Işık demetlerinden geçen kar taneleri muhteşem görünüyordu. Bu doğanın bir resitali miydi? Yoksa hüzünlü bir adamın görmek istediğini görmesi mi? Çok garip, yılın bu zamanında asla kar yağmazdı. Tanrı bugün kar ağlıyor !..
Sizi buraya toplamamın sebebini anlatayım. Bugün başımdan benim için bir yandan iyi ama bir yandan da kötü bir olay geçti. Fırtına Salatası mekanını biliyorsunuzdur... Bilmiyor musunuz? Bu biraz işimizi uzatır. O halde en başından anlatıyorum.
İsmim Hakan Zahir. Hayır Zahir ikinci ismim değil, soyadım. On yedi yıldır parayla adam öldürüyorum, yirmi iki yaşındayım. Evet evet, beş yaşımdan beri... Küçükken süt annem oyuncak kamyonuma basıp balkondan aşağı düştü. Peki oraya o kamyonu kim koydu? Elbette ben! Artık katı besinler yemek istiyordum. Beş yaşına gelmişim hala meme emiyorum, olacak iş değil. İlk işimi ücretsiz yapmama rağmen baya iyi bir iş çıkarmıştım.
Neyse çok uzattım. Şaka bir yana on yedi değil yaklaşık iki yıldır yapıyorum. Fırtına Salatası kiralık katillerin toplanma mekanlarından sadece biri. Diğer mekanlara kıyasla daha western bir havası var: Kovboy barlarındaki gibi bir kapı, uçtan uca bir tezgah, bitmek bilmeyen bir uğultu, sürekli eski han müziklerinin olduğu bir fon.
Kendi isteğinle katılmanın yanı sıra çıkmak için de herhangi bir şart istemeyen bir yer. Beceriksizsen ölürsün. Şimdi soruyorsunuz "Eyyy Hakan Zahir, sen nasıl başardın, nasıl hayatta kaldın?" Hiç öyle gözükmese de bizim de kendimize göre yeteneklerimiz var. Strateji ise bunların en başında gelir.
Bugün Fırtına Salatasına 20.00 gibi girdim. İğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Barda bile bir tabureye iki kişi oturmaya çalışmıştı. Bar çok kalabalık olmasına karşın orada biri adeta bir yıldız gibi parlıyordu. En parlak ışıkta bile o parlardı, saçlarını savursa havada ahenkle dans ederdi. Benim gözümde bir güneş kadar sıcak olmasına karşın gerçekte çok soğuktu. Bugüne kadar müşteri ve Beton Necmi harici kimseyle konuştuğunu görmedim. İşte bizim mekanımızın Primus’u oydu. En büyük işler hep ona gelirdi. Bazılarımız ve ben de dahil, geceleri Kanunsuz’dan korkardık ve işlerimizi biraz daha hızlı halletmeye çalışırdık. Ama o korkmazdı. Kara gecelerde bazıları ona ''Kabus'' derdi. Ben Kabus’tan ziyade ismini daha çok seviyorum."Yağmur". Neredeyse benimle aynı boydaydı. Esmer teni ve omzuna kadar gelen siyah saçlarıyla birlikte korkunç bir aura yayarken, vişne dudakları sizi o korkunçluktan birazcık uzaklaştırıyordu.
Size bunları anlatırken ona doğru istemsizce süzülüşümü hatırladım. Hani filmlerde olur ya, arkada ilahi bir ses ve hafifçe ayaklar yerden kesilir. İşte öylece süzülüyordum ona doğru. Neydi bu hissettiğim? Aşk mı, kara sevda mı?
Bir telefon geldi ve aniden oturduğu yerden kalkıp uzaklaştı. Zaten kara bahtım, kör talihim...Bu sefer benimle konuşacağından o kadar emindim ki.
''Bu kaçıncı hayal kırıklığı olacak Hakan?'' konuşan, barda duran Beton Necmi idi. Az önce Yağmur'un konuştuğu dediğim tek adam. Durdum ve hemen önümdeki iskemleye oturdum. Bana doldurduğu çilekli sütü elime aldım.
Beton Necmi aramızdaki en yaşlı katildi. Ama artık yaşını başını almış, çalışmıyordu. Sakalları, üst tarafta gözlerinin altına, alt tarafta çenesinden beş santim aşağıya kadar vardı. Saçları seyrekti fakat uzundu. At kuyruğu yapsa bile başının üzerindeki keli görünüyordu. Saçları ve sakalı gri ile beyaz arasında bir renkti. İsmi yumruklarının sertliğinden geliyordu. Anlattıklarına göre bir seferinde sadece yumruklarıyla bir adamın kafatasını kırmış. Bakın bu muazzam bir güç demektir. Bir kafatasını kırmak için yaklaşık 230 kg bir kuvvet gerekir. O yüzden Beton Necmi ile iyi geçinmeye çalışırım.
''Sekiz milyonuncu denemem de başarısız olsa, ben sekiz milyon birinci denememi gerçekleştiririm Necmi Abi'' dedim. Başta bıyıklarının altından güldü ve biten çilekli sütümü yeniledi. Çilekli sütümden büyük bir yudum aldım. O sırada hanın ağır ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı. Yüzünü kukuletasıyla gizlemiş bir adam, doğruca Beton Necmi'nin tezgahına yaklaştı. "Bir piliç siparişi var," diye fısıldadı adam. Sesi titriyordu. Necmi Abi elindeki paslı kupayı silmeyi bırakmadı. "Nasıl pişsin?" "Çok pişmiş... Hedefin tek parça kalmasını istemiyorum." Adam masaya ağır bir kese altın bıraktı. Hanın karanlık köşelerinde oturan birkaç katilin aynı anda kılıçlarının kabzasına dokunduğunu duydum. Çok pişmiş. Yani kan gövdeyi götürecek. Ben olsam hedefi zehirler, yani az pişmiş bir tabak sunarak işi sessizce hallederdim. Kusursuz bir strateji.
Beton Necmi altın kesesini aşağıya koyarken, işin taliplileri de kendi imzalarını bar kısmına bırakmaya başlamıştı. Ben de işe doğru göz gezdirmek istedim Beton eliyle beni engelledi ve önüme bir zarf koydu. Sarı saman kağıdından olan zarfa baktım ve Necmi Abi'yle göz göze geldim. Gözüyle zarfı al işareti yaptı, aldım ve inceledim. Bu zarf özel olarak Necmi Abi'ye gelmişti. Zarfı açtım ve içindekini çıkardım, içinde açık bir çek vardı. Bu istenilen işin çok önemli olduğunu gösterirdi. Kesin olarak ortadan kaldırılmak istenen biri varsa bu açık çekle ödenmesi gereken bir işti.
''Onun ölmesini istiyorlar Hakan'' deyip Yağmur'u gösterdi. ''Bu çeki kabul etmen için değil. Onu koruman için verdim. Fırtına Salatası üyeleri birbirinden sorumludur kuralını biliyorsun. Bunu en yakın arkadaşım ölünce ben koymuştum. Yağmur'u burada pek sevmezler o yüzden bırak korumayı, bu çek için onu öldürmek isteyecekler bile vardır. Onu yalnızca sen korumaya gönüllü olabilirsin''
Necmi Abi'nin bahsettiği kural mekanın en sert kuralıydı. Yağmur'un peşinde birileri varsa onu yalnızca ben koruyabilirdim. Ya da bunun uğruna can verirdim. Doldurduğu çilekli sütü içtim ve zarfı geri verdim.
"Varım ".
Evet başıma gelen olay buydu. Aşık olduğum kadınla sürekli vakit geçirmek için bir fırsattı belki de ama bir yandan da onu korumam gerekiyordu. Bir Primus’u korumak mı? O kendini koruyamıyorsa ben nasıl koruyacaktım? Dediğim gibi ya da bu uğurda can verecektim.
Primusların hepsine bu çek öyle veya böyle ulaşmıştır. Onlarla karşılaşmak, istediğim en son şeydi ama onlara gelmeden bütün alemin peşinde olacağını da düşünmeden edemedim. Yağmur’un diğer katillere, en azından ben ve benden daha az yetenekli katillere karşı kendini koruyabileceğini düşünüyordum.
Bakın aramızdaki yetenek ve soğuk kanlılığı zamanında yaşadığım şu tecrübeyle size anlatmak isterim. Bir seferinde onunla aynı işe çıkmıştık. Hedefimiz bir şirketin sahibiydi. Necmi Abi bu görevi ikimize vermeyi uygun görmüştü. Bir takım gibi çalışmamız ve bencillik yapmamamızı istedi. Durduğumuz yer şirketin hemen yanındaki binanın otuzuncu katıydı ve bina şirketin bahçesine bakıyordu. Yağmur da hemen önümde pencerede oturuyordu. Her zamanki silahlarını beline yerleştirmiş ve bana bakıyordu. Genelde çift silah taşırdı. İkisi de Five-Seven olduğundan herhangi bir ağırlık sorunu yaşamaz, daha büyük çaplı mermi alan silahları ise keskin nişancılığına bağlayıp müşterilerine: ''Nasıl olsa hepsini kafasından vuruyorum ne gerek var'' diyerek reddederdi.
Hedefimize ulaşmak bayağı çetrefilli bir işti fakat Yağmur bunu çok basite indirgedi. Şirketin kapısı parmak izli bir sistemdi, ben çok düşünüp sistemi kırabileceğimizi ve kapıyı açabileceğimizi söyledim. ''Bu çok zaman alır ben kendi yöntemlerimi kullanacağım'' diyerek önerimiz reddetti.
Cevabını verir vermez pencereden aşağı kendini bıraktı. Hemen gidip camdan aşağıya baktım. O kadar ahenkli düşüyordu ki kanatları olsa havayı altına alıp süzülebilirdi. Düşmenin bir veya iki saniye sonrasında ellerini cebine atıp silahlarını çekti. Şirketin bahçesindeki üç güvenlik görevlisini kafasından vurdu. Tam yere düşecekti ki kollarıyla bedeni arasında bir kumaş açıldı ve süzülerek yere indi. Bir nevi zaten kanatları varmış diyerek gülümserken buldum kendimi. Dizlerinin üzerindeyken başını kaldırıp bana doğru baktı. Hemen toparlanıp asansörle aşağı indim ve kapının önünde bir koruma gördüm. Parmağımı ıslatıp rüzgârın yönünü tayin ettim ve yerdeki zeminin gerekli sertlikte olduğunu ve adımlarımın fazla ses çıkarmayacağını düşündüm. Korumanın arkasının dönmesini bekledim ve arkasından sinsice yaklaştım gölgeler benim gerçek dostumdu. Yanına gidip boğazına bıçağı geçirecektim şah damarının yerini ezbere biliyordum. Tam yanına vardığımda önümdeki taşa takılıp sendeleyip adamın üzerine düştüm ve o da benimle birlikte düştü. Arkasındaki taşa kafasını çarpıp ölmüştü. Planım tıkır tıkır işledi.
Yağmur’u bulmak için acele edip olay yerine varmam gerekiyordu. Fakat yukarıdan görülen o kalabalık yerini cansız bedenlere bırakmıştı. Uzaktan Yağmur’u görüp yanına gittim. Ben yanına vardığımda kapıyı korumalardan birinin parmağı ile açtı ve bana dönüp: ''Böyle daha kolay oldu'' dedi.
''Tabii ki de daha kolay oldu. Ben bunu nasıl düşünemedim. Otuz metre yükseklikten atlayıp üç kişiyi vurmak her vasıfsız kişinin yapabileceği bir iş. Herkesin varsayılan ayarlarında bu özellik mevcuttur. Emeklemek ve yürümek evresinin ara geçişi bu eylemdir.'' demek isterdim. Ama yalnızca gülümsedim. Bunu neden yapmıştım bilmiyorum ama galiba ona saygı duymam ukalalığını hafifletiyordu.
İçeri girip birkaç adım attıktan sonra alarmlar çalmaya ve binanın her yerinden sesler gelmeye başlamıştı, muhtemelen harekete duyarlı sensör vardı. Üstümüze çığ gibi insan gelmeye başladı. Ben korkudan ve heyecandan silahıma şarjör takamazken o kollarını iki yana açmış tek tek tetiğe basıyordu. Üstümüze koşan adamlar hemen olduğu yere düşüyor, arkalarındakilerden bazıları ölü bedenlere takılıp yere düşüyordu. Yere düşenler benim gazabımdan kurtulamıyordu. Mermisi bitse bile durmuyor, bıçaklarını çıkarıp düşmanların en ölümcül yerlerine birer kez saplıyordu. Bütün bunlar olurken hoparlörlerden “bu toprağın heyelanı meyelanı yok” çalmasını bekliyorsanız yanılıyorsunuz. O, hareketleriyle kendi müziğini çalıyordu.
Şimdi böyle bir yeteneği benim korumam sadece size değil bana da garip geliyor. Ama onu benim gibi koruyacak ya da en azından korumaya çalışacak başka biri yok. Hayranlığım ve ona olan hislerimin duyularımı daha da güçlendirdiğini biliyorum.
Yağmur’un evini gözetlerken aşağıdaki hareketliliği fark etmem uzun sürmedi. Üçerli gruplara ayrılmış dokuz kişi, evin etrafını sarmıştı. Duruşlarından ve ellerindeki ucuz silahlardan kiralık katil olmadıklarını, ödül peşinde koşan sıradan mafya köpekleri olduklarını saniyeler içinde analiz ettim.
Yağmur hepsini tek nefeste halledebilirdi ama asıl mesele onları kimin gönderdiğini öğrenmekti. Kusursuz bir planla merdivenlerden süzüldüm. Hedefim, köşeyi dönen en arkadaki adamdı. Sessizce arkasına geçtim, şah damarına yapacağım tek bir baskıyla onu bayıltıp sorguya çekecektim. Tam atıldığım sırada ayağım yerdeki boş bir teneke kutuya takıldı. Dengemi kaybedip büyük bir gürültüyle adamın üzerine uçtum. Yere yapıştığımızda kafamı kaldırıp baktım; düşerken savrulan dizim adamın çenesine tam isabet etmiş ve onu anında nakavt etmişti.
Üstümü silkelerken gülümsedim. Kusursuz bir anatomi bilgisi. Minimum efor, maksimum sonuç.
Tam o an, ensemde buz gibi bir metalin namlusunu hissettim. Hemen ardından tanıdık o tıkırtı duyuldu; bir silahın horozu yavaşça geriye çekilmişti.
"Sadece senin etrafı gözetlediğini mi sanıyorsun?" dedi kalın bir ses.
Ellerimi usulca havaya kaldırdığımda etrafımı yedi kişinin sardığını gördüm.
İçlerinden Nietzsche bıyıklı olan sırıttı. "Kabus’u avlamaya yalnız gelecek kadar cesurmuş."
Uzun saçlı olan ağzındaki kürdanı yere tükürdü. "Abi ne garip isimler bunlar ya. Primus’muş, Kabus’muş... Patron bir de Kanunsuz mu ne, öyle bir şey diyordu. İsimlere bak, sirk uleması gibi."
Uzun boylu, sırık gibi olan kıkırdadı. "Mantıken biz de kanunsuzuz oğlum, ne farkımız var?"
Yanındaki adam, sırığın kafasına hafifçe vurdu. "Fizik kurallarına aykırı hareket ediyormuş, ondan öyle diyorlarmış. Ulan bu kanunsuz dedikleri o kadar tehlikeli olsa, sence bu beceriksizi böyle kolay enseleyebilir miydik sala-"
Adamın cümlesi hiçbir zaman bitmedi.
Gözlerimizin önünde, kelimenin tam anlamıyla fizik kurallarına aykırı bir hızda yere yığıldı. Bedeni yana devrildiğinde, hemen arkasında duran silüet ortaya çıktı. Ağzını ve boynunu kalın bir şalla kapatmış, masmavi, tehditkar gözleriyle etrafı süzen bir kadın duruyordu. Şalının dışına taşan kızıl saçları gecenin karanlığında parlıyordu.
Adamın sırtına sapladığı kılıcı tek ve sert bir hamleyle çekerken, hançer kadar keskin ama bir o kadar da samimi bir sesle mırıldandı:
"Ben de tam olarak onu diyecektim."

cinayet isleyecekken ayagi takilip yere dusen seri katil😭😭
bu kizil sacli abla kim tam bi kraliccee
Sürpriiiiizzz :D