insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Nicolas, depoda gözlerini açtığında samanlar sırtına batıyordu. Boynunu çevirdi, çıtırdayan ses duvardan yankılandı. Karnından guruldama sesi geldi açlıktan karnı ağrıyordu. Doğruldu, ancak başı döndü, duvardaki nemli taşa tutundu. Taş soğuktu, parmak uçlarını sızlattı. Sonra parmakları otomatikçe beline gitti. Kumaş hâlâ oradaydı. Bez parmaklarının altında pürüzsüzdü, ipek iplikler soğuk geceyi üzerine almamış gibi parlaktı.

Dışarı çıktı.

Avlu, sabahın ilk ışığıyla uyanmıştı. Gökyüzünde henüz güneş yoktu, ama doğu surlarının üzeri turuncuya çalmıştı. Askerler sıraya girmişti. Onbaşılar erleri sayıyor, çavuşlar yüksek sesle komutalar veriyordu. Sesler taş duvarlardan yankılanıyor, üst üste biniyordu. Ayak sesleri, çizmelerin taşa vuruşu, tok ve ritmik.

Yüzbaşı Roderick, kışlanın önünde durmuş, bir gruba bir şeyler anlatıyordu. Sesi kalın ve keskindi, tıpkı bıçak gibi. Elinde bir harita vardı, katlanmış, kenarları yıpranmış. Nicolas ona bakarken Roderick başını hafifçe çevirdi. Göz göze geldiler. Bir an. Sonra Roderick başını hafifçe salladı — selamlamak için değil, belki görüyorum seni demek için — ve geri döndü askerlerine.

Nicolas olduğu yerde durdu. Taşlar ayak tabanlarına soğuk basıyordu. Herkes bir şey yapıyordu. Nereye gideceğini bilen insanlar. Elleri kılıçlarının kabzasında, gözleri surlarda, nefesleri sabah sisinde buharlaşıyordu. O ise sadece duruyor etrafına merakla bakıyordu.

Mutfak binasına doğru yürüdü. Ayakları hâlâ çıplaktı. Kirliydi, parmak araları çamurla doluydu. Adım attıkça taşların soğuğu yukarı çıkıyor, baldırlarını ürpertiyordu.

Kapıyı araladığında sıcak hava yüzüne çarptı. Fırınların ısısı, kazanların buharı, kekik ve tuzlu et kokusu. O kadar yoğundu ki gözleri sulandı. Bıçakların tahtaya vuruşu, kaynayan suların fokurtusu, bir tencerenin kapağının tıngırtısı. Mutfak canlı bir şey gibiydi. Her yerde kadınlar ve yaşça büyük erkekler vardı herkes bir işle meşguldü. Ancak Nicolas herkesin tek bir kişiye uymaya çalıştığını dün öğrenmişti o kişi Aşçıbaşı Urek idi.

Aşçıbaşı Urek, kazanların başında duruyordu. Büyük bir tencerenin sapını tutuyor, içini tahta bir kaşıkla karıştırıyordu. Kaşık, koyu kahverengi çorbanın içinde ağır ağır dönüyordu. Sağ kolu yoktu; ceketinin sağ kolu boşlukta sallanıyordu. Zaman zaman boş kolun ucu tencerenin kenarına çarpıyor, hafif bir şlap sesi çıkarıyordu. Karşısında duran çocuklara bakmıyor, sadece kazanla ilgileniyordu.

Arkasını dönmeden konuştu. “Geç kaldın.”

Sesi mutfağın gürültüsünü yardı. Nicolas’ın ensesindeki tüyleri diken diken etti.

Nicolas duraksadı. “Kimse bana saat söylemedi.” Sesini yüksek çıkarmak zorunda kaldı, çünkü fokurtu her şeyi boğuyordu.

Urek döndü. Kaşları kalkmıştı. Açık mavi gözleri, buğulu mutfak havasında daha da keskin görünüyordu. O gözler bir yara izini, bir korkuyu, bir yalanı okur gibiydi. “Güneş doğdu. Yeterli saat.”

Nicolas bir şey demek istedi. Ağzını açtı ancak sonra kapadı.

Urek başka bir şey söylemedi. Kaşığı bıraktı, önlüğünün kenarına sildi. Önlük bembeyazdı bir zamanlar, şimdi sarıya çalmış, üzerinde şarap ve et suyu lekeleri vardı. “Şimdi gel. Sana işini göstereyim.”

Yürüdü. Adımları ağırdı, topallamıyordu ama sağ omzu solu gibi dengeyi bulamıyordu. Boş kolu sallanırken ceketinin düğmelerine takılıyor bunun farkında olan Urek geri boş kolunu çekiyordu. Ya da bilerek yapıyordu belki de tik gibi bir şey olmuştu bu alışkanlık onda.

Biraz yürüdü ve sebzelerle dolu bir masaya gelince durdu. Sebze hazırlama masası kalın tahtadan yapılmıştı, yüzeyi bıçaklarla oyulmuş, koyu kahverengi lekelerle kaplıydı. Üzerinde soğanlar, sarımsak başları, bir sepet patates duruyordu. Havanın içinde soğan kokusu keskinleşmiş, her nefeste gözleri yakıyordu. Masanın etrafındaysa 3 çocuk mevcuttu.

Bunlardan en büyükleri Russo'ydu. On dört yaşında olmalıydı. Sol kolu omuzdan kesilmişti. Kalan kısım, ceket kolunun içinde yuvarlak bir çıkıntı yapıyordu. Ama tek eliyle bıçağı öyle ustalıkla tutuyordu ki, bıçak parmaklarının arasında dans ediyor gibiydi. Keserken başını eğiyor, nefesini tutuyor, tahtaya vuran her darbede soğan halkaları birbirinden ayrılıyor, hiçbiri diğerinden kalın ya da ince olmuyordu.

Russo, Nicolas’ı fark ettiğinde bıçağı bırakmadı, kesmeye devam etti. Ama kısa bir an göz göze geldiler. O anki bakışta ne sıcaklık vardı ne soğukluk. Sadece bir merak vardı. Sonra Urek ağzını araladı. “Yavaş kes.” Diye söylendi. Russo geri kafasını salladı ve sonra geri döndü soğanlarına.

İkincisi Ersoy'du. Nicolas’tan bir iki yaş büyük, daha şişmandı. Yüzü yuvarlaktı, yanakları kırmızıydı, öyle ki ateşin karşısında çalışmaktan, belki de utanmaktan. Sabahtan beri gülümsüyordu. Ama gülümserken hemen sağ elini kaldırıp ağzını kapattı. Sonra Ersoy elini indirdi, Nicolas’a bir kez daha baktı, yine gülümsedi. Bu sefer elini kaldırmadı. Ön dişlerinden biri kırıktı, koyu gri bir boşluk.

Üçüncüsü Miko'ydu. Hiç konuşmuyordu. Gözleri hep yerdeydi. Soğanları sessizce doğruyor, diğerlerine bakmıyordu. Bıçağı tutuşu sağırdı, Russo gibi ustalık yoktu, ama yine de her seferinde soğanı ikiye ayırıyor, kabuğunu soyuyor, ince ince kıyıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne keder, ne öfke, ne umut. Bir gölge gibiydi. Hareket ettiğinde bile ses çıkarmıyordu.

Urek, Nicolas’a bir tabure çekti. Taburenin bacakları eşit değildi, bir ayağı kısaydı, Nicolas oturunca sola eğildi. Ama düşmedi. “Önce izle,” dedi Urek.

Russo örnek oldu. Bıçağı kavrayışı, soğanı tutuşu, kesişin açısı — her şeyi gösterdi. Parmaklarını soğanın üzerine kavisli bir pençe gibi kapatıyor, bıçağı başparmağıyla işaretparmağının arasında dengeliyor, keserken bileğini oynatmıyordu. “Böyle,” dedi. “Bıçak işini yapacak, sen sadece yön vereceksin.”

Sonra sıra Nicolas’a geldi.

Bıçağı tuttu. Ağırdı. Sapı tahtaydı, yağ ve terle kararmıştı. Kolu titriyordu. Açlıktan mı, korkudan mı, yoksa bilmediği bir işe başlamanın verdiği tedirginlikten mi, bilmiyordu. Soğanı masaya koydu. Yuvarlaktı, derisi kuru, ince, kahverengi. İki eliyle bıçağı indirdi. Soğanı kesmedi, ezdi. Kabuk yarıldı ama soğan bütün kaldı. Suyu çıktı, masaya damladı.

Kabuğunu soymaya çalıştı. Tırnaklarıyla tutundu, deri kaydı. Bıçak parmağının kenarına değdi. Önce bir sızı, sonra kırmızı. Kan damladı. Damla masaya düştü, koyu kırmızı, soğan sularına karıştı. Nicolas parmağını ağzına götürdü. Tadı tuzlu ve metalikti.

Urek homurdandı. Sesi boğazından derin bir yerden geldi. “Yavaş. Sabır. Bıçağa sen hükmedeceksin, o sana değil.” Elini Nicolas’ın omzuna koydu. Eli ağırdı, sıcaktı, nasırlıydı. Bu dokunuş, bir gün önceki mutfaktaki gibi değildi. Daha sabırlıydı.

Nicolas bıçağı tekrar kaldırdı. Bu sefer daha yavaş, daha dikkatli. Bıçağın ağzını soğanın ortasına yerleştirdi. Bastırdı. Soğan ikiye ayrıldı — yamuk, çarpık, bir yarısı diğerinden büyük. Ama ayrıldı.

Nicolas nefes verdi. Tutmuş olduğunu fark etmemişti.

Urek bir şey demedi. Sadece başını hafifçe salladı.

Ersoy yanına yaklaştı, sesini alçalttı. “Yenisin, ha? Nerelisin?” Sesi fısıltıyı geçiyordu ama mutfak gürültüsü içinde yine de zar zor duyuluyordu.

Nicolas bıçağı bırakmadı. “Bilmiyorum.” Dürüsttü. Gerçekten bilmiyordu.

“Kimse bilmiyor, merak etme.” Ersoy omuz silkti. Omuz silkmesi şişmanlığından dolayı abartılı göründü. “Ben de güneyden geldim. Babam çiftçiydi. Orklar bastı. Şimdi buradayım. Urek fena değil. Bağırır ama vurmaz.” Eliyle Urek’i işaret etti, sonra hemen çekti, yakalanma korkusuyla.

Nicolas Miko'ya baktı. Çocuk sessizce soğan doğruyordu. Hâlâ yüzünde ifade yoktu. Bıçağın her inişinde soğan halkaları yanlara savruluyor, bir kısmı masanın kenarından yere düşüyordu. Ama Miko aldırmıyordu.

Ersoy fısıldadı: “O hiç konuşmaz. Ailesini orklar önünde parçaladı, o günden beri susuyor.” Ersoy’un sesi iyice kısıldı, öyle ki Nicolas rüzgârdan bile emin olamadı.

Nicolas’ın boğazı düğümlendi. Baktı Miko'ya. Çocuğun bıçağı bir an durdu, sadece bir an. Sonra devam etti. Nicolas geri döndü soğanına.

Güneş yükseldikçe mutfak iyice ısındı. Ateşin altındaki odunlar çatırdıyor, kül fırının ağzından dışarı savruluyor, yere ince gri bir tabaka bırakıyordu. Ter, Nicolas’ın alnından şakağına doğru süzüldü, kaşıntı yaptı, elini kaldırıp sildi. Elleri hâlâ soğan kokuyordu. Gözleri yanıyordu.

Yemekler pişti. Askerler surlardan indi. Demir miğferlerin altında yüzler kızarmıştı, terliydi. Sıraya girdiler. Sıra yüz kişilikti, belki daha fazla. Tabaklar tıkırdıyor, kepçeler çalınıyordu.

Nicolas’ın görevi tabak taşımaktı. İki elinde dörder tabak, asker masalarına gidip geliyordu. Tabaklar topraktan yapılmıştı, ağırdı, kenarları pürüzlüydü. Kolları acıyordu. Omuzlarındaki kaslar, henüz bu yüke alışmamıştı. Sıcak çorba tabağın kenarından sıçrıyor, elinin üzerine damlıyor, yakıyordu. Ama ses çıkarmıyordu. Sıcaklık, acı, yorgunluk — hepsi karışmıştı.

Bir asker tabağını alırken Nicolas’ın koluna çarptı. Çorba sıçradı, yere damladı. Asker aldırış etmedi. Diğeri bağırdı: “Çabuk ol, çocuk!”

Nicolas hızlandı. Ayakları kayıyordu, çıplak tabanlar taşa sürtünüyordu. Düşmemek için dikkatli adım atıyordu.

Yaşlı bir onbaşı tabağını alırken Nicolas’a baktı. Onbaşının bıyıkları kırlaşmıştı, gözlerinin altında mor halkalar vardı. “Yeni er mi?” diye sordu.

Nicolas başını kaldırdı. “Mutfak eri.”

Onbaşı güldü. Güldükçe dişleri göründü, eksik yoktu ama sararmıştı. “Daha iyi. Şu surlarda ölenlerden farkın yok ama en azından karnın tok.” Tabağı aldı, döndü, masasına yürüdü.

Nicolas bir şey demedi. Surlarda ölenler. Bunu düşündü. Sonra aklına Roderick geldi. Neden onu satın almıştı? Neden kâğıdı yırtmıştı? Salladı başını. Tabağı bıraktı, geri döndü mutfağa.

Gölgeler uzadı. Güneş batıya kaydı, surların taşları kırmızıya döndü. Sonra koyulaştı. Akşam olduğunda mutfak boşalmıştı. Fırınlarda hâlâ korlar vardı, kırmızı ışıklarıyla duvarlara gölgeler vuruyordu. Urek masaya oturdu, bir tas çorba içiyordu. Önünde ekmek kırıntıları vardı. Nicolas’a da uzattı. Nicolas ta biraz ekmek aldı ve sonra bir tas çorba alıp oturdu.

Tas topraktandı, kenarı çatlak. Çorba sıcaktı, içinde et, birkaç mercimek, soğan. Nicolas bir yudum aldı. Sıcaklık boğazından midesine indi, orada bir süre durdu, sonra yayıldı. Bir yudum daha, sonra bir yudum daha. Elleri titriyordu en sonunda adam akıllı bir şeyler yiyebilmişti.

Urek, “Neden buradasın biliyor musun?” diye sordu.

Nicolas tası bıraktı. Masanın tahtasına koydu, hafif bir tok ses çıktı. “Köleydim beni satın aldı yüzbaşı.”

Urek başını salladı. Saçları seyrekti, tepeye doğru açılmıştı. “Doğru. Ama sadece sen değil. Bu kaledeki herkes bir şekilde satıldı. Ya klanı tarafından, ya kaderi tarafından, ya da savaş tarafından.” Sesi alçaldı, öyle ki fırındaki korların çatırtısı bile onu bastırmaya başladı. “Önemli olan nerede durduğun değil, nasıl durduğun.”

Nicolas bir an durdu. Soru sormak istedi. Ama hangisini? Neden ben? Neden burada? Ne olacak bana? Hiçbirini sormadı. Sadece, “Siz neden buradasınız?” dedi.

Urek sağ kolunun boşluğuna baktı. Boşluk öyle bir boşluktu ki, sanki kol hâlâ oradaydı da görünmüyordu. “Emekli oldum. Emekli maaşı yetmedi. Roderick sağ olsun, beni buraya aldı. Yemek yapmayı biliyordum. Askerlikten kalan tek beceri bu.” Bir an sustu. “Keşke kılıç tutmayı unutabilseydim.”

Nicolas anlamadı. Ama sormadı. Çorbasını içti.

Güneş batıyordu artık tamamen. Surların üzerindeki meşaleler yakıldı. Alevler rüzgârda yalpaladı, duman gökyüzüne karıştı. Uzaklardan bir yerden bir ses geldi. Çığlık gibi. Ama hayvan sesi mi, insan mıydı, belli değildi. Uzun, ince, yükselen bir ses. Sonra kesildi.

Nicolas’ın tüyleri diken diken oldu. Başını kaldırdı, kapıya baktı. Kapı aralıktı, dışarısı simsiyah. “O ses ne?” diye sordu. Sesinde çocukça bir korku vardı, saklamaya çalıştı ama başaramadı.

Urek'in sesi alçaldı iyice. “Orklar. Uzaktalar daha. Ama her gece biraz daha yaklaşıyorlar.” Kaşığını masaya bıraktı. Kaşık tahtaya vurdu, tok bir ses. “Her gece biraz daha.”

Nicolas geceyi düşündü. Saman yatak. Ay ışığı. Ve şimdi bu ses. Orklar. Annemle babamı öldürenler. Parmakları istemsizce beline gitti. Kumaş oradaydı.

Depoya döndüğünde vücudu ağrı içindeydi. Sırtı, omuzları, kolları, hatta parmakları. Elleri soğan kokuyordu. Parmaklarında kesikler vardı, bazıları kabuk bağlamış, bazıları hâlâ sızlıyordu. Saman yatağa uzandı. Battaniyeyi üzerine çekti. Yün kokuyordu, koyun kokusu, ter kokusu.

Parmakları yine belindeki kumaşa gitti. Arma hâlâ oradaydı. Şimşek çakmış bulut. Parmak uçları işlemeyi okşadı, ipek ipliklerin soğukluğunu hissetti. Neden bunu saklıyorum? Ne işe yarayacak? Bilmiyordu. Ama bırakamazdı.

Gözlerini kapattı.

Urek'in son sözleri aklındaydı. Her gece biraz daha yaklaşıyorlar.

Uykunun kıyısında, uzaklardan gelen bir uluma onu tekrar uyandırdı. Bu sefer daha yakındı. Belki de değildi. Ama Nicolas öyle hissetti. Battaniyeyi başına kadar çekti, kendini top gibi yaptı. Parmakları kumaşın üzerinde kaldı. Öyle uyuyakaldı.

***

DÜZENLENDİ.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı