insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Arc 1 KANLI SUR
------------------------
Şimşek çakmış bulut, koyu mavi kumaşın üzerinde öylece asılı duruyordu.

Nicolas'ın gözleri aralandı. Loş ışık, deponun tek penceresinden sızıyordu. Samanlar sırtına batmıştı; gece boyunca kıpırdamadan yattığı için sağ tarafı uyuşmuştu. Ağzı kupkuruydu. Midesi hâlâ kazınıyordu.

Hâlâ yaşıyorum, diye düşündü. Bu, sabah uyandığında hissettiği ilk şeydi. Şaşkınlık değil, korku değil — sadece bir gerçeklik. Dün de yaşıyordum. Bugün de. Belki yarın da.

Uzaklardan bir trompet sesi geldi. Keskin, kısa, sabah nöbet değişimini duyuran o tanıdık ses. Dünden tanıyordu artık. Dün sabah da çalmıştı, o çaldığında Nicolas kafesin içinde çamurun üzerinde çömelmişti.

Şimdi samanın üzerindeydi. Bu da bir ilerlemeydi belki.

Kaslarını sızdı. Otururken beli tutuldu. Boynundaki zincirin izi hâlâ kırmızıydı; parmağını sürdü, teni yanıyordu. Ama zincir yoktu artık. Prangalar da yoktu.

Şimdi ne yapacağım? Bunu da düşündü. Cevabı yoktu.

Ayağa kalktı. Başı döndü, bir an duvara tutundu. Sonra gözleri belindeki kumaşı aradı. Kumaş oradaydı; arması hâlâ duruyordu. Parmak uçları işlemeye değdi, sonra çekti elini. Her şey yolundaydı.

Dışarı çıktı.

Avlu, sabahın ilk ışığıyla birlikte uyanmıştı. Askerler sıraya girmişti; onbaşılar erleri sayıyor, çavuşlar yüksek sesle komutalar veriyordu. Yüzbaşı Roderick, kışlanın önünde durmuş, bir gruba bir şeyler anlatıyordu. Sesi kalın ve keskindi, tıpkı dün geceki gibi.

Nicolas ona bakarken, Roderick başını hafifçe çevirdi. Göz göze geldiler. Sadece bir an. Sonra Roderick başını hafifçe salladı — selamlamak için değil, belki de "Görüyorum seni" demek için. Sonra geri döndü askerlerine.

Dün beni satın aldı, diye hatırladı Nicolas. Antlaşmayı yırttı. Köle değilsin dedi. Ama sonra buraya getirdi. Ne istiyor benden?

Avlunun ortasında durdu. Herkes bir şey yapıyordu. Her yerde bir amaç vardı. Nereye gideceğini bilen insanlar. O ise sadece duruyordu. Hiçbir şey yapmıyordu. Çünkü ne yapacağını bilmiyordu.

Mutfak binasına doğru yürüdü.

Kapıyı araladığında sıcak hava yüzüne çarptı. Dün akşamki gibi: fırınların ısısı, kazanların buharı, kekik ve tuzlu et kokusu. Buna karışan bıçakların tahtaya vuruşunun ritmik şakırtısı, kaynayan kazanların fokurtusu ve fırınlardan gelen sessiz çıtırtı vardı artık. Mutfak sadece kokmuyor, aynı zamanda ses çıkarıyordu — canlı bir şeyin nefes alışı gibi.

Aşçıbaşı Urek, kazanların başında durmuş, büyük bir tencerenin sapını tutuyor, içini tahta bir kaşıkla karıştırıyordu. Sağ kolu yoktu; ceketinin sağ kolu boşlukta sallanıyordu. Sol koluyla — iri, nasırlı, yara izleriyle kaplı — kazanı çeviriyordu.

Urek arkasını dönmeden konuştu. "Geç kaldın."

Nicolas duraksadı. "Kimse bana saat söylemedi."

Urek döndü. Kaşları kalkmıştı. Açık mavi gözleri, buğulu mutfak havasında daha da keskin görünüyordu. "Güneş doğdu. Yeterli saat."

Nicolas bir şey demedi. Saat sormayı bilmiyorum, diye geçirdi içinden. Hiçbir şey bilmiyorum.

"Şimdi gel," dedi Urek, kaşığı bırakıp önlüğünün kenarına sildi. "Sana işini göstereyim."

Mutfak, dünden daha büyük görünüyordu. Belki de Nicolas dün gece yorgun olduğu için etrafı fark edememişti. Şimdi her şeyi inceliyordu: Sebze hazırlama masası odanın ortasında uzanıyor, üzerinde soğan, havuç, patates dağları yükseliyordu. Büyük bıçaklar — sapları aşınmış, metal kısımları parıldayan — masanın kenarında sıralanmıştı.

Duvarın dibindeki et tezgahında tuzlanmış etler asılıydı, yanlarında jambonlar. Bir köşede, dünkü avdan kalma taze et parçaları duruyordu — hemen kesilmeyi bekleyen, kanlı etler.

Üç büyük taş fırının içi yanıyordu; alevlerin ısısı taşlara işlemiş, havayı ağırlaştırmıştı. Fırınların başında uzun kürekler duruyordu. Dört kazan yemekler için kaynıyor, iki kazan çorba için fokurduyordu. Kapaklarının altından tüten buhar, mutfağın tavanında birikiyordu.

Mutfak çalışanları dört kişiydi. Urek ve üç çocuk.

En büyükleri Russo'ydu. On dört yaşında olmalıydı. Sol kolu yoktu — omuzdan kesilmiş. Ama kalan tek eliyle bıçağı öyle ustalıkla tutuyordu ki, Nicolas nefesini tuttu izlerken. Bıçak, Russo'nun parmaklarında dans ediyor gibiydi.

Russo onu fark etti. Bıçağı bırakmadı, kesmeye devam etti. Ama kısa bir an göz göze geldiler. Russo'nun gözlerinde bir şey vardı — acıma değil, merak değil. Daha çok bir tanıma. Sen de benim gibi bir şeyi kaybetmişsin, der gibi.

Sonra kısaca, "Yavaş kes," dedi. Sesi kalındı, çatallıydı. Sonra geri döndü soğanlarına. Başka bir şey söylemedi. Ama o bakış ve o iki kelime, Nicolas için bir konuşmadan daha uzun sürdü.

İkincisi Ersoy'du. Nicolas'ten bir veya iki yaş büyüktü ama daha şişmandı. Yüzü yuvarlaktı, yanakları kırmızıydı. Sabahtan beri gülümsüyordu — zorlama bir gülümseme değildi, gerçekti.

Üçüncüsü Miko'ydu. Hiç konuşmuyordu. Yaşı on bir civarındaydı. Gözleri hep yerdeydi. Soğanları sessizce doğruyor, diğerlerine bakmıyordu. Bir gölge gibiydi.

Urek, Nicolas'e bir tabure çekti. Sebze masasının başına oturttu. "Önce izle."

Russo örnek oldu. Bıçağı kavrayışı, soğanı tutuşu, kesişin açısı — her şeyi gösterdi. Nicolas izlerken, kendi ellerini düşündü. Beş yaşından beri tavuk besliyordu. Odun taşıyordu. Ahırları temizliyordu. Ama soğan doğramak bambaşkaydı. Bıçak, parmaklarının arasında yabancı bir şeydi, henüz ona boyun eğmemişti.

Sonra sıra Nicolas'e geldi.

Bıçağı tuttu. Ağırdı. Sapı, Russo'nun elinde rahat dururken Nicolas'in avucunda kayıyordu. Kolu titriyordu. Soğanı masaya koydu, iki eliyle bıçağı indirdi. Soğanı kesmedi, ezdi. Suyu sıçradı.

Kabuğunu soymaya çalıştı, parmakları kaydı. Bıçak parmağının kenarına değdi. Keskin bir acı. Kan damladı.

Urek homurdandı. "Yavaş. Sabır. Bıçağa sen hükmedeceksin, o sana değil."

Nicolas bıçağı tekrar kaldırdı. Bu sefer daha yavaş, daha dikkatli. Soğan ikiye ayrıldı — düzgün değildi, yamuktu. Ama ayrıldı.

Urek bir şey demedi. Sadece başını hafifçe salladı.

Ersoy, Nicolas'in yanına yaklaştı. Sesi, fısıltı gibiydi. "Yenisin, ha? Nerelisin?"

Nicolas bıçağı bırakmadı. "Bilmiyorum."

Ersoy omuz silkti. "Kimse bilmiyor." Gülümsedi. "Ben de güneyden geldim. Babam çiftçiydi. Orklar bastı. Şimdi burdayım. Urek fena değil. Bağırır ama dövmez."

Nicolas Miko'ya baktı. Çocuk sessizce soğan doğruyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.

Ersoy fısıldadı, sesi titreyerek: "O hiç konuşmaz. Ailesini orklar önünde parçaladı, o günden beri susuyor." Yüzündeki gülümseme bir an kayboldu, yerini acıya dönüştü. Sonra geri geldi, ama daha solgundu.

Nicolas'ın boğazı düğümlendi. Demek bu yüzden susuyor, diye düşündü. Konuşacak kelimesi kalmamış. Belki ben de bir gün öyle olurum. Belki çoktan başladım.

Baktı Miko'ya, sonra geri döndü soğanına.

Güneş yükseldikçe mutfak iyice ısındı. Yemekler kazanlarda pişti, askerler surlardan indi, sıraya girdi. Nicolas'in görevi tabak taşımaktı. İki elinde dörder tabak, asker masalarına gidip geliyordu.

Kolları acıyordu. Sıcak çorba tabağın kenarından sıçrıyor, elini yakıyordu. Ama ses çıkarmıyordu.

Yaşlı bir onbaşı tabağını alırken Nicolas'e baktı. Qi Arıtma 2 seviyesinde olduğu belli olan bu adamın yüzü yara izleriyle doluydu. "Yeni er mi?" diye sordu.

Nicolas başını kaldırdı. "Mutfak eri."

Onbaşı güldü. Dişleri eksikti, sesi kalındı. "Daha iyi. Şu surlarda ölenlerden farkın yok ama en azından karnın tok."

Nicolas'ın dudakları sıkıldı. Tok karnım var, diye düşündü. Ama hissettiğim bu mu? Dün kafeste açtım, bugün tokum. Aradaki farkı hissetmiyorum bile. Tabağı bıraktı, geri döndü.

Gölgeler uzadı, gün tükeniyordu. Akşam olduğunda mutfak boşalmıştı. Askerler yemeklerini yemiş, kışlalara dağılmıştı. Urek masaya oturdu, bir tas çorba içiyordu. Nicolas'e de uzattı.

Çorba sıcaktı. İçinde et parçaları vardı. Bu sabah kahvaltıda da çorba içmişti, ama şimdi karnı ilk kez tamamen doymuş gibiydi. Açlık hissi artık daha hafifti. Yine de için için bir yerde, o eski açlığın hatırası duruyordu.

Nicolas bir yudum aldı, sonra bir yudum daha.

Urek, "Neden buradasın biliyor musun?" diye sordu.

Nicolas tası bıraktı. "Satıldım."

Urek başını salladı. "Doğru. Ama sadece sen değil. Bu kaledeki herkes bir şekilde satıldı. Ya klanı tarafından, ya kaderi tarafından, ya da savaş tarafından." Sesi alçaldı. "Önemli olan nerede durduğun değil, nasıl durduğun."

O zaman ben yalnız değilim, diye düşündü Nicolas. Herkesin bir hikâyesi var. Herkes bir şeyini kaybetmiş. Russo kolunu, Miko ailesini, Urek... her şeyini.

Bu düşünce onu rahatlatmış mıydı? Yoksa daha mı ağırlaştırmıştı? Bilmiyordu. Sadece bir şey hissediyordu: Artık tamamen yabancı değildi.

Nicolas bir an durdu. Sonra sordu: "Siz neden buradasınız?"

Urek sağ kolunun boşluğuna baktı. Derin bir nefes aldı. "Emekli oldum. Emekli maaşı yetmedi. Roderick sağ olsun, beni buraya aldı." Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Yemek yapmayı biliyordum. Askerlik hayatından kalan tek beceri bu."

Nicolas çorbasını içti. Urek'in söylediklerini düşündü. Herkes satıldı. Kendi gibi değil belki. Ama yine de.

Güneş batıyordu. Surların üzerindeki meşaleler yakıldı; alevler rüzgârda titreşiyordu. Uzaklardan bir yerden yüksek bir ses geldi. Çığlık gibi. Ama hayvan sesi miydi, insan mıydı, belli değildi.

Nicolas'in tüyleri diken diken oldu. "O ses ne?" diye sordu.

Urek'in sesi alçaldı. "Orklar. Uzaktalar daha." Duraksadı. "Ama her gece biraz daha yaklaşıyorlar."

Nicolas ormana baktı. Karanlığın içinde bir şey yoktu. Sadece siyah. Ve o ses.

Depoya döndüğünde vücudu ağrı içindeydi. Elleri soğan kokuyordu. Parmaklarında kesikler vardı; kurumuş kan parmak aralarına yapışmıştı.

Saman yatağa uzandı. Battaniyeyi üzerine çekti. Yorgunluk kemiklerine işlemişti.

Parmakları yine belindeki kumaşa gitti. Arma hâlâ oradaydı. Şimşek çakmış bulut.

Gözlerini kapattı.

Urek'in son sözleri aklındaydı: Her gece biraz daha yaklaşıyorlar.

Uykunun kıyısında, uzaklardan gelen bir uluma onu tekrar uyandırdı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı