insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

II. Kılıç Onlusu

“İnsan ne olduğunu bilir, ama ne olacağını bilmez.”

Hamlet, William Shakespeare

Günahlar ve bedelleri.

Ölümler. Yaşamlar. Gerçekler. Yalanlar. Sadakat. İhanet. Gözler. Kulaklar. Sözcükler. Ruhlar. Günahlar.

Ve bedelleri.

Siz hiç bedel ödediniz mi?

Ben ödüyordum. Nefes aldığım, yüreğimin göğüs kafesimde çarptığı her bir saniye. Bir başkasının günahlarına kök salmış zehirli bir sarmaşık gibi büyüyor, gittikçe çözülmesi daha da imkansızlaşan bir düğüme evriliyordum. Bu günahlar benim değildi ancak onun topraklarında çiçek açmıştım. Toprağı sulayan her bir can zerresi benim kitabıma yazılmıştı. Bedeller benimdi.

Sen yaptın.

Gözlerimi açtım. Elimdeki sigara sönmeye son bir nefes uzaktaydı. Uzanıp son soluğumun tadını çıkardım, şakaklarıma saplanmış zihnimi uyuşturan baş ağrısını bir nebze olsun hafifletmesi umuduyla yaktığım dördüncü sigarayı da mındar etmiştim. Ne başımın ağrısı geçmiş, ne ağız tadıyla sigara içebilmiştim.

İki büyük günah senin, Aslıhan.

Çektiğim soluğu dudaklarımdan dışarı verdim ve duman odanın içinde yükselirken elimdeki filtreyi oturduğum koltuğun ahşabına bastırdım. Ses dişlerimi kamaştırdı. Kafam cam bir fanusun içindeymiş misali, duyduklarım çok uzaklardan geliyordu kulaklarıma. Zihnimde sadece tek bir ses vardı. Sahibi artık bu dünyada değildi. Cehennemden uzattığı bir ilmeği sarmıştı boğazıma, kendi günahlarının ağacında asmak istiyordu beni.

Zonklayan beynime rağmen gözlerimi tekrar kapamadım. Evimin genişçe salonunda, özenle seçtiğim kiremit deri koltuklarımdan birinde oturuyordum. Yalnız değildim, bakışlarım tam karşımda oturan siyah giyimli yabancı adama dokundu. Sarı kıvırcık saçları, öne eğdiği başının kuvvetiyle alnına dökülmüştü. Hafifçe aralık dudakları ıslaktı, iki kaşının ortasındaki kurşun deliğinden sızan kan yüzünü yıkıyor, siyah kıyafetlerinin rengini olduğundan daha da koyu gösteriyordu. Davetsiz bir misafir olmanın bedelini ödemişti, kendisiyle birlikte getirdiği beş arkadaşıyla beraber.

Saat tam yediye vurduğunda evimin kapısı açıldı, başımı geriye doğru hafifçe eğerek kapının önünde beliren adamlara baktım. En önde Cemal duruyordu, uzun zamandır midemi çalkalayan kan kokusu onu da rahatsız etmiş gibiydi, tereddütle elini kaldırıp herkesi durdurdu. “Aslıhan hanım?” diye seslendi merdivenlere doğru.

“Buradayım.” dedim dikkatini üzerime çekerek. Koşar adımlarla yanıma geldi, karşımda altının çatından vurulmuş halde oturan adamı gördüğünde yüz kasları gerilmişti. “Emeklilik zamanın gelmiş gibi, Cemal.” diye devam ettim gülümseyerek. Yüzümdeki tebessümün vadesi ne yazık ki çok kısaydı. “Kimin itleri bunlar? Nereden biliyorlar evimin yerini?”

Sorduğum soruların cevabını bilmediği barizdi. “Hemen ilgileneceğim.”

“Sana evimi yerini nasıl bulduklarını soruyorum!” diye bağırdım öfkeyle. “Hadi buldular, nasıl girdiler içeri? Beş kişi. Beş!”

Evimin etrafını izleyen onlarca güvenlik kamerasını aşmış, gölge gibi yuvama sızmış beş kişi. Hepsi yabancı uyruklu. Babamın cenazesinin üzerinden henüz iki hafta bile geçmemişti, ancak düşman enseme çökmüştü. Beni hafife mi alıyorlardı, tahrik etmeye mi çalışıyorlardı? Yapmamı bekledikleri ya da istedikleri şey neydi? Sorularımın cevapları benden uzaktaydı.

Karşımdaki koltuğu iki yanından sırtlayıp dışarı taşıyan adamlara yüzümü çevirmeden ayağa kalktım. “Kim.” dedim bastırarak. “Hangi cüretle?”

Cemal tedirgince yutkunarak, “Birkaç saat önce Kule’de bir patlama oldu.” dedi. Haberim vardı elbette. Beni gecenin bir yarısı uyandıran ve apar topar giyinmeme sebep olan yegâne şey aldığım bu haberdi. Ne yazık ki farklı bir düşman beni öldürmek için kötü bir gün seçmişti, tatlı bir rüyanın ortasında boğazımı kesmek için evime sızanların kâbusu olmuştum. “Liman mafyasının işi olduğunu öğrendik.”

“Ölü, yaralı?”

“Yok, hanımefendi.”

“Liman mafyası.” diye tekrarladım cam duvarın önüne doğru yürürken. Odada yankılanan tek şey benim topuklu ayakkabılarımın sesiydi, herkes nefes almaya dahi çekinir gibi suskundu. Cam duvardan onun yansımasına baktım. “Korsan’ın işi mi bu? Saçmalık.” Kaçtığım yegâne isim dönmüş, dolanmış beni bulmuştu.

Liman mafyasının başı, Korsan. Denizciler komik heriflerdi.

“İki yıldır işlerin başında oğlu Korkut bey var.”

“Bunlar Korkut’un adamları mı?” diye sordum evimden dışarı taşınan bedenleri kastederek. Kendi sorumu cevaplayan bendim. “Hayır. Korkut’un amacı beni indirmek olsaydı oteli patlatmazdı. Aklınca uyarıyor beni.” Dişlerimi sıktım. “Aklını alırım onun.”

“Kimliklerini hemen tespit edeceğim.” dedi Cemal. “Evin güvenliği konusunda-”

“Gerek yok.” diye kestim sözünü arkama dönerek. Az önce oturduğum koltuğun üzerinde duran siyah kabanımı hızlıca üzerime geçirdim. “Babamın evine taşınacağım. Bir an önce adamların kim olduğunu bul. Hermit’i av köşkünden aldınız mı?”

“Ön bahçede bekliyor, efendim. Gece çıkan karışıklıktan dolayı onu yeni aldırabildim.” Sol tarafında bekleyen adamlardan çantamı ve arabamın anahtarını alıp bana uzattı. “Eşyalarınızı ne zaman taşıyalım?”

Eşyalarımı uzanıp ondan alırken, “Hemen.” dedim.

“Mazhar beyin eşyaları?”

Duraksadım. İki hafta önce ölmüş babamın eşyalarını çöpe attırırsam fazla acımasız görünürdüm. “Benim odama taşırsınız.” diye mırıldandım yanından geçip ön bahçeye açılan kapıya doğru ilerlerken. Babamın ölümünün üzerinden 271 saat geçmişti. Zaten açık duran kapıdan geçip bahçeye adımladım. On bir koca gün sonra bu eski evden dışarıya attığım ilk adımlardı bunlar.

Hermit içi ödül mamalarıyla dolu yemek kabına kafasını sokmuş bir halde bahçenin öbür ucunda duruyordu. Dün sabah onun bu eve taşınmasını istemiştim, cenazeden beri av köşkünde kalıyordu. Cemal onu birkaç saat daha erken evime bıraksaydı olacakları düşünmek beynime kan sıçramasına sebep oluyordu. Saatler önce yanımda olursa daha güvende olacağından emindim, inancımın kırılması beş cana mal olmuştu.

Üst üste yutkunarak boğazıma dizilen dehşet zerreciklerini sindirdim. Kaybetme korkusu. Tırnaklarını boğazıma geçirmiş, gün geçtikçe daha da derine saplıyordu. Onun varlığı bu dünyada sahip olduğum tek değerli şeydi, kaybedemezdim.

“Hermit!” Dizlerimi bükerek olduğum yerde alçaldım ve tükürükler saçarak bana doğru koşan devasa köpeğime kollarımı açtım. Mutluluk, belki biraz da şikâyet nidaları atarak kucağıma zıpladı Hermit. Yediği ıslak mamanın çirkin kokusu burnumu gıdıkladı. “Evet.” dedim gülerek kaşlarının ortasına bir buse kondururken. Çikolata rengi yanaklarını okşadım. “Ben de seni özledim.”

Ellerimi büktüğüm dizlerime yaslayarak doğruldum. Hava zihnimde kopan fırtınaya tezat güneşliydi, günler sonra ilk defa ılık rüzgârı saç tutamlarımın arasında hissederek bir nefes aldım.

Bahçe kapısının önüne vardığımda ve arabamın kapısı benim için açıldığında hafifçe kenara çekilerek Hermit’in içeri zıplamasına izin verdim. Ağır gövdesini önce sürücü koltuğuna, ardından sağ tarafa sürükleyip bana yer açtığında oturdum ve kapıyı kendime doğru çekerek kapattım. Çantamı yanıma, köpeğimden kalan ufak boşluğa koydum. Elimi direksiyona attığım gibi ekran mavi bir yansımayla açıldı ve robotik bir ses arabanın içinde yankılandı. “Merhaba Aslıhan. İstanbul için hava durumu, bugün..”

“Mihra’yı ara.” dedim gaza basarken. Arabam sıcak asfaltın üzerinde kaydı.

“Mihra Derinkan aranıyor.”

“Aradığınız numaraya şu anda ulaşılamıyor.”

Ulaşılamıyor. Tabii. Caddeleri hızla geçerek sahil yoluna girdim. “Metehan’ı ara.” dedim bu sefer. Mihra nerede, oğlu oradaydı ne de olsa.

“Metehan Derinkan aranıyor.”

Yaya geçidinin hizasında kırmızı ışığa yakalandığım sırada telefon açıldı. “Alo? Aslıhan abla?”

Frene basarak yavaşladım ve durdum. Gözlerim önümde bir kaldırımdan diğerine akan insan trafiğini izliyordu. “Metehan, neredesin?”

Arka planda varlığını belli eden gürültüye bakılırsa kesinlikle evde değildi. “Oteldeyim.” diye doğruladı düşüncemi genç çocuk. “Bir şey mi oldu?”

“Telefonu Mihra’ya verir misin?” diye sordum. Bakışlarım hala renginden ödün vermemiş trafik lambasına kaydı. “Eğer seninle oradaysa, tabii.”

Ufak bir sessizlik geçti.

Sessizliği bölen ses Mihra’ya aitti. “Aslıhan?”

Onunla cenazeden beri konuşmamıştım. “Eve gidip eşyalarınızı toplayın.” diye konuya daldım ışığın yeşilde dönen rengiyle birlikte ayağımı pedala bastırırken. “Gidiyorsunuz.”

“Ne diyorsun Aslıhan? Nereye gidiyoruz?”

Afallamasına ayıracak vaktim yoktu. “Bir süre Zürih’teki evimde kalacaksınız.” diye açıkladım. “Rusya’da bir adam vardı. Sağlam bir tetikçi. Vladivostok’ta.”

Mihra bir an duraksadı. “Zhenya Zverev.” Sesi gerginleşti. “Bana bak Aslıhan, henüz Kule’nin başına bile geçmemişken kendine düşman edinmeye başlayayım deme sakın.”

“Düşman benim ayağıma geliyor Mihra.” Alayla konuştum. “Nasıl yaptı bilmiyorum ama itlerini evime sokmuş. Kule’deki bütün patronlara söyle, kellesine beş milyon koyuyorum. Canlı ya da ölü.” Duraksadım. “Ya da bırak.” Fikrimi değiştirmiştim. “Ben hallederim.”

“Emin misin o olduğuna, ya değilse?”

“Cemal araştırıyor.” dedim kısaca. “Her ihtimale karşı İsviçre’ye gönderiyorum sizi. Burada güvende değilsiniz, özellikle Metehan.”

“Orada güvende olacağımız ne malum?” diye sordu. “Ayrıca otel bu haldeyken nasıl bırakıp gideyim Aslıhan, adamın biri kendini patlatmış! Liman mafyasının adamı olduğunu söylediler ama ihtimal dahi vermiyorum, Korsan bize ihanet etmez.”

“Tamam Mihra.” dedim bıkkınlıkla üst üste sıraladığı cümleleri kesmek için. “Kendimi tekrar etmeyeceğim. Kapatıyorum.” Parmağımı kaldırarak ekrandaki kırmızı tuşa bastım ve cevap vermesine izin vermeden aramayı sonlandırdım.

Ellerim tekrar direksiyona yapıştı. Sahil yolundan yukarı dönüp iki yanı tarlalarla çevrili bir yola girdiğimde hızlandım. Şehirden uzaklaşmış, trafikten sıyrılıp bomboş arazilerin sessizliğinin esaretine düşmüş bomboş bir yolda ilerliyordum. Göz ucuyla yanımdaki koltuğa yerleşmiş, patilerini kapıya dayamış usluca oturan Hermit’e baktım.

“Artık farklı bir hayatımız olacak. Daha iyi olacağına dair söz veremem.” diye mırıldandım sağ elimi uzatıp sırtındaki tüyleri kaşırken. “Ama her şey bittikten sonra geri döneceğimize söz veriyorum. Birlikte.

Henüz yolun başındaydık, yüzleşmemiz gereken kâbus buradan kaçtığımız yıllar içinde çığ gibi büyümüş, buraya adım attığımız an omuzlarımıza bir karabasan gibi çökmüştü. Uyanma vakti gelmişti.

Bedel ödemem isteniyorsa, günahkâr olacaktım.

Ayağımı sol pedala bastığımda ve arabam yavaşladığında müstakil, eski bir taş evin önündeydim. Eski bir dostu görmeye gelmiştim. Bir sigaranın özlemiyle kuruyan dudaklarımı ıslattım, arabadan çıkmadan önce uzanıp çantamdaki silahımı belime yerleştirdim.

Sabah aydınlığı gökyüzünde yükselmişti. Adımlarım beni kapının önüne taşıdı, yumruğumu kaldırıp kapıya vurdum.

Saniyeler kulaklarımda kalp atışlarımla gümbürdedi, tam yirmi dört saniye sonra kapı açıldı. İhtiyar bir adamın silüeti belirdi karşımda, yıllar onu da benim gibi kanatmış, bakışlarını yara etmişti. Ak düşmüş kirpikleri titredi, altında şaşkınlık belirdi. Tanıdık bir yüz geçmişin sayfalarını aralamıştı.

Geçmişten kaçtığın kadar ona gömülürdün. Hayat kuyruğunu yutmaya çalışan bir yılan gibi başladığı yerde bitiyor, bittiği yerden yeniden başlıyordu. Ben bu evde ölmüştüm bir kere, tekrar buradan başlamak zorundaydım.

Adamın dudakları yüzünün iki yanında yükseldi. Sesi bir fısıltıdan daha yüksek, bir mırıltıdan daha alçaktı. “Aslıhan.” diyebildi titreyen sesiyle. “Tekrardan hoşgeldin, kızım.”

Aralanmış kapının ardından kabusumun karanlığı siyah bir bulut gibi havaya karıştı, aldığım bir solukla ruhuma sızdı. Gülümsedim.

“Merhaba, Korsan.”

BÖLÜM NOTU

selam nabersiniz begendiniz mi kitabi




user

Vay be, "Merhaba, Korsan." diye bitirmek... İşte buna bayılıyorum! 🤯 Aslıhan'ın babasının ölümünden sonraki o soğukkanlı tavrı, şimdi de evine giren beş adamı tek başına halletmesi... "İki büyük günah senin, Aslıhan." cümlesiyle başlayan o iç sesi, gerçekten karakterin ne kadar zorlandığını ama bir yandan da ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Mihra'nın panik halleri ve Aslıhan'ın onu Zürih'e göndermesi de, "Mihra'nın çileden çıkışıyla tezat oluşturması" yorumumu hatırlattı, Aslıhan hala kontrolü elinde tutuyor. Peki bu "Korsan" olayı ne şimdi? Liman mafyasıyla ilgili bir şeyler dönüyor ama Aslıhan "Korsan bize ihanet etmez." derken, şimdi karşısında... Ne iş? Bir sonraki bölümü bekleyemeyeceğim!

user

Kesinlikle katılıyorum, bu "Korsan" olayı dünya kurgusunu öyle bir noktaya getirdi ki, Aslıhan'ın bu durumu nasıl yöneteceğini çok merak ediyorum. Bir yandan ihanet etmez derken, diğer yandan karşısında olması hikayenin bütün dengesini değiştirebilir.