I. İmparator
“Düşünüyorum da, eğer yoksa şeytan, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.”
Karamazov Kardeşler, F. M. Dostoyevski
Günümüz, Bursa
Kalabalıkları oldum olası sevmezdim.
Atıştıran yağmurun izleri omuzlarımı saran eflatun kabanımın üzerinde koyu renk çizgiler çekerken, gözlerimi karşımdaki kalabalığa dikmiş halde öylece dikiliyordum. Simsiyah giyinmiş insan topluluğunun karmaşası arasında, üzerimdeki eflatun kıyafetlerle kendime bir yer edinmiştim. Herkesinkinden farklı olan kıyafetlerimin gösterdiğinin aksine, bugünün başrolü kesinlikle ben değildim.
Bugünün başrolü, Mazhar Derinkan’dı. Kule’nin İmparatoru.
Öldürülmüştü.
Siyah deri eldivenlerimin altında titreyen parmaklarımla cebimden sigaramın paketini çıkardım. Beni bu kadar sarsan şey soğuk muydu, yoksa cebimde her bir saniye durmaksızın varlığını hissettiğim dörde katlanmış kağıt parçası mıydı bilmiyordum ancak karton paketten saniyelerce almaya çalıştığım sigaram parmaklarım arasından kayıp çamura saplandığında gerginliğimin kanıtı misali dudaklarımdan sert bir küfür fırladı.
Çehremi hafifçe kaldırıp göğe baktım. Doğmak, yahut ölmek için pek de güzel bir gün sayılmazdı. Mazhar Derinkan’ın hiçbir zaman güzel zamanlamalarla arası olmamıştı. Sürprizleri severdi. Ben sevmezdim.
Gökyüzü delicesine gürlüyor, kara bulutlar görüş alanımızı olduğundan daha da kısıtlı hale getiriyordu. Neredeyse cehennemin dibinde, eski bir kış evinin geniş arka bahçesindeydik. Mazhar vasiyetinde buraya gömülmek istemişti. Hafifçe atıştıran yağmur biraz daha hızlandığında, arkamda bekleyen siyah giyimli adamlardan biri bir şemsiye açarak yanımda dikilmeye başladı.
“Yeni yaşın kutlu olsun.”
Gözlerimi tekrardan yere indirdiğimde, önümde Mazhar’ın kız kardeşi, Mihra Derinkan dikiliyordu. Bugün doğum günümü kutlayan ilk kişi olması ironikti ancak ağlamaktan kızarmış gözlerine baktığımda genzimden yükselen alaycı tavır bir soluğa dönüşüp dudaklarımdan çıkıverdi. Ağzım varla yok arası bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Sağol.” dedim kuru bir sesle. Babam cenazesi için ne de güzel bir gün seçmişti.
“Hakikat gibi gelmiyor.” diye söze girdi tekrar gözlerine dolan boncuk boncuk yaşları akıtmamaya çalışırken. Elindeki siyah ipek mendili göz pınarlarına bastırdı. “Bu kabustan uyanmak istiyorum sadece.”
Ancak hakikattı. İnsanların düşündüğünün aksine, Mazhar Derinkan ölümsüz değildi. Cesedi çorak toprakta büyüyen bir kaktüs gibi ayaklarımızın dibinde yatıyordu. Bir daha da kalkmayacaktı. Onu bulduğumda çoktan kansız ve ruhsuz bir bedenden ibaretti, göğsüne sapladıkları hançeri çektiğimde dahi yüzüme kan sıçramamıştı.
“Daha fazla endişelenme.” dedim göz ucuyla bize yaklaşan oğluna bakarak. Metehan yanımıza gelip annesinin koluna girdiğinde bakışlarım tekrardan Mihra’ya döndü. “Sizin güvenliğinizi sağlıyorum.”
“Arkası boş laflar bunlar.” diye tısladı öfkeyle. “Ağabeyimin güvenliğini sağlamalıydın önce.”
Dudaklarımı ıslattım. Ağzım durmaksızın kuruyordu. Litrelerce su içsem dahi susuzluğum geçmeyecek gibi hissediyordum. Yine de yüz ifadem rahattı. “Bunu konuşmanın sırası değil Mihra. Hem de hiç değil. Bak Metehan da burada.”
“Senin babanı öldürdüler Aslıhan!” dedi Mihra hiddetle. Sinir krizlerinden biri tekrardan baş göstermişti. Bunca insana birazdan rezil olacağımızın bilinciyle kalabalığa bakıp iç çektim. “Nasıl bu kadar soğukkanlı olabilirsin? Bunca sene, onunla geçirdiğin yıllar seni hiç mi değiştirmedi?”
“Yeter anne.” dedi Metehan annesinin kolundan hafifçe çekiştirerek. Sesi sitem doluydu. “Aslıhan ablam haklı. Cenazeden sonra konuşuruz bunları.”
Garip bir çocuktu. Onu büyüten tek kişi Mihra olmasına rağmen annesine gram benzemezdi. Yılanın inindeki bir tavşan gibi, içinde bulunduğu kuyunun şerrinden uzak büyümüştü.
Hışımla oğlundan uzaklaştı Mihra. “O senin ablan değil!” İşaret parmağını bana doğrulttu. Tutmaya çalıştığı yaşlar şimdi yanaklarından çenesine süzülüyor, beyaz fondöteninde çizgiler bırakıyordu. “Ağabeyim senin gibi bir piçi veliahtı yaptığı için bu haldeyiz.” dedi. “Kuduz bir köpek gibi havlamayı ve ısırmayı biliyorsun sadece. Birazcık bile değişmedin. Şu gözlerindeki bakış bile çileden çıkarıyor beni.”
“Anne-”
“Tamam Metehan.” dedim Metehan’ın mahcup bakışlarına gözlerimi kırparken. “Gidip annene biraz su getir. Hadi.”
Tereddüt dolu bir ifadeyle bize baktıktan sonra arkasını dönüp hızlıca uzaklaştı oğlan. Nerede nasıl davranması gerektiğini iyi biliyordu.
Kıyıya çarpan dalgalar gibi, gerginlik zihnimde katman katman yükseliyordu. Dişlerimi sıkarak karşımda histeriyle titreyen kadını kolundan yakaladım. “Bana bak.” dedim dişlerimin arasından. “Susuyorsam, seni şuracıkta cehennemin dibine yollamıyorsam oğlunun sayesinde. Duydun mu beni? Ağzından çıkanlara dikkat edeceksin. Düşmanlık etmen gereken ben değilim.”
“Kim öyleyse Aslıhan?” diye sordu gözlerini kısarak. “Bulabildin mi babanın katilini?”
Dudaklarım iki yana kıvrıldı. Uzanıp kadının yanaklarına düşen saçlarını kulağının arkasına iteledim. “O güzel aklını bunlarla yorma, Mihra.” dedim. “Eğer babamı sen öldürmediysen tabii.”
Yüzü mümkünmüş gibi daha da kızardı. Elimden kurtularak bir adım geri gitti. “Kule’yi başımıza yıkacaksın.”
“Babam bana ne öğrettiyse onu yapacağım. Her zaman yaptığım gibi.”
Eğildi ve yere, botlarımın tam hizasına tükürdü. “Sürtük.”
Arkasını dönüp oğlunu bulmak üzere insanların arasına karışmasını izledim. Yanımda, başımın hizasındaki şemsiyeyi tutan adamın elinde bir mendille ayakkabımı silmek üzere eğildiğini fark etmiştim ama elimi hafifçe kaldırarak onu durdurdum. “Gerek yok.” dedim eldivenlerimi çıkarırken. Mihra’ya dokunmak midemi çalkalamıştı. İki parça deri kumaşı üst üste koydum ve adama uzattım. “Şunları çöpe atın. Cemal’e de söyleyin arabamı hazırlatsın. Yarım saate çıkacağız.”
“Nasıl isterseniz.”
Şemsiyenin altından çıkarak kalabalığa karıştım. Anlamsız mırıltılarla yolumu kesmeye çalışan insanları görmezden gelerek eski evin ahşap kapısının önüne vardım. Gömleğimin iç cebinden çıkardığım paslı, eski anahtarı deliğe sokup çevirdiğimde ağır kapı gıcırdayarak açıldı. Kitli değildi ancak içeri sızan rüzgarla havaya kalkan toz zerrecikleri, bu kapının uzun zamandır açılmadığının kanıtı niteliğindeydi.
Ayakkabılarımdaki çamuru kapının önündeki ıslak paspasa silerek içeri adımladım. Parke ayaklarımın altında gıcırdadı. Bu eve gelmeyeli neredeyse on yıl olmuştu. On koca yıl. Bu ev dahi değişmiş; ışığı, rengi solmuştu. Ben nasıl aynı kalabilirdim? Ruhlarımız benziyordu bu ev ile, tıpkı onun gibi benim de yüreğim ve aklımın içindekiler eskimiş, renkleri soluklaşmıştı.
Giriş kapısının açıldığı koridoru yürüdüm ve salonu es geçip sol tarafımda kalan ahşap merdivenlere yöneldim. Önümde on yaşlarında bir kız çocuğunun silüetinin belirmişti ansızın; zayıf, çirkin, korkak bir kız. Koşar adımlarla yukarı çıkmasını, çıkarken parmaklarını pürüzlü duvarda sürterek çıkan sesle kamaşan dişlerini sıkarak gülümseyişini gördüm. Soğuktan karıncalanan parmaklarımı boyası yer yer dökülen duvara yasladım ben de. Onu takip ettim.
Koyu gri mobilyalarla bezenmiş, ruhsuz bir odaya girdi kız. Bir çocuk için döşetilmiş bir oda değildi, onun da zaten çocuk olmasına hiçbir zaman izin verilmemişti. İlerleyip odanın tam karşı duvarındaki pencerenin altına hizalanmış ahşap çalışma masasına gittim. Masanın üzerinde mavi bir porselen vazo vardı, içindeki çiçekler kurumuştu. Vazoyu kenara ittim ve uzanıp pencereyi sertçe yukarı kaydırarak açtım. Kalçamı masaya dayayıp yatağının başucunda dikilmiş kızın silüetini izlemeye geri döndüm.
Gözlerimin önünde süzülen hatıranın ne olduğunu şimdi fark etmiştim işte.
On dört yaşına girdiğim gündü.
İlk doğum günü hediyemi on iki yaşında almıştım.
Mazhar Derinkan’ın evinde uyandığım ilk gündü. Bir adım yoktu. Hafızam ise son iki yıldır yaşadığım çöplükten ibaretti.
“Bugün senin doğum günün.” demişti, ellerime gümüş işlemeli bir hançer tutuştururken. Açık mavi gözlerinde tereddüt yoktu, bakışları bir kurşun gibi irislerime saplanıyordu. “Bugün sen, Aslıhan Derinkan olarak yeniden doğdun. Kulenin tek veliahtı olduğunu asla unutma.”
Beni içinde debelendiğim çöplükten çekip almıştı ama o çöplüğü benden alamamıştı. Bana bir isim vermişti. Bir ev vermişti. Adım adım, sahip olduğu bütün dünyayı ayaklarıma sermişti. Bir tilki kadar sinsi, bir aslan kadar vahşi olmuştum. Beni tıpkı kendisi gibi, bir kuzguna çevirmişti.
Zihnimin içinde dönen bir kasırgadan kurtulup başka birine kapıldım. Yatağının üzerine bırakılmış gümüş renkli tarot kartını inceliyordu şimdi genç kız gözlerimin önünde. Kartın üzerine altın işlemelerle yazılmış Hermit yazısını inceledi bir süre. Ermiş. Anlamıyordu, kendisinin miydi bu kart?
“Senin için değil o.” dedi kapıda aniden beliren adam. Mazhar Derinkan’ın on yıl önceki çehresini görmek boğazımı gıdıklamıştı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dudaklarında nadiren beliren keyifli bir gülümsemeyle içeri bakıyordu. “Sana ait olan tek kartın İmparator olduğunu söylemiştim, Aslıhan. Yalnızca ben öldüğümde, onun sahibi olacaksın.”
Titreyen ellerim kulaklarımda yankılanan sözlerle cebimdeki dörde katlanmış kartı buldu. Babamın göğsüne bir hançerle saplanmış halde bulduğum, kurumuş kanla kaplı kartı çıkarıp avcumun içinde tuttum. Kalbim göğüs kafesimde değil, boğazımda çarpıyordu sanki.
“Öyleyse bu kart ne için?” diye sordu kız.
“O kart, ailemizin yeni üyesi için Mahkeme tarafından seçildi.” dedi adam. Kapının çerçevesine yasladığı gövdesini kaldırıp dışarı doğru yöneldi. Tekrardan kıza döndüğünde kucağında kahverengi ağızlı, siyah bir köpek tutuyordu. Rottweiler cinsi yavru bir köpekti. “İşte kartın sahibi.”
Refleksle yaslandığım masadan kalktım ve sevinçle adama doğru koşan kızı durdurmak ister gibi kollarımı uzattım. 'Dur!' diye haykırmak istiyordum yüzüne, 'Her mutluluğun bir bedeli var. Dur.' Ancak kızın silüeti tenime çarptığı gibi her şey yok oldu.
Rüyadan uyanmıştım. Bir zamanlar bana ait olan bu odada şimdi yapayalnız halde, bir yabancı gibi öylece dikiliyordum. Açık pencereden içeri sızan soğuk yel yüzüme birkaç tokat atmış, beni girdiğim transtan çıkarmıştı. Boğazımdaki kuruluğu geçirmek için üst üste yutkundum ama geçecek gibi değildi.
Terleyen avcumun içindeki kartı tekrardan yerine koyup odadan çıkmak üzere döndüm. Bir sigara içmekten daha çok istediğim hiçbir şey yoktu. Buradan bir an önce çıkmak istiyordum.
Tam o sırada gözüme takılan şey ile duraksadım.
Nefesim durdu. Çarklar zihnimde dönmeye başladı. İhtimallerin varlığı burun kemerimi sızlatıyordu.
Sarsak adımlarla yatağıma doğru ilerledim. Saniyeler önce gözlerimin önünde hatırası beliren o gümüş kart, şimdi burada, yatağımın üzerindeydi. Bakışlarım tereddütle rüzgarın etkisiyle hafifçe kapanmış olan ahşap kapıya döndü. Kimse yoktu. Babam bir daha elinde yavru bir köpekle buraya gelmeyecekti, bedeni artık toprağın altında yatıyordu. Bunu buraya bırakan her kim ise, babamın göğsüne hançeri saplayan da oydu. Mahkeme tarafından bizzat bahşedilen kartlar sadece sahiplerine görünürdü. Kim, Kule’nin en güçlü kartını bulup sahibiyle birlikte yok etmeye cesaret edebilirdi?
Kim, kim, kim?
Üzerinde iyi ki doğdun yazılı bir çıkartma ile çarşafların üzerine bırakılmış kartı elime aldım. Tırnaklarımla çıkartmanın köşesini kazıyarak sökmeye çalışırken ellerim öyle sarsılıyordu ki, defalarca denemem gerekmişti. Kafamın içinde bir fırtına başlamıştı sanki, adım adım tüm vücuduma yayılıyordu. Sonunda kağıdı söküp attığımda genzim cayır cayır yandı, saniyelerdir tuttuğum nefesimi dudaklarımdan kesik kesik dışarı verdim.
Babamın yıllar önce söylediğinin aksine, bana bahşedilen gümüş kart İmparator değildi. Olmayacaktı da. Olduğum yerde yatağıma tutunarak dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerim defalarca kartın üzerindeki iki kelimeyi okudu.
Tekrar, tekrar ve tekrar.
Kılıç Kraliçesi.
BÖLÜM NOTU
kule, mahkeme ve kartlar. ileriki bolumlerde hepsinin aciklamalari olacak endiselenmeyin!!

Betimlemeler, duygu yansıtması, mekân betimlemeler o kadar güzel ki nutkum tutuldu, tekrar tekrar okudum...