi. Yüzünde derin yara izleri vardı; biri sol kaşını ikiye bölmüş, diğeri çenesinden kulağına kadar uzanıyordu. Yaşı kırk civarındaydı ama gözleri çok daha yaşlıydı. Arkasında iki asker duruyordu; miğferleri yağmurda parlıyor, elleri kılıçlarının kabzalarındaydı.
Tüccar ve madenci gibi dişlere bakmadı, kasları yoklamadı. Kafesin önünde çömeldi. Sadece Nicolas’ın gözlerine baktı.
Uzun süre.
Nicolas bakışlarını kaçırmadı. Açlıktan gözlerinin önü kararıyor, susuzluktan dudakları çatlıyordu. Ama bakışlarını kaçırmadı. Adamın gözleri farklıydı. Korkutucu değildi. Sadece bakıyordu.
Askerin gözlerinde bir şey değişti. Kırışıklıklarının arasında, çok kısa bir an için, belki bir tanıma, belki bir hatırlama belirdi. Sonra kayboldu.
Pazarcı, elini Nicolas’ın saçına koyup başını geriye çekti. “Dişleri sağlam, beyler! Ne diyorum, sağlam! Beş yıl rahat çalışır, altıya da gider!”
Tüccar parmağını kaldırdı. “İki yüz altın.”
Madencinin kaşları kalktı. “İki yüz elli.”
Tüccar homurdandı, parmağını yine kaldırdı. “İki yüz elli.”
Madenci kaşlarını çattı. “Aynı fiyatı mı söylüyorsun?”
Tüccar omuz silkti. “Daha fazla vermem.”
Pazarcı telaşla etrafına bakındı. “İki yüz elli oldu mu iki yüz elli! Başka teklif?”
Asker sessizdi. Ta ki pazarcı “İki yüz elliye gidelim,” diyene kadar. Sonra asker parmağını kaldırdı.
“Üç yüz altın.”
Tüccar durdu, kaşları çatıldı. “Bu fiyata değmez.” Arkasını döndü, çamurun içinde yürüyüp gitti.
Madenci de başını salladı, “Ben de,” diyerek uzaklaştı.
Pazarcı memnundu. Ama tüccar, bir adım atmışken döndü, merakla askere baktı. “Kimdir bu?”
Askerin arkasındaki erlerden biri, genç ve sivri çeneli bir delikanlı, göğsünü gere gere söyledi: “Kanlı Sur Komutanlarından Yüzbaşı Roderick.”
Tüccarın gözleri kocaman açıldı. Roderick’in nasıl bir insan olduğunu biliyordu. Krallık etrafından bile büyük zümre tarafından saygı duyulan biriydi onun gibi küçük bir tüccar onun gözüne bile bakamazdı. Yanından geçerken saygıyla başını eğdi, bir şey demeden uzaklaştı.
Nicolas duymuştu. Roderick. İsmi aklına kazıdı.
Pazarcı, kafesin kapısını araladı, içeri girdi. Çamurlu zeminde ayakları şlap şlap ses çıkardı. Zinciri çözdü, prangaları açtı. Prangaların düşüşü yere tok bir gümürtü bıraktı. Sonra cebinden bir parşömen çıkardı. Üzerinde resmî mühürler, küçük yazılar, iki tarafın da imzalayacağı boşluklar vardı.
“Köle antlaşması,” dedi pazarcı, belgeyi Roderick’e uzatırken. “Klanın mührü var üstünde. Köle olarak sattıklarına dair bir belge. Siz de imzalayın, çocuk sizin olur. Beş yıl hizmet yükümlülüğü, ücret yok, yiyecek barınak karşılığı. Beş yılın sonunda dilerseniz satabilir, dilerseniz azat edebilirsiniz. Ancak bir şey daha var buradan ayrılmadan önce köleyi size sattığıma dair vergi ödemesi yapmam lazım.”
Roderick belgeyi aldı. Bir an parşömene baktı; sanki içindeki yazıları okumuyor, kâğıdın ağırlığını tartıyordu. Sonra, hiçbir şey söylemeden, Nicolas’ın gözlerinin önünde iki eliyle tutup yırttı. Kâğıt önce ince bir cız sesi çıkardı, sonra ikiye ayrıldı. Parçalar yere düştüğünde pıt diye hafif bir ses duyuldu; çamur hemen üzerlerine sıçradı.
Nicolas’ın gözleri büyüdü. Kâğıdı yırttı? Anlamamıştı.
Pazarcının gözleri faltaşı gibi açıldı. “Komutanım, bu... bu usule aykırı...”
Roderick ona bakmadı bile. “Beş yıl içinde hayatta kalırsa, özgür bırakma vergisini ben öderim. Hatta şimdiden sana üç yüz yirmi beş altın bırakıyorum; içinde çocuğun vergisinin tamamı var.”
Pazarcı eğildi ve keyifle gülerek, “Sağ olun, var olun; komutanım,” dedi.
Roderick döndü, yırtık antlaşmanın parçalarına baktı, sonra Nicolas’a. “Köle değilsin artık,” dedi. Sesi kalındı, yara izlerinin arasından çıkıyor gibiydi. “Sana bir şans veriyorum. Ne yapacağın sana kalmış. Benle beraber mi gelirsin yoksa geriye seni köle olarak satan kişilerin yanına mı gidersin.”
Nicolas’ın boğazı düğümlendi. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Dudakları aralandı, kapandı. Sadece başını sallayabildi. Önce hafifçe, sonra daha sert.
Dışarı çıktıklarında yağmur yeniden başlamıştı. Roderick atına bindi, sonra elini Nicolas’a uzattı. O el nasırlıydı, tırnak dipleri siyah, birkaç parmağı yamuk yamuk iyileşmişti. “Kuzeye gidiyoruz. Sınır kalesi. Adı Kanlı Sur. Adını duydun mu?”
Nicolas başını salladı. Herkes duymuştu Kanlı Sur'u. Krallıktaki en aptal kişi bile Kanlı Sur’un nasıl bir yer olduğunu bilirdi; krallığın en kuzey noktasında kalıyordu. Bir nevi krallıktan Yasak Kıta'ya bakan gözcü gibi bir yerdi. Orkların ilk vurduğu yerdi. Ölümün sınır taşıydı. Ama şu an için kafesten iyiydi. Her yer kafesten iyiydi.
Roderick onu atın önüne aldı. Atın sırtı ıslaktı, derisi soğuk ve gergindi. “Orada mutfakta çalışacaksın. Yemek taşıyacaksın, bulaşık yıkayacaksın, soğan doğrayacaksın. Kılıç tutmayı bilmiyorsun, değil mi?”
Nicolas başını iki yana salladı. Hayır, bilmiyordu. Kılıç görmüştü ama tutmamıştı.
Roderick atın dizginlerini çekti. “İyi. Ama hayat ne getirir, bilinmez. Belki öğrenmek zorunda kalırsın.”
At yürümeye başladı. Roderick ile beraber gelen atlı askerler de onları arkadan takip etmeye başlamıştı. Nicolas arkasına baktı. Köle pazarı çamurun içinde kalmıştı, çoktan kaybolmuştu. Önünde ise sonsuz bir bozkır uzanıyordu. Rüzgâr yüzüne vurdu; tuzluydu, soğuktu, özgürlük kokmuyordu. Atın nal sesleri taşlarda tak, tak, tak diye ritmik bir uğultu çıkarıyor, her vuruşta Nicolas’ın göğüs kafesini titretiyordu. Kendi kokusunu duyuyordu: ter, çamur, korku. Saatler geçti. Nicolas bir ara uyuyakaldı.
Uyandığında güneş batıyordu. Roderick ve askerler konuşmuyordu çoğu zaman. Sadece atlarını sürüyor, bazen kuzeye, bazen yıldızlara bakıyorlardı.
Ama bir ara, Roderick atını yavaşlatarak şöyle dedi:
“Kalede iki yüz asker var. Şövalyeler gelir gider. Komutan benim. Üstümde sadece Binbaşı Tolga var. O da mangasıyla ayda bir gelir.”
Gece çöktüğünde yağmur dinmişti. Surlar, karanlığın içinde ansızın belirdi. Siyah bir duvar gibi yükseliyorlardı. Üzerinde nöbetçilerin elindeki meşaleler yanıyor, ışıkları taşlarda titreşiyor, alevler rüzgârla yalpalıyordu.
Kapı demir kaplıydı. Ağırdı. Dört asker zorlayarak açtı; demir sürgüler gıcırrr diye inledi, menteşeler cız diye sürtündü, kapı sonunda güm diye dayandı. Roderick'i görünce selam verdiler. “Komutanım.”
Roderick başını salladı, atını sürdü. Arkasından da iki asker beraberinde içeri girdi. İçeri girmeleriyle beraber kapı güm diye kapandı.
İçeri girdiklerinde Nicolas, avluyu gördü. Taş döşeliydi, ortasında bir kuyu vardı. Kenarlarda kışlalar, ahırlar, bir de tek katlı, uzun, bacasından duman tüten bir bina.
“İşte yeni evin,” dedi Roderick attan inerken. “Pahalı değil ama yaşanır.”
Nicolas da inmeye çalıştı. Bacakları uyuşmuştu, yere basınca tökezledi. Düşmemek için bir an Roderick'in koluna tutundu. Sonra hemen çekti elini.
Roderick bir şey demedi. Sadece mutfak binasını işaret etti. “İçeride Aşçıbaşı Urek var. Onunla konuş.”
Mutfak, içeri girince sıcak hava yüzüne vurdu. Duvarlardaki büyük fırınlardan yayılan ısı, yüzünü kızartıyor, kuru odun ve taze ekmek kokusunu önüne katıp gözlerini yakıyordu. Kazanlar kaynıyor, tencereler fokurduyor, havada kekik, tuzlu et ve ter kokusu vardı.
Duvarda bıçaklar asılıydı. İri, keskin, sapı aşınmış bıçaklar. Uzun masalarda doğranmamış sebzeler duruyordu.
Masada bir adam vardı.
Altmış yaşlarında. Sağ kolu omuzdan kesilmişti, kalan kısım boşanmakta olan bir ceket kolunun içindeydi. Sol eli ise iriydi, nasırlıydı. Bir zamanlar o elin kılıç tuttuğunu, şimdi ise aşçı bıçağını kavradığını gösteren nasırlar. Yüzü kırışıktı. Gözleri açık maviydi. Yaşlıydı ama bakışları keskin.
Roderick'e döndü, sesi kalın ve hırıltılıydı. “Yine bir tane daha? Bu kaçıncı?”
Roderick omuz silkti, içini çekti. “Beşinci. Diğerlerini ork baskınında kaybettik.”
Urek’in yüzü düştü. Başını eğdi, bir süre sustu. Sonra kısık sesle, “Savaşta kim ölmez?” dedi.
Sonra Nicolas’a döndü. Mavi gözleri süzdü, baştan aşağı inceledi. Ne dişlerine baktı ne kaslarına. Sadece baktı.
“Pekala, çocuk. Adın ne?”
“Nicolas.”
Urek başını eğdi ve çocuğun gözlerinin içine bakarak, “Nicolas. Soyadın var mı?” dedi.
Nicolas’ın elleri yine belindeki kumaşa gitti. “Lei.”
Urek'in kaşları kalktı. “Lei, ha?” Bir an durdu. Sonra omuz silkti. “Ne yapabilirsin, Nicolas Lei?”
Nicolas bir an düşündü. Hayatı boyunca ona bir şey öğreten olmamıştı. Tavuk beslemek, odun taşımak, ahır temizlemek. Başka bir şey bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Ama Roderick ona bir şans vermişti.
Dudaklarını araladı. İçinden geldiği gibi söyledi: “Hiçbir şey.”
Urek bir an durdu. Sonra başını arkaya atıp kahkaha attı. Dişleri eksikti, gülerken ağzının içi görünüyordu. Ama kahkahasında alay yoktu. Sadece, belki, bir tanıma vardı. Sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. “Seni sevdim, Lei veledi!”
Elini Nicolas’ın omzuna koydu. Eli ağırdı, sıcaktı. “Dürüstsün. İyi. İlk olarak soğan doğramayı öğreneceksin.”
Eliyle az ilerde yemekle ilgilenen bir çocuğu çağırdı. Çocuk yanına geldi. Bu kişi mutfakta çalışan çocuklardan biri olan Russo’ydu, onu depoya götürdü. Sesi sertti ama kaba değildi. On dört yaşında olmalıydı, sol kolunu kaybetmişti ama ayaktaydı. Yürürken boş kolunun ceketini düzeltiyordu; sanki orada hâlâ bir kol varmış gibi.
Russo az ileride bir yer gösterdi ve sonra, “Senin yerin burası, tamam mı?” dedi. Ve sonra kaldığın yerin biraz daha ötesinde varili göstererek “İçinde temiz su var ilk olarak yıkan sonra varilin yanında bulunan kıyafetlerini giyer yatarsın.” Dedi.
Nicolas başını salladı.
Yerde saman vardı. Üzerine eski bir battaniye atılmıştı. Belki yün, belki keçi kılı, belli değildi. Ama temizdi. En azından kafesteki çamurdan temizdi.
Kapı kapandı. Yalnızdı. Pencereden sızan ay ışığı, yerde soluk bir hilal çiziyor, toz zerrecikleri o hilalin içinde dans ediyordu. Soğuktu. Saman sırtına batıyordu; kuru, keskin, saman kokuyordu. Duvarların arkasından rüzgârın uğultusu geliyordu, ama bu uğultu kafesteki çığlıklardan daha sakindi. Korkuyordu. Ama garip bir şekilde, kafeste olduğundan daha güvende hissediyordu.
Parmakları belindeki kumaşa gitti. Lei arması. Şimşek çakmış bulut. Koyu mavi kumaş.
Parmak uçları işlemeyi okşadı. Yıllar geçmişti ama ipek iplikler hâlâ parlaktı. Annesinin parmakları, belki bir kış gecesi, belki bir ateşin başında, bu işlemeyi işlemişti.
İlk olarak bahsettiği varilin oraya gitti ve temiz bir şekilde yıkandı sonraysa varilin yanında bulunan kıyafetleri giydi siyah renkte olan üstü ve altı giydikten sonra gözlerini kapattı. Yorgunluk kemiklerine işlemişti. Uyku, karanlık bir dalga gibi üzerine çöküyordu.
Uykuya dalmadan önce gözleri, ay ışığının loşluğunda, o koyu mavi kumaşın üzerindeki şimşek çakmış buluta takıldı. Bulut hâlâ parlıyordu; tıpkı annesinin ona son kez baktığı gün gördüğü gözleri gibi...
***
DÜZENLENDİ.
BÖLÜM NOTU
Art arda çok fazla bölüm paylaştım. Bazı bölümler saçma sapan olmuştu ondan komple sildim. Yavaş yavaş bölümleri paylaşmayı düşünüyorum bazı bölümleri değiştiririm haberiniz olsun şimdiden iyi okumalar 😁

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı