Viktor eski kamyonetin şoför mahalline yürümeye başladı. Bu, Sergei ile ortak aldıkları bir kamyonetti; gerçi Sergei bir süre sonra kamyoneti Hrimland'a silah kaçakçılığı için kullanmaya başlamıştı, ama neyse. Eski gibi görünse de her zaman yeni bir aküsü ve dolu bir deposu olurdu.
Kapıyı açtığında gördüğü manzara iğrençti: torpidoda söndürülmüş sigara izmaritleri, cam şişeler, makyaj aynasında rengi tozdan griye dönmüş bir öpücük izi — Sergei'nin yaşam biçimini kısaca özetler nitelikteydi. Ama önünde uzun bir dağ yolu vardı, bekleyemezdi.
Arabayı çalıştırdığında kadranda hararet göstergesinin yukarı çıktığını gördü. Sergei'yi yeni aradığı düşünülünce, bu Sergei'nin zaten arabada olduğunu ve şehre veya dağ yoluna gittiğini gösteriyordu. Yolda bir iz yoktu, kar hızlı yağıyordu. Patinaj çekerek dağ yoluna sürdü. Arabanın yolda kalmamasını istiyordu; kalan kısmı hem yürüyerek devam etmek istemezdi, hem de araba "Ben buradayım" demek için yeterli bir işaretti.
Polis bağırmayı kesti ve kafasını masaya yaklaştırdı:
-Bak, anlamıyorsun. O artık bir insan değil. Mantıklı düşünemiyor. Bir daha seni gördüğünde sana "Karıcığım,
nasılsın?" diyeceğini mi sanıyorsun! Büyük ihtimalle seni tanımayacak bile! Sana saldıracak.
-Gerçekten bütün bildiklerimi anlattım. Bize hiçbir şey...Genç subay, kadının çenesini tutmuş, iğrenircesine suratına bakıyordu.
Söylemedi gerçekten, sadece biraz tedirgindi, gidersem "Şunları yapın" bile demedi!
-O artık değişiyor. Azenor, kim üç askeri düşünmeden vurabilir! Üstelik eski bir askermiş!
Azenor sessizliğini korudu, korkmuştu ve yavaşça ağlıyordu.
-Döndüğünde sana, kızına veya başka birine saldırmayacağının garantisini kim verebilir? Azenor, bak, elimizde bir ilaç var.
Kuzey Federasyonu son 7 senedir bu ilaç üzerinde çalışıyor. Onu tedavi edebiliriz.
-Yemin ederim, nereye gittiğini bilsem söylerdim."Kısık sesle ağlamaya devam etti".
-Düşün! Onu bir daha görmek istiyorsan, tedavi edilsin istiyorsan iyi düşün!
Bakın, gerçekten bilmiyorum.
Diğer polis sorguya daldı.
- Eğer söylemezsen ne olacak biliyor musun? Bilmiyorsun, amına koyayım, bak anlatayım, iyi dinle!
Azenor’un kafasına kapıya tıklatıyormuş gibi vurdu.
- Viktor’un emekli maaşı kesilecek, mallarına el konulacak. Gerçi sen yardım ve yataklıktan sıcak hapishanende...
Azenor ağlayarak araya girdi:
- Yemin ediyorum, bilmiyorum!
Adam Azenor’un ağzını elinin içiyle sertçe kapatarak konuşmasını yarıda kesti.
- Sen sıcak hapishanende yatarken kızın çocuk yurduna gidecek!
Azenor’un kafası istemsizce titriyordu.
- Kızını kendin büyütmek istemiyor musun, Azenor!
Azenor polislerin iyi polis-kötü polis tavrını çoktan anlamıştı. Sonuçta 12 sene bir askerle evli kalmıştı veya hâlâ evliydi. Gerçi kocası artık bir canavar mıydı, yoksa hâlâ bir insan mıydı bilemiyordu.Polisler Azenor’u Yana’yı kullanarak sıkıştırabileceklerini düşünüyorlardı. Maalesef bu yalan da değildi.
Birkaç uyduruk dava ve suçlama ile Yana’nın babasının askerlere ateş eden bir vatan haini olduğunu, kendisinin ona bakma yeterliliğinin olmadığını iddia edip, çok sevdiği kızını ondan alabilirlerdi. Ama ne olursa olsun bu, Viktor’u polislerin eline vermek için geçerli bir bahane değildi.
Viktor’u çok sevdiği de söylenemezdi gerçi… Koyu Ortodoks olan ailesinden kaçmak için o zaman için iyi bir seçenekti Viktor. Aslında yalan söylemeye gerek yok — onu ilk gördüğündeki sert, savunmacı ve olgun halinden etkilenmişti. Sanki yıllardır babasının önüne taş duvar gibi koymak istediği adam figürüydü o. Ve gene o zaman için iyi de, kazanan da biriydi. Ama hiçbir zaman için kendini Azenor’a tam olarak açmazdı Viktor.
Azenor kocasının bir mutant olduğunu, polisler onu sorguya çektiğinde anlamıştı. Hiçbir zaman sert kavgalar etmezlerdi çünkü
Viktor hiçbir sorunu üstüne koyarak devam ettirmezdi. Kötü de olsa her şey için bir çözüm yolunu bulup uygulamaya koyardı.
Ama hiçbir zaman içten bir yakınlık da yoktu aralarında.
Polisler sorgulamanın bugünlük yeterli olduğuna karar verdiler ve sorgu odasından çıktılar. Çıkarken Azenor, üst üste yaşanan olayların etkisiyle hâlâ ağlıyordu. Polisler odadan çıktıktan sonra kendi aralarında konuşmaya başladılar:
- Elimizde herhangi bir delil yok. Zaten ikisi de çok korkmuş ve şoktalar. Ne yapacağız?
- Bilmiyorum. 7 senedir ilk defa bir mutant vakası görüyorum. Genelde kimse “Ben mutantım” deyip kendini ifşa etmez. Üstelik herif emekli askermiş.
- Asker demişken, bu MİMÖK’ün atadığı subay nerede?
- Yakında gelir. Gönderdiği askerlerinin üçü de vurulmuş, onları ziyarete gitti.
- Bırakalım o halletsin zaten. Kadının yeterince üstüne gittik. Ya konuşmuyor ya bilmiyor.
- Tamam, şu ikisini yan yana koyacağım, bir de çocuk bakmakla uğraşmayalım.
- Ben bir kahve almaya çıkacağım.
Kapıyı açan, daha az önce kendisini sorgulayan genç polis Azenor’a gelmesini işaret etti. Azenor kafasını kaldırıp polise baktı ve hemen ayağa kalktı.
Polis, Azenor’u 2 kat yukarıda yer alan, içerisinde Yana’nın da bulunduğu, bir tuvalet ve dört yatak olan beyaz fayanslı küçük bir odaya götürdü. Fayanslar beyaz olmasına rağmen oda griye daha yakındı; sanki birkaç senedir hiç dikkatlice temizlenmemiş gibiydi.
Zaten bir polis karakolunda da değillerdi.
Temnaya Rechka’dan ayrılıp yaklaşık kırk dakika yolculuk etmişlerdi. Ana girişten geçtikten sonra beş dakika araba ile, ardından yaklaşık on dakika da gözleri kapalı şekilde yürüyerek bu binaya sokulmuşlardı. Burası tanıdık bir yer değildi ve tanıdık bir yüz de yoktu.
Kızının yatakta oturduğunu gören anne, ona gülümsemeye çalıştı. Yana, Azenor’u görünce ayağa kalktı. Yüzünde veya bedeninde herhangi bir darbe izi yoktu; sadece canı sıkılmış gibi görünüyordu. Açıkçası bu, Yana’nın Azenor’un görmeye alışık olduğu standart ruh haline yakındı. Her ne kadar öyle yetişmesini istemese de Viktor’dan gördüğü fazla değer, soğukluk ve sevgi karışımı, onun biraz bencil ve sabırsız bir genç kız olarak yetişmesine sebep olmuştu.
Yana ve Azenor’un sarılmalarını izleyen polis hiç konuşmadan oradan ayrıldı. Azenor, polislerin gitmiş olmasının ve üzerindeki
sorgu baskısının bitmiş olduğunu düşünmenin rahatlığıyla kızına sarılmaya devam etti.
Viktor, kamyoneti dağ yolunun ortalarında durdurdu. Biraz daha yukarı çıkabilirdi belki, ama yol çok fazla inceliyor, hatta toprağın yer yer çökmesiyle tamamen kayboluyordu. Araca ileride ihtiyacı olabilir ve şehre
geri dönmesi gerekebilirdi.
Arabayı, ağaçların arasına, şehirden bu kadar uzak olmasa mesire yeri sayılabilecek düz bir alana park etti.
Arabadan inmeden önce, direksiyonun altında bulunan mandalla kaputu açtı ve arabadan indi. Kaputa doğru hafif topallayarak yürüdü.
Bir kaputun yanına, iple bağlanmış on üç anahtarla akünün kutup başlarını söktü ve anahtarı tekrar iple sıkıca bağlayarak yanına, torpidodan aldığı bir poşet naftalini koydu. Kamyonetin kasasındaki mazot bidonunu ve yiyecek poşetlerini indirdi, tüfeğini bidonun yanına koydu. Kasadaki plastik örtüyle arabayı tamamen örttü.
İşi bittiğinde silahını omzuna taktı, bir eline mazot bidonunu, diğer eline poşetleri aldı ve yola koyuldu. O ve protez bacağını uzun bir yolculuk bekliyordu.
Viktor, yer yer buz tutmuş, karlı yamaçlar ve geçit vermeyen sık ağaçlarla mücadele ederken söylenmeye
başladı.
- Bu mazot bidonunu Sergei’nin neden bana yük etmek istediğini öğrenmenin tek bir yolu var: taşımak!
Kodumun ihtiyarı kim bilir nerededir. Keşke telefonumu kullanabilseydim, belki arardım. Belki bana ailemden haber de verirdi.
Polisler yasal prosedürü uyguladılarsa ailemi çoktan bırakmışlardır. Gerçi kapısına gelen üç askere üç kurşun sıkan bir mutant, yasal prosedüre uymamak için yeterli bir sebep ama en azından kimseyi öldürmedim. Gerçi arabanın yanındaki andavala biraz isabetsiz ateş ettim ama ölecek bir tipe de benzemiyordu. Zavallı kızım kesin çok korkmuştur. Çok tutmadan salıverseler bari…
Viktor yere her bastığında sanki çivi gibi karın içine giriyordu. Başta anlam vermek istemiyordu, o düşünceden kaçıyordu ama bu mutasyonun devamı niteliğindeydi. Vücudu ağırlaşmıştı ama hiç kilo almış gibi de durmuyordu; hatta hayatta kalmak istemenin verdiği hırsla mı, mutasyonun getirdiği güçle mi olduğu bilinmez, bayağı dinçti. Sergei’nin ne zaman kendiyle iletişim kuracağını merak ederek yoluna devam etti.
Viktor, uzun süren yürüyüşün ardından iyice bitkin düşmüştü. Poşetler her kilometrede ağırlaşmış, artık ellerini ince ince kesmeye başlamıştı.Mazot bidonunun hâlâ Sergei’nin iğrenç bir şakası mı olduğunu, yoksa kulübede jeneratör mü olduğunu düşünüyordu. Eğer jeneratör yoksa, ısınmak için mazot bidonunu üstüne döküp yanması için dua bile edebilirdi. Soğuktan donmak üzereydi.
Kulübeye yaklaştığını düşünüyordu; neredeyse yirmi kilometredir arabadan ayrılmış, ağaçların arasında yürüyordu ve bayılırsa öleceğinin bilincindeydi. Kulübenin yerini biliyordu ama uzun yıllardır da gitmemişti; zaten normal bir iş için gidilecek bir yer değildi.
Sergei, burada ya kaçak mallarını saklar ya da genelde yazın, kaçak durumdaki kendisinin de üyesi olduğu Ayı Dişi kaçakçılık çetesinin üyelerini barındırırdı.
Güneş, ağaçların arasından sönük bir kış ışığıyla vuruyordu. Uzakta kulübenin silüeti göründü. Çevresindeki kar örtüsü, binayı olduğundan daha büyük ve görkemli gösteriyordu.Tek bir yapıya benzese de aslında öyle değildi:yanında katır barınağı olabilecek kadar büyük bir ahır ve onun gerisinde, kulübenin kendisi kadar geniş, kapalı bir malzeme deposu yer alıyordu.
Beyni onu yanıltmıyorsa serap görmüyordu. İnce bir tedirginlik ve kulübeye varmış olmanın verdiği mutlulukla yaklaşmaya devam etti. Ama buranın, sanki hep aktif kullanılan bir mekânmışçasına bakımlı olması, onun tedirginliğini artırıyordu.
Poşetleri, mazot bidonunu ve sırtında taşıdığı tüfeğini yan yana bıraktı, tabancasını çekti. Bayılmak üzereydi ama körü körüne içeri atlamak istemiyordu.
Biraz ilerledikten sonra ağaçların arasından kulübeyi izlemeye başladı. Ve bir ses duydu:
— Kimsiniz kardeşim? Burası özel mülk, siktirip gidiniz!
Viktor kafasını çevirdiğinde, uzamış saç ve sakallarıyla sanki dağda insanlıktan uzak yaşıyormuş gibi görünen; ama saçına sakalına tezat olarak, yeni olmasa da temiz giyimli, 1.85 boylarında, elinde tahminen Nagant tabancasını Viktor'a doğru tutan bir adam gördü.
Onunla konuşmaya hazırlanıyordu. Ama dağ adamının tabancası patladı. Adam, toplu tabancasındaki 7 merminin 3’ünü Viktor’a peş peşe sıkmaya çalışmıştı ama ya vurmak istemiyordu ya da eline ilk defa tabanca almıştı. Hatta 3. mermi, Viktor’un 2 bitişiğindeki ağacın neredeyse 3 metre yüksekliğindeki gövdesine denk gelmişti.
Viktor, siper almaya çalışıp en yakındaki kalın çam ağacının arkasına geçti. Adam, cırtlak sesiyle “Kimsiniz?” demeye devam ediyordu. Adım adım çam ağacına doğru yaklaştığı belliydi. Adam o kadar çok kim olduğunu sormuştu ki Viktor, tabancasını kullanmadan önce konuşmaya karar verdi. Adam çok amatör bir silahşördü, siper bile almadan yürüyordu. Söylememesi gereken bir şeyi söylese bile buradan ya ikisi çıkacaklardı ya da kendisine ateş eden dağ adamı ölü olarak… Bu durum böyle sonlanacaktı.
-Ben Viktor… Viktor Sokolov.
Adamın konuşmaması üzerine, göz ucuyla hafifçe onu gözetleyip devam etti:
-Beni Sergei gönderdi. Sergei Vevidov.
Adam karşılık verdi:
-Sergei!
Viktor tekrar sordu:
-Sergei’yi tanıyor musun?
-Evet ama senin mazot bidonuyla geleceğini söylemişti. Bu arada vuruldun mu kardeşim?
-Beni vurmaya mı çalışıyordun?
-Mazot bidonu şu ağacın orada, yanında eşyalarım da var.
Eliyle işaret etmesinin ardından dağ adamı koşmaya başladı.
- Viktor kardeşim, siz dinlenin, içerisi sıcaktır.
Koşan dağ adamının arkasından Viktor bağırdı:
- İsmin ne?
Adam mazot bidonuna doğru koşarken bağırdı:
- Mikoo!
Viktor, sıcak bir yatağa kavuşabilme ihtimalinin verdiği heyecanla hızlı adımlarla kulübeye girdi. Burası kulübeden ziyade bir sığınağı andırıyordu. Kapının solunda, üstüne çatı inşa edilmiş şekilde bir büyük, bir küçük jeneratör bulunuyordu.
Eve girmeden önce diğer binaları biraz inceledi. Ahırda koyunların olduğu seslerinden anlaşılıyordu ve depo büyük ihtimalle milyonlarca ruble değerinde Ayı Dişi mallarıyla doluydu.
Kapıyı açtı ve kulübeye girdi. Kulübede iki oda vardı ve diğer odanın kapısı açıktı. Girişte, kapının solunda yan yana duran dondurucu ve buzdolabı ile onlara bitişik bir tezgah bulunuyordu. İçeride bir elektrikli ısıtıcı ve elektrik aksamı gözden kaçmıyordu. İkinci odaya girdiğinde sıcaklık yüzüne vurdu ve neredeyse soğuktan donmak üzere olan yüzü ile elleri ani sıcaklık değişiminin etkisiyle sızlamaya başladı. Yerde, aralarında az boşluklar bulunan dört tane yatak vardı; hepsi düzenli, üzerlerinde duran battaniyeler katlanmış şekildeydi. Birinin yanında radyo, telefonlar ve şarj aletleri dikkatini çekti.
Uyandığında Sergei’yi arayabileceğini düşünerek kapıya yakın yatakta uzandı ve battaniyeyi üstüne çekti. Viktor uyandığında Miko’nun telefonda biriyle konuştuğunu ve camın açık olup odanın ilk geldiğine kıyasla oldukça soğuk olduğunu fark etti.
Miko: Evet, kardeş geldi patron... Hayır, henüz konuşmadım... Evet... Evet, patron...
Viktor: Sergei ile mi konuşuyorsun?
Miko, başıyla onaylayıp dinlemeye devam etti.
Viktor: Telefonu bana ver.
Viktor, telefonu Miko’nun elinden aldı ve konuşmaya başladı:
- Sergei, neredesin?
Sergei: Ooo, eski dostum, yeni arkadaşınla tanıştın mı?
Viktor: Miko’yla tanıştık. Ailemden haber aldın mı?
Sergei: Ailen demişken, bana “kırmızı kod” dedin, Viktor.
Viktor: Yani, uzatma.
Sergei: Eğer mutantsan, üç askeri vurduktan sonra aileni yerini bile bilmediğin bir MİMÖK karargâhına götürürlerse bu “siyah koddur”, amına koyayım!
Viktor: Sen neredesin?
Sergei: Lurgula üzerinden Fihmandiya’ya geçeceğim. Lurgula’ya tahmini yedi saat kaldı.
Viktor: Dönmen lazım, Sergei. Burada saklanamam.
Sergei: Bak, şu an arkamda on kamyonet beyaz barut var. Bu iş için “Ayı Dişi” herkese, düşünmek istemeyeceğin kadar fazla para yedirdi.
Viktor: Tek adam sen değilsin, amına koyayım. Kamyoneti birine ver ve geri dön. Ailemle görüşmem lazım.
Sergei: Dostum, bu Ayı Dişi’nde yükselmem için gerçekten ciddi bir fırsat. Aileni o sikik MİMÖK’ün elinden kurtarmak istiyorsan, içeriden her bağlantıya ihtiyacımız var demektir.
Viktor: Kimlerle konuştun?
Sergei: Subay ve yatırımcılardan biriyle, ama şu an için bu, onların önem verdiği bir şey değil. Bekle, döneceğim. Miko eğlenceli biridir, vakit öldürmeye çalış. Şu an elimden bir şey gelmiyor.
Viktor: Burası güvenli mi? Telefondan yerimizi bulurlar.
Sergei: Merak etme, orası bilindik bir yer, Viktor. Kimse seni rahatsız etmeyecek. Kapatmam gerekiyor, seni arayacağım.
Yer yatağının üstünde oturan Viktor, telefonu kapattıktan sonra sinirden sol elini zemine vurdu ve telefona ezbere bildiği numarayı tuşladı.
Viktor: Efimov, hangi kışladasın?
Efimov: Komutanım, sizin isminizin de geçtiği dosyaya ulaştım. Diş'teki adamlar zaten eski dostunuzun ismini sildirmiş. Ailenizin serbest kalması için uğraşıyorum, ama özel yetkili subay atamışlar, temas sağlayamadım.
Viktor: Anlaşıldı. Beni gelişmelerden haberdar edebilir misin?
Efimov: Çok fazla temasım yok, komutanım, ama deneyeceğim.
Viktor: Teşekkür ederim, Efimov.
Efimov: Arayacağım, efendim.
O sırada karakolda günler geçmişti ve polisler kendilerine ayrılan alanda oturuyordu.
İçeri askeri üniformalı bir grubun girmesiyle ayağa kalktılar. Siyah güneş gözlüklü, uzun boylu, zayıf ve yüzünün altında neredeyse boynuna kadar uzanan ameliyat izi olan yüzbaşı, fazla beklemeden söze girdi.
Gregor: Ne öğrendiniz? Sorgu nasıl geçti?
Polislerin içinden en yaşlı olan amir söze girdi.
Polis Amiri: Her şeyi denedik komutanım. Tedavi umudu, kızından ayırma korkusu… Her şeye rağmen bir şey bilmediğini söylüyor.
Gregor: Bir kadını ve kızını tutuklayıp konuşturamadıysanız, bu sizin beceriksizliğinizdir. Kadını bırakın ve izleyin, çocuğu burada tutun. Viktor karısını görmeye gelecektir.
Bir de şu defalarca suç üstü yakalanıp kaçan emekli asker, Lebedev!
Kolu beyaz gazlı bezlerle sıkıca sarılmış genç subay konuştu.
Lebedev: Sergei Vevidov, komutanım.
Gregor: O ihtiyar hakkında yakalama kararı çıkartın, bakalım kimler götünü kolluyor…
Polislerde derin bir sessizlik vardı. Hep kanuni, yasal prosedürü uygulamaya alışık olan polisler devletin görevlendirdiği MİMÖK subaylarından hoşlanmazlardı. Ama yetki olarak daha aşağıda bırakıldıkları için kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
Yüzbaşı devam etti.
Gregor: Bakın beyler, benim adım Gregor Kozlov. 2001 yılından beri "MİMÖK kuruluş tarihi" bu görevdeyim. İşimizi çabuk bitirirsek benden kurtulursunuz. Eğer işinizi doğru yapmazsanız, karakolunuza dönmeyi unutun; benim emrimdesiniz… Anlaşıldı mı?
Polisler bıkkın ve isteksiz bir şekilde “Emredersiniz” dedi ama Gregor tatmin olmuş gibi görünmüyordu. Aralarındaki yaşıt polis memurunun yanına yürüdü. Neredeyse Gregor’un çenesi, yaşlı polis memurunun burnuna değecekti ve bağırarak devam etti.
Gregor: Size “anlaşıldı mı” dedim!
Polis Memuru: Emredersiniz komutanım!
Gregor: Bu durum çözülene kadar her dediğimi yapmak zorundasınız. Birinizi vurup arka bahçeye gömersem bana hesap soracak kimse yok… Anlaşıldı mı lan!
Yaşlı polisler bu genç asalaktan kurtulmak istiyorlardı.
Polisler: Emredersiniz komutanım.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı