Kanunsuz’un 1.55 boylarında bir kız olacağını 40 yıl düşünsem de aklıma getiremezdim. Alev alev yanan kızıl saçları, okyanus gözleri vardı. Bunca zaman herkesin ondan korktuğunu duymuştum fakat hiç gerçekçi tasvirler yoktu. Zaten ne kadar tasvir duyarsam duyayım hiçbirinde Kanunsuzun kadın olduğu geçmiyordu. Kanunsuz minyon bir kadındı ve bu belki de en büyük gücüydü.
“Ben de tam olarak onu diyecektim” dedi. Ben ve etrafımdaki 7 kişi de öyle bir şaşırdı ki o da bu şaşkınlığı kullanıp üstün çevikliğiyle etrafımdaki 7 kişiyi de kesti. Ona açılan ateşleri adeta bir jedi gibi sektiriyordu. Son kişiyi kestiğinde ben hala ellerim yukarda gözlerim apaçık ona bakıyordum.
Kılıcını bana doğrulttu, boynunda süzülen mavi atkısını düzeltti ve yürümeye devam etti.
''E-ee ben onlardan değilim''
''Evet biliyorum, yoksa ellerin havada kalmazdı değil mi?''
Ellerimi indirip ben de silahımı çektim. Ateş etsem de kolayca sektireceğini biliyordum ama beni aşmasına izin veremezdim.
''Evet ama onlar gibi de değilim. Yağmur'a ulaşamayacaksın''
Birden adımlamaları durdu, kılıcını yere indirdi.
''Sen de kimsin?'' dedi. "O sırada arkadan başka bir ses duyuldu. Ben kılıcımı, o da silahını sese doğru çevirdi... Bir saniye, karıştırdım. Ben silahımı çektim, kılıcı olan oydu! Her neyse, ikimiz de namluyu ve çeliği o yöne doğrulttuk. "Hepsini sen öldürmüşsün. Evin diğer tarafında kimse yoktu.'' dedi
Yağmur donuk gözlerle bakarak.
''Sen ne arıyorsun burada?''
Bana gelen soruya asla afallamadan cevap verdim.'' Fırtına Salatasının en eski kurallarından bir-...'' cümleme devam etmeden susturdu.
Yağmur ''Tamam tamam şu ihtiyarın işi ama benim korunmaya ihtiyacım yok. Hele ki senin tarafından.'' dedi ciddi bir sesle.
Bu sözlerinden sonra tam bir görev adamı olduğumu belli edecek şekilde dik bir duruşa geçtim. Bu karlı havada sanki üzerime bir ışık vurmuştu.
''Bu senin tercih edeceğin bir şey değil. Bana Necmi abi tarafından verilen bir görev, bunu kimin yaptırdığını bulmadan bir yerlere gidemem.'' Dedim.
Pozumu bitirmemiş halde dururken arkamdan ''Yağmur aslında dezavantajlı olduğumuz diğer zamanlarda bize yardımcı olabilir'' dedi Kanunsuz.
Yağmur ''Abla'' diye bağırdı susturmaya çalışarak. O an kafama dank etti ''Savunmasız zamanınız mı? Abla mıııı?'' Kafamda bu iki soru sürekli yankılanırken, Fırtına Salatasında Kanunsuzdan korkmayan tek kişinin Yağmur olduğunu hatırladım. Korkmamasının sebebinin bu olduğunu tahmin edememiştim.
Yağmur etrafına şöyle bir bakıp ikimizi birden içeri aldı. Evinin kapısını kilitledi. Odaya geçtiğimizde ikimiz de birer sandalyeye oturduk. Yağmur ise diğer odaları tedbiren kontrol edip yanımıza doğru geldi.
''İçerde olmamız doğru değil demiştim sana Yağmur'' dedi Kanunsuz. Bu sırada kanlanmış olan kılıcını temizliyordu.
''Hakanla dışarıda durmamız daha tehlikeli '' diye cevap verdi Yağmur.
Kanunsuz birden ciddi halinden çıktı “Hakan mı? Hakan Zahir mi?” diye sordu. Kanunsuz beni tanıyor muydu? Asıl soru Yağmur beni bu zamana kadar fark etmiş miydi?
Yağmur ablasına karşı gözlerini parlattı. Her insan eğer karşısındaki bu hareketi yaparsa pot kırdığını anlardı. Kanunsuz da gülümsedi ve ağzını fermuar yapıp kapattı. Kaşları çatık ve gözleri olması gerektiğinden kısıktı. Oturduğum sandalyeye doğru geldi ve kafasını eğip gözlerini gözlerime getirdi.
''Ölmek mi istiyorsun?'' diye sordu. Kim ölmek isterdi ki? Elbette ölmek istemiyorum. Ama daha etkili olsun diye ''Gerekirse ölürüm'' dedim. Güçlü bir kahkaha geldi Kanunsuzdan ''Gerekirse ölür müsün?'' diye sordu. ''Evet gerekirse ölürüm'' dedim. Ayağa kalktı, kılıcını kınına soktu ve bana doğru yürümeye başladı. Yüzünde bir tebessüm vardı yanıma geldiğinde elini uzattı. ''Sevdim seni Hakan benim ismim İrem'' dedi. Yağmur gözlerini benden çekip İreme baktı ve ne yapıyorsun der gibi ''Abla?!'' dedi.
Kanunsuzu hep soğuk bir adam olarak hayal etmiştim. Yaptıkları ve yeteneklerine bakarsak öyle biri olması belki de çok klişe olurdu. Karşımdaki çok sıcak kanlı çok cana yakın birisiydi.
-Yağmur sen istesen de istemesen de bize yardım etmesi gerektiğini biliyorsun. O ikisine karşı ne kadar fazla o kadar iyiyiz.
-Bir çaresini buluruz. Ayrıca herkesin korktuğu Kanunsuz’a bak sen, iki kişiden mi korkuyorsun?
-Öyle olmadığını biliyorsun. Hem bu cesur savaşçı senin için bu kadar kişinin içine girdi. Bize ne gibi zararı olabilir ki?
-Ayak bağı olması gibi mesela?
-Ayak bağı mı? Oradaki beceriksizlerin öldüğünü kendin söylemiştin. Demek ki beceriksiz değil.
Hararetli tartışmalarına son vermek adına ve merakımdan dolayı “Bölüyorum ama, çeki kimin gönderdiğini biliyor musunuz? Hem de iki kişiden bahsetmiştiniz onlar kim?”
Demese miydim? Yağmur gözlerini bayıp bana tekrar baktı. Sonra başını çevirdi. Gidip masanın yanındaki sandalyeye oturup iki kolunu da dirseklerinden masaya dayayarak ellerini kafasına getirdi. Odadaki gerginlik o kadar ağırdı ki herhalde 10 kilo yorganın altına yatsam bu kadar olmazdı diye düşünüyordum.
Tam bu sırada göğsünde bir lazer fark ettim ve üzerine atladım. Aksiyon filmlerindeki gibi değil mi? Bu hikâyede klişe olmayacak mı zannettiniz?
Tabii, eğer bu anları Fırtına Salatası'nın karanlık bir korku bölümü olarak yazıyor olsaydım, okuyacağınız şeyler muhtemelen şöyle olurdu:
Odanın camı büyük bir gürültüyle patlarken zaman adeta buz kesti. Havada ağır ağır süzülen cam kırıkları, gecenin karanlığında parlayan sivri ve aç dişleri andırıyordu. Odanın içine dolmaya başlayan o tiz tıslama sesi, mekanik bir gaz kapsülünden değil; görünmez, devasa bir ucubenin çürümüş ciğerlerinden sökülen hastalıklı bir nefes gibiydi. Yağmur'un göğsündeki kırmızı lazer, karanlığın içinden ruhumuzu deşen şeytani bir göze dönüşmüştü. Zemine çarptığımızda, odaya sızmaya başlayan o beyaz duman cansız bir zehir değildi artık; bileklerimize dolanmak ve bizi o boğucu karanlığa canlı canlı çekmek için sabırsızlanan, kendi iradesi olan sinsi bir organizmaydı...
Neyse ki bu bir korku hikayesi değil! Sadece canımıza kasteden sıradan bir suikast girişimiydi.
Odanın camı büyük bir gürültüyle kırıldı ve içeriye tıslayarak bayıltıcı gaz dolmaya başladı. Ayağa fırlayıp kendimizi hole zor attık. Kapıyı kapattık lakin altından o zehirli duman sızmaya devam ediyordu.
Holün köşesinde, üzerinde Yağmur'un kalın paltosu ve şapkası asılı duran tekerlekli bir askılık vardı. Gözlerim parladı. Kusursuz bir kamuflaj. Askılığı hızla kavradım ve kapıyı aralayıp dışarı doğru bütün gücümle ittim.
Askılık dışarı fırlar fırlamaz gecenin karanlığını kurşun sesleri yırttı. "Benim onlarla bir alakam yok!" diye bağırıp merdivenlere dönüp işaretimi verdim.
Kusursuz bir açıyla dizlerimin üzerine çöküp, parke zeminde kayarak havalı bir şekilde bodruma inecek, o sırada arkamı dönüp ateş edecektim. Sürtünme katsayısını tam hesaplamıştım. Ancak az önce dışarıdan girerken kendi botlarımdan dökülüp eriyen o lanet olası kar suyunu hesaba katmadım. Dizlerimin üzerine çökmemle birlikte ıslak zeminde sıfır sürtünmeyle bir buz patencisi gibi kaymaya başladım. Hızımı alamayıp doğrudan merdiven boşluğuna uçtum ve çuval gibi aşağı yuvarlandım. Kapı parçalanmış, kızlar fırtına gibi dışarı çıkmıştı. Kılıç sesleri ve mermi kovanlarının yere düşme tıkırtıları birbirine karışıyordu.
"Belaya hazır olun!" diye bağırdı İrem neşeyle. Sesi, az önce birinin kafasını kesmemiş gibi cıvıl cıvıldı.
Birkaç saniyelik bir sessizlik ve tok bir tekme sesi duyuldu.
"Abla, saçmalamayı kes," dedi Yağmur buz gibi, ruhsuz bir sesle.
"Hadi ama Yağmur!" diye sitem etti İrem, muhtemelen o sırada havada bir mermiyi sektiriyordu. " ’Hem de çifte belaya’ demen gerekiyordu. Bütün eğlenceyi bozdun!"
Kılıcın kesme sesi ve mermi sesleri yankılanıyordu. İki kardeşler Ying ve Yang gibi birbirlerini tamamlamış, düşmanları ortadan kaldırmakta hiç zorluk çekmiyorlardı. Karakterlerinin zıtlığı öldürmelerine hiç de engel değildi. Benim doğaçlama hareketimi kusursuzca tamamlamışlardı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı