Arc 1 KANLI SUR
----------------------------
Gökyüzü, üç gündür yağan yağmurun ardından hâlâ griydi. Bulutlar o kadar alçalmıştı ki insan parmak uçlarını uzatsa onlara dokunacakmış gibi hissediyordu. Aşağıdaysa, krallığın güneyindeki köle pazarının zemini, çamurla kanın birbirine karıştığı bir bataklığa dönüşmüştü.
Kafesler, dört tarafı saran ahşap parmaklıklardan ibaretti. Her birinin içinde çocuklar vardı. Çıplak ayaklı, üzerlerinde sadece kirli bez parçaları olan, kemikleri sayılan çocuklar. Boyunlarındaki demir zincirler, bileklerindeki paslı prangalar her hareketlerinde takırdıyordu. Kimi ağlıyor, kimi boş gözlerle havaya bakıyor, kimi ise hiçbir şey hissetmiyordu artık.
Pazarcılar yüksek sesle fiyat söylüyor, alıcılar ise dişleri kontrol ediyor, kasları yokluyor, bir at veya bir inek alır gibi çocukları muayene ediyordu. Kimse göz teması kurmuyordu. Çünkü göz teması, insan olduğunu hatırlatıyordu.
Nicolas, kafesin en arka köşesinde çömelmişti. On yaşındaydı ama boyu yaşıtlarından en az bir baş daha kısaydı. Sıskaydı; kaburgaları, üzerindeki büyük ve yırtık keten gömleğin altından bile belli oluyordu. Saçları, yıkanmayalı ne kadar olduğu belli olmayacak kadar kirliydi ve yüzüne dökülmüştü. Sol kaşının hemen üzerinde eski bir yara izi vardı — ne zaman aldığını hatırlamıyordu bile.
Ama ağlamıyordu.
Açlıktan midesinin kazındığını hissediyor, susuzluktan boğazı yanıyordu. Ama ağlamıyordu. Çünkü ağlamanın, kimsenin umurunda olmadığını çoktan öğrenmişti. Ağlasam ne değişir? diye düşündü için için. Kimse gelip beni buradan çıkarmaz.
Sol bileğinde, derinin altına işlenmiş gibi duran bir damga vardı. Lei Klanı'nın alt kol damgası. Küçük, daire şeklinde, içinde şimşeği andıran çizgiler. Bu damga, onun bir Lei olduğunu gösteriyordu. Ama aynı zamanda, asil kanın taşra kısmından geldiğini, merkezdeki klan için bir maldan farksız olduğunu da.
Onunla birlikte satılan başka çocuk yoktu. Tek başına gelmişti, tek başına duracaktı.
Nicolas, satılmadan önce Lei Klanı'nın alt koluna bağlı bir çiftlikte büyümüştü. Beş yaşından beri tavukları besler, odun taşır, ahırları temizlerdi. Yemek artıklarını yer, kış gecelerini üşüyerek geçirir, yaz günlerini güneşin altında çalışarak. Ona kimse okuma yazma öğretmemişti. Kimse ona bir şey öğretmemişti. Çünkü ona göre bir geleceği yoktu. Sadece büyüyecek, güçlenecek ve bir gün satılacaktı. İşte o gün geldi, diye geçirdi içinden. Satılık bir maldan başka bir şey değilim.
Belindeki kumaş parçasına dokundu. Kirli gömleğinin altında, tenine değen koyu mavi bir bez. Üzerinde, ipek iplikle işlenmiş bir şimşek çakmış bulut. Lei Klanı arması. Annesi, son kez ona sarıldığında bu kumaşı beline sıkıca bağlamıştı. O kumaş, onun sahip olduğu tek şeydi. Onu kaybetmekten ölümden daha çok korkuyordu.
Üç yaşındaydı. Annesinin yüzünü hatırlamıyordu artık. Sadece gözlerindeki o çaresiz bakışı, parmaklarının titreyişini ve fısıltı gibi söylediği şu sözleri hatırlıyordu: "Bunu asla kaybetme."
Sonra annesi ve babası bir ork baskınında ölmüştü.
Lei Klanı'nın kuralı basitti: Alt koldan gelen yetimler, klanın malı sayılır. Ne bir hakları vardı ne de bir gelecekleri. Büyükler, onu bir kenara itmiş, omuz silkmiş, "Yeter ki beslenip büyüsün. Satacak bir malımız olsun," demişlerdi.
Ve şimdi o mal, buradaydı. Kafeste. Çamurun içinde. Satılmayı bekliyordu.
Birisi beni alsın da buradan kurtulayım, diye düşündü. Sonra aklına gelen görüntüyle irkildi: Madenci ustasının ellerinin ağırlığını hâlâ omzunda hissediyordu. Madenlerde çalışmak... beş yıl dayanırsa kârdır... Beş yıl sonra ölmek. O da bir kaderdi belki. Ama içinde bir yerlerde, çok derinde, hayata tutunmak isteyen küçük bir kıvılcım hâlâ yanıyordu.
"İşte beyler!"
Pazarcının sesi, çamurun ve zincirlerin takırtısının arasında yankılandı. Şişman bir adamdı pazarcı. Yüzü yağlı, dişlerinden biri eksik, sesi ise tüccar çarşısında yıllarca bağırmaktan kısılmıştı. Kafesin parmaklıklarına vurdu, bağırdıkça çamurdaki kanlı sular sıçrıyordu.
"İşte beyler, Lei Klanı'ndan! Alt kol da olsa, kanı soylu! On yaşında, sağlam, kızıl hastalığını geçirmiş, bağışıklığı güçlü! Dayanıklıdır, incitmeye görsün! Kim ne verir?"
Alıcılar üç kişiydi.
Birincisi, tüccar kıyafetli, şişman bir adamdı. Boynunda altın zincirler, parmaklarında kocaman yüzükler. Sadece dişlere baktı, sonra Nicolas'in bileklerini yokladı. "Kemikleri sağlam," dedi mırıldanarak.
İkincisi, madenci ustasıydı. Kaslıydı, sakallıydı. Kollarını Nicolas'in omzuna koydu, bastırdı. "Madenlerde çalıştırmak için alırım. Beş yıl dayanırsa kârdır. Zaten beş yıl sonra ölür, yerine yenisini alırım."
Üçüncü alıcı ise diğerlerinden farklıydı.
Uzun boyluydu, zayıftı. Üzerinde eski ama temiz bir asker pelerini vardı. Rengi solmuştu ama yırtık değildi. Yüzünde derin yara izleri vardı — biri sol kaşını ikiye bölmüş, diğeri çenesinden kulağına kadar uzanıyordu. Yaşı kırk civarındaydı ama gözleri çok daha yaşlıydı.
Tüccar ve madenci gibi dişlere bakmadı, kasları yoklamadı. Kafesin önünde çömeldi. Sadece Nicolas'in gözlerine baktı.
Uzun süre.
Nicolas bakışlarını kaçırmadı. Açlıktan gözlerinin önü kararıyordu. Susuzluktan dudakları çatlamıştı. Ama bakışlarını kaçırmadı. Bu adam diğerlerine benzemiyor, diye düşündü. Bakışlarında... bir şey var.
Askerin gözlerinde bir şey değişti. Kırışıklıklarının arasında, çok kısa bir an için, belki bir tanıma, belki bir hatırlama belirdi. Sonra kayboldu.
Pazarcı, elini Nicolas'in saçına koyup başını geriye çekti. "Dişleri sağlam, beyler! Ne diyorum, sağlam! Beş yıl rahat çalışır, altıya da gider!"
Tüccar parmağını kaldırdı. "Üç yüz altın."
Madencinin kaşları kalktı. "Üç elli."
Tüccar homurdandı. "Dört yüz."
Pazarcı gülümsedi, dişi eksik ağzıyla. "Dört yüz oldu mu dört yüz! Başka teklif?"
Asker sessizdi. Ta ki pazarcı, "Dört yüz elliye gidelim," diyene kadar. Sonra asker parmağını kaldırdı.
"Beş yüz."
Sessizlik çöktü. Tüccar ve madenci birbirine baktı. Beş yüz altın, bir çocuk için fazlaydı. Çok fazlaydı. Tüccar başını sallayarak geri çekildi. Madenci ise "Bu fiyata bir at alırım," diyerek uzaklaştı.
Nicolas şaşkındı. Beş yüz altın? Bu adam bana neden bu kadar para versin ki? İçinde garip bir şey kıpırdadı. Umut muydu? Korku muydu? Bilmiyordu.
Pazarcı memnundu. Kafesin kapısını araladı, içeri girdi. Zinciri çözdü, prangaları açtı. Sonra cebinden bir parşömen çıkardı. Üzerinde resmî mühürler, küçük yazılar, iki tarafın da imzalayacağı boşluklar vardı.
"Köle antlaşması," dedi pazarcı, belgeyi Roderick'e uzatırken. "Klanın mührü var üstünde. Siz de imzalayın, çocuk sizin olur. Beş yıl hizmet yükümlülüğü, ücret yok, yiyecek barınak karşılığı. Beş yılın sonunda dilerseniz satabilir, dilerseniz azat edebilirsiniz."
Roderick belgeyi aldı. Okumadan, hiçbir şey söylemeden, Nicolas'in gözlerinin önünde iki eliyle tutup yırttı.
Parşömen, küçük parçalara ayrıldı, yere düştü, çamura karıştı.
Nicolas'ın gözleri büyüdü. Ne yapıyor bu adam? Kağıdın parçalanışını izlerken içinde bir şeyler değişti. Zincirleri çözülmüştü ama şimdi başka bir şey çözülüyor gibiydi. Tarif edemediği bir his.
Pazarcının gözleri büyüdü. "Komutanım, bu... bu usule aykırı..."
Roderick ona bakmadı bile. "Hayatta kalırsa, vergisini de ben öderim."
Pazarcı eğildi, güldü. "Sağ olun, komutanım."
Roderick döndü, yırtık antlaşmanın parçalarına baktı, sonra Nicolas'e. "Köle değilsin artık," dedi. "Sana bir şans veriyorum. Ne yapacağın sana kalmış."
Nicolas'ın boğazı düğümlendi. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Dudakları aralandı, kapandı. Gözleri dolmadı ama içinde bir yerlerde, yıllardır kapalı duran bir şey kırıldı. Sadece başını sallayabildi. Önce hafifçe, sonra daha sert. Bir şans... bana bir şans veriyor.
Dışarı çıktıklarında yağmur yeniden başlamıştı. Roderick atına bindi, sonra elini Nicolas'e uzattı. "Kuzeye gidiyoruz. Sınır kalesi. Adı Kanlı Sur. Adını duydun mu?"
Nicolas başını salladı. Herkes duymuştu Kanlı Sur'u. Krallığın en kuzey noktası. Yasak Kıta'ya bakan gözcü. Orkların ilk vurduğu yer. Ölümün sınır taşı. Ölümün sınırı... Ama şu an için kafesten iyiydi. Her yer kafesten iyiydi.
Roderick onu atın önüne aldı. "Orada mutfakta çalışacaksın. Yemek taşıyacaksın, bulaşık yıkayacaksın, soğan doğrayacaksın. Kılıç tutmayı bilmiyorsun, değil mi?"
Nicolas başını iki yana salladı. Hayır, bilmiyordu. Kılıç tutmayı bilmiyordu. Kılıç görmüştü, evet. Ama tutmamıştı.
Roderick atın dizginlerini çekti. "İyi. Belki öğrenmek zorunda kalmazsın."
Yol uzundu. Krallığın güneyinden kuzeye doğru at sürdüler. Manzaralar birbirini izliyor, gökyüzü gittikçe kararıyordu. Güneydeki yeşil tarlalar yerini bozkıra, bozkır ise kayalık bölgeye bırakıyordu. Rüzgârın otları yatırdığı sarı deniz geride kalıyor, yerini gri taşlar ve bodur çalılar alıyordu.
Güneş battı, hava iyice soğudu. Roderick bir kez daha atını yavaşlattı, su içirdi, sonra yola devam etti. Nicolas konuşmuyor, sadece atın yelesine tutunuyordu.
Roderick konuşmuyordu çoğu zaman. Ama bir ara, atını yavaşlatarak şöyle dedi:
"Kalede iki yüz asker var. Şövalyeler gelir gider. Komutan benim. Üstümde sadece Binbaşı Tolga var. O da mangasıyla ayda bir gelir."
Nicolas, atın yelesine tutunmuş, sadece dinliyordu. Aklında tek bir soru vardı: Bu adam neden bir çocuğa beş yüz altın verdi? Neden antlaşmayı yırttı? Sormadı. Ama sorusu içinde büyüdü.
Gece çöktüğünde yağmur dinmişti. Surlar, karanlığın içinde ansızın belirdi. Siyah bir duvar gibi yükseliyorlardı. Üzerinde nöbetçilerin elindeki meşaleler yanıyor, ışıkları taşlarda titreşiyordu.
Kapı demir kaplıydı. Ağırdı. Dört asker zorlayarak açtı. Roderick'i görünce selam verdiler. "Komutanım."
Roderick başını salladı, atını sürdü.
İçeri girdiklerinde Nicolas, avluyu gördü. Taş döşeliydi, ortasında bir kuyu vardı. Kenarlarda kışlalar, ahırlar, bir de tek katlı, uzun, bacasından duman tüten bir bina.
"İşte evin," dedi Roderick attan inerken. "Pahalı değil ama yaşanır."
Nicolas da inmeye çalıştı. Bacakları uyuşmuştu, yere basınca tökezledi. Düşmemek için bir an Roderick'in koluna tutundu. Sonra hemen çekti elini. Güçsüzüm, diye düşündü. Ama güçlü olmalıyım. Bir şans verdiyse, bunu kullanmalıyım.
Roderick bir şey demedi. Sadece mutfak binasını işaret etti. "İçeride Aşçıbaşı Urek var. Onunla konuş."
Mutfak, içeri girince sıcacıktı. Duvarlardaki büyük fırınlardan yayılan ısı, yüzünü kızartıyordu. Kazanlar kaynıyor, tencereler fokurdayor, havada taze ekmek, tuzlu et ve kekik kokusu vardı. Burası kafesten iyi, diye düşündü Nicolas. En azından sıcak.
Duvarda bıçaklar asılıydı. İri, keskin, sapı aşınmış bıçaklar. Uzun masalarda doğranmamış sebzeler duruyordu.
Masada bir adam vardı.
Altmış yaşlarında. Sağ kolu omuzdan kesilmişti, kalan kısım boşanmakta olan bir ceket kolunun içindeydi. Sol eli ise iriydi, nasırlıydı. Bir zamanlar o elin kılıç tuttuğunu, şimdi ise aşçı bıçağını kavradığını gösteren nasırlar.
Yüzü kırışıktı. Gözleri açık maviydi. Yaşlıydı ama bakışları keskin.
Roderick'e döndü, sesi kalın ve hırıltılıydı. "Yine bir tane daha? Bu kaçıncı?"
Roderick omuz silkti. "Beşinci. Diğerlerini kaybettin."
Urek başını salladı, iç geçirdi. Kenara itilmiş boş bir taburenin tozunu aldı. "Savaşta kim ölmez?"
Sonra Nicolas'e döndü. Mavi gözleri süzdü, baştan aşağı inceledi. Ne dişlerine baktı ne kaslarına. Sadece baktı.
"Pekala, çocuk. Adın ne?"
"Nicolas."
Urek başını eğdi. "Nicolas. Soyadın var mı?"
Nicolas'ın elleri yine belindeki kumaşa gitti. "Lei."
Urek'in kaşları kalktı. "Lei, ha?" Bir an durdu. Sonra omuz silkti. "Ne yapabilirsin, Nicolas Lei?"
Nicolas bir an düşündü. Hayatı boyunca ona bir şey öğreten olmamıştı. Tavuk beslemek dışında. Odun taşımak dışında. Kirli ahırları temizlemek dışında. Hiçbir şey bilmiyorum, diye düştü derin bir karanlığa. Hiçbir şey yapamıyorum.
Ama sonra Roderick'in sesi geldi aklına: Sana bir şans veriyorum.
Dudaklarını araladı. İçinden geldiği gibi söyledi: "Hiçbir şey."
Urek bir an durdu. Sonra başını arkaya atıp kahkaha attı. Dişleri eksikti, gülerken ağzının içi görünüyordu. Ama kahkahasında alay yoktu. Sadece, belki, bir tanıma vardı.
"Hahaha!" sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. "Seni sevdim, Lei veledi!"
Elini Nicolas'in omzuna koydu. Eli ağırdı, sıcaktı. "Dürüst. İyi. Soğan doğramayı öğreneceksin önce."
Mutfaktaki çocuklardan biri, Russo, onu depoya götürdü. Mutfağın arkasında, küçük, loş, bir köşesinde saman yığını olan bir odaydı burası.
"Senin yerin bu," dedi Russo. Sesi sertti ama kaba değildi. On dört yaşında olmalıydı, bir kolunu kaybetmişti ama ayaktaydı. "Tamam mı?"
Nicolas başını salladı.
Yerde saman vardı. Üzerine eski bir battaniye atılmıştı. Belki yün, belki başka bir şey, belli değildi. Ama temizdi. En azından kafesteki çamurdan temizdi.
Kapı kapandı. Yalnızdı.
Soğuktu. Saman sırtına batıyordu. Duvarların arkasından rüzgârın uğultusu geliyordu. Korkuyordu. Ama garip bir şekilde, kafeste olduğundan daha güvende hissediyordu. Belki de burası benim yerimdir, diye düşündü. Belki de bir şansım vardır.
Parmakları belindeki kumaşa gitti. Lei arması. Şimşek çakmış bulut. Koyu mavi kumaş.
Parmak uçları işlemeyi okşadı. Yıllar geçmişti ama ipek iplikler hâlâ parlaktı. Annesinin parmakları, belki bir kış gecesi, belki bir ateşin başında, bu işlemeyi işlemişti. Bu kumaş bana annemi hatırlatıyor. Onu kaybetmekten ölümden daha çok korkuyorum. Çünkü bu, ondan kalan tek şey.
Gözlerini kapattı. Yorgunluk kemiklerine işlemişti. Uyku, karanlık bir dalga gibi üzerine çöküyordu.
Uykuya dalmadan önce gözleri, bir an için, o koyu mavi kumaşın üzerindeki şimşek çakmış buluta takıldı.
BÖLÜM NOTU
Lei Klanı'nın alt kolunda doğdu. Üç yaşında yetim kaldı. On yaşında satıldı.
Nicolas Lei, bir köle pazarından satın alınıp krallığın en tehlikeli sınır kalesine gönderildiğinde, elinde sadece belindeki koyu mavi kumaş — klan arması — ve annesinin fısıltısı vardı: "Bunu asla kaybetme."
Ama savaş, kimseye sormaz.
Orklar Yasak Kıta'dan akarken, krallığın askerleri hızla ölürken, mutfakta soğan doğrayan bir çocuk surlara çağrıldı. İlk kez kılıç tuttuğunda eli titredi. İlk kez öldürdüğünde dehşete kapıldı. Ama içindeki ateş — o küçük, sıcak, titreşen şey — asla sönmedi.
Bu, bir kahramanlık hikâyesi değil.
Bu, hayatta kalma mücadelesinin ilk nefesi.
Küller ve Kan — Savaşın içinde büyüyen bir çocuğun, kendini bulma yolundaki destanı.
***
Arkadaşlar kitabın bölümler vs her şeyini değiştirdim ana karakterin ismiyle beraber tek kitabın ismi filan kaldı iyi okumalar.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı