insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Kısım I – İçerideki Çocuk

Yuta: 1. Kısım

Giriş — Beden Boş Değildir

0. Bölüm
Gece, sanayi bölgesinin üzerine dumanla karışık ağır bir karanlık indirmişti. Fabrika bacalarından yükselen buhar, sokak lambalarının solgun ışığını yere ulaşamadan dağıtıyor; uzun depo duvarlarının arasındaki yolları olduğundan daha dar gösteriyordu. Uzakta çalışan bir presin düzenli darbeleri birkaç saniyede bir gecenin içinden geçiyor, binalara çarpıp sönüyordu.

Hut ile Rek, fabrika duvarına yakın tarafta yan yana ilerliyordu. Devriyenin bu bölümünde konuşacak pek bir şey kalmazdı; aynı kapılar kontrol edilir, aynı karanlık pencerelere bakılır, sabaha kadar değişmeyeceği bilinen aynı sessizlik dinlenirdi. Rek montunun yakasını kaldırıp ellerini ceplerine soktu.

“Çayı içmeden çıkmamız iyi olmadı,” dedi. “Böyle gecelerde insanın başına ya bir şey gelir ya da sabaha kadar hiçbir şey gelmez. İkisi de çekilmiyor.”

Hut, arkadaşına bakmadan hafifçe gülümsedi. “İkinci ihtimal daha yüksek.”

“Sen öyle söyleyince rahatladım.”

Hut cevap vermedi. Sağ eli alışkanlıkla beline gitti ve parmakları montunun altında bulunması gereken sertliği aradı. Boşluk. Eli bir an orada kaldıktan sonra sessizce aşağı indi. Rek hareketi görmüş, başını başka tarafa çevirerek görmemiş gibi yapmıştı.

İki eski deponun arasındaki dar geçide yaklaştıklarında Hut’un adımları yavaşladı. Gündüzleri bile güneşi zor gören koridor, geceleri sokak lambalarının erişemediği koyu bir yarık gibi görünürdü. Geçidin içinde, yere yakın bir noktada soluk bir parıltı belirdi; belli bir renge sahip olmadan maviyle sarı arasında titreşti ve Hut gördüğünden emin olamadan söndü.

“Neye bakıyorsun?” diye sordu Rek.

“İçeride bir ışık vardı.”

Rek geçide doğru eğilip gözlerini kıstı. “Ben bir şey görmedim.”

“Ben gördüm.”

“Yansıma olabilir.”

“Yansıması için ışık gerekir.”

Rek bir süre karanlığa baktıktan sonra cebinden fenerini çıkardı. “Sen önden git. Kahramanlığına engel olmayayım.”

Hut kendi fenerini yakarak geçide girdi, Rek de birkaç adım gerisinden onu izledi. Işık önce rutubetten kararmış duvara, ardından devrilmiş plastik paletlere ve paslı bir yağmur oluğuna değdi. Zeminde ezilmiş kartonlar, taş parçaları ve eski lastik izleri vardı; ilk bakışta gece boyunca orada bulunmaması gereken hiçbir şey görünmüyordu. Hut birkaç metre daha ilerlediğinde fenerin huzmesi asfaltın ortasındaki siyah bir birikintinin üzerinde durdu.

Birikinti suya benziyordu ama çevresindeki zemin kuru sayılırdı. Yağ olamayacak kadar duru, su olamayacak kadar koyuydu. Yüzeyinde ince renk damarları dolaşıyor, fener sabit tutulduğu hâlde birbirlerinin içinden geçerek biçim değiştiriyordu. Hut yaklaşınca renklerin hareketi yavaşladı ve sonunda hepsi birden durdu.

“Rek,” dedi gözlerini birikintiden ayırmadan. “Şuna bak.”

Arkasından cevap gelmedi. Hut dönüp geçide baktığında Rek’in yerinde olmadığını gördü. Birkaç saniye önce birlikte yürüdükleri yol bomboştu; geçidin ağzında görünmesi gereken sokak lambası da kaybolmuş, iki duvarın arasındaki karanlık olması gerekenden çok daha uzağa uzanmıştı.

“Rek?”

Hut’un sesi duvarlara çarparak geri dönmedi; sanki birkaç adım ötesinde karanlık tarafından emilmişti. Telsizini çıkarıp düğmesine bastı fakat hoparlörden yalnızca boğuk bir cızırtı yükseldi.

“Rek, cevap ver.”

Cızırtının içinden kesik bir nefes duyuldu. Hut telsizi kulağına biraz daha yaklaştırdı.

“Merkez, beni duyuyor musunuz?”

Bu kez ses, cızırtı tamamen kesildikten sonra geldi.

“Hut.”

Adını söyleyen kişi yakındaydı. Sesin tanıdık bir yanı vardı fakat kime ait olduğunu düşündükçe o tanıdıklık dağılıyor, yerine içine işleyen belli belirsiz bir rahatsızlık kalıyordu.

“Hut.”

İkinci çağrı telsizden değil, hemen arkasından gelmişti. Hut döndüğünde karşısında yine boş geçidi buldu ancak yerdeki birikinti artık aynı yerde değildi. Siyahlık, yüzeyinden taşmadan genişlemiş ve asfaltın üzerinde birkaç karış ona yaklaşmıştı.

Hut geriye doğru bir adım attı. Birikintinin ortası ağır ağır kabardı; içinden önce ince, siyah bir uzantı çıktı, ardından ona benzeyen iki tane daha yükseldi. Bunlar ne bacak ne kol ne de bildiği herhangi bir canlıya ait uzuvlardı. Yine de rastgele hareket etmiyorlardı. Karanlık, nasıl yapıldığını bilmediği bir bedeni hatırlamaya çalışıyor; parçaları yanlış yerlerden birbirine ekleyerek ayağa kalkmaya uğraşıyordu.

Sağ eli bir kez daha belindeki boşluğa gitti fakat bu kez orada oyalanmadı. Kemerindeki copu çekip tek hareketle açtı. Metalin kuru sesi geçitte yankılandığı anda siyah uzantıların tamamı durdu; uzak fabrikadan gelen pres darbeleri de aynı anda kesilmişti. Hut kendi nefesini işitmek için kulak kesildiğinde onu da duyamadı.

Karanlık üzerine uzandı. Ne sıçramış ne de koşmuştu; aradaki mesafe sanki katlanmış ve şey, bulunduğu yerden ayrılmadan Hut’un önüne gelmişti. Hut copu omuz hizasından savurdu. Metal, yükselen siyahlığın içinden hiçbir şeye değmeden geçti fakat koluna parmak uçlarından omzuna kadar ilerleyen buz gibi bir ağrı saplandı. Eli aniden uyuşunca feneri yere düştü; dönen ışık bir an duvarları, bir an zemini, bir an da karşısındaki şeklin eksik parçalarını aydınlatıyordu.

Hut geri çekilmek yerine copu diğer eliyle kavrayıp tekrar vurdu. Bu kez darbe, yüz olması gereken yerde dönüp duran renkli yüzeye değdi ve geçit sessizce parçalandı.

Duvarlar, asfalt ve üzerindeki gece, ince cam levhalar gibi birbirinden ayrılırken aralarında dipsiz bir karanlık açıldı. O karanlığın içinde sayısız ışık vardı; bazıları yeni yanıyor, bazıları sönerken silik izler bırakıyor, bazılarıysa aralarında uzanan ince damarlar boyunca birbirlerine akıyordu. Hut neye baktığını anlayamadan ışıklardan biri yön değiştirdi ve onu fark etti.

Bu bir göz değildi. Bir yüzü, biçimi ya da uzaklığı yoktu. Yine de Hut, bütün varlığının kendisine ait olmayan bir dikkatin altında açıldığını hissetti. Kaçmak istedi fakat bedeninin hangi yöne döneceğini bulamadan Rek’in sesi parçalanmış gecenin içinden ulaştı.

“Hut!”

Ses gerçekti; korkuyla çatlamış, nefessiz kalmıştı. Hut ona dönmeye çalışırken kulaklarını dolduran sert bir patlama duyuldu ve aynı anda göğsüne ağır bir darbe indi. Hava ciğerlerinden boşaldı; ayakları zeminden kesilirken geçit, ışıklar ve Rek’in ona doğru koşan gölgesi birbirinin içine karıştı.
Hut yere çarpmadı.

Düşüş sürdü. Bedeninin ağırlığı önce hafifledi, ardından sınırlarıyla birlikte tamamen kayboldu. Kolunu kaldırmaya çalıştı ama kolunu bulamadı; nefes almak istediğinde ciğerlerinin nerede olduğunu hatırlayamadı. Karanlık her yönden kapanıyor, onu giderek küçülen bir boşluğun içine doğru sıkıştırıyordu.

Sonra dünya yeniden vardı ve ona dar geldi.

İlk his acı değildi; baskıydı. Başı bir şey tarafından kavranıyor, göğsü içeri doğru eziliyor, bütün bedeni kendi iradesi dışında bükülüyordu. Yukarıyla aşağı birbirine karışmıştı. Üzerine kapanan sıcak ve ıslak karanlığın içinden kurtulmak için kasılmak istedi fakat hangi kasın kendisine ait olduğunu bilmiyordu. Dışarıdan boğuk sesler geliyor, biri telaşla konuşuyor, biri ağlıyor, biri de onu bilinmeyen bir yöne çekiyordu.

Birden hava yüzüne çarptı. Soğuk, keskin ve acımasızdı. Ciğerleri açılmadı.
Bedeni sessiz kaldı.

Dışarıdaki sesler yükseldi. Bir kadın çığlık attı; başka bir ses, daha sert ve hızlı bir şeyler söyledi. Hut nefes almaya çalıştı ama göğsü komutunu anlamadı. Boğazında yoğun bir sıvı vardı. Baş aşağı çevrildiğini, sırtına bir darbe indiğini ve dünyanın tek bir sarsıntıyla parçalandığını hissetti.

İkinci darbe geldiğinde ciğerleri istemsizce açıldı. Hava içeri dolarken göğsünün içinde ateş yandı; ağzından ince, yabancı ve kontrolsüz bir çığlık koptu. O sesin kendisinden çıktığını anlaması birkaç saniye sürdü.

Ses ona ait değildi. Beden de değildi.

Küçük kolları havada anlamsızca savruluyor, bacakları karnına çekiliyor, parmakları kendi kendine kapanıp açılıyordu. Başını kaldıramıyor, gözlerini nereye çevirdiğini anlayamıyor, görüş alanına giren her şeyi bulanık ışık lekeleri olarak algılıyordu. Bir kumaşa sarıldı, sıcak kollara alındı ve hızla atan bir kalbin üzerine bastırıldı. Dışarıdaki kadın hıçkırarak konuşuyor, yüzüne sıcak damlalar düşüyordu.

Hut ne olduğunu anlamaya çalışırken zihninin içinde kendisinden önce orada bulunan bir varlığı hissetti. Bir düşüncesi ya da adı yoktu; soğuk, parlaklık, açlık, ağrı ve havanın ciğerleri yakmasıyla birbirine karışmış yalın bir korkudan ibaretti. O küçük bilinç Hut’u fark ettiği anda korku yön değiştirdi.
Yabancı.

Kelime kurulmadı ama anlamı bütün zihni doldurdu. Beden kasılırken içerideki varlık Hut’u kendisinden uzaklaştırmaya çalıştı. Görünmeyen bir güç bilincini daraltıyor, onu sığındığı yerden söküp atmak istercesine her yönden itiyordu. Hut tutunacak bir şey aradı fakat ne ellerini kullanabiliyor ne de karşısındaki varlığa ulaşabiliyordu.
Dur.

Düşünce, küçük bilince değmeden dağıldı. Bedenin elleri yumruk oldu, bacakları daha da kıvrıldı ve çığlık şiddetlendi. Hut geri çekilmeyi denediğinde bilinci soluklaştı; biraz daha bıraktığında tamamen yok olacakmış gibi hissetti. İçgüdüyle yeniden tutundu. Bu kez küçük bilinç bütün varlığıyla karşı koydu ve ikisinin korkusu aynı dar kafesin içinde birbirine çarptı.

Dışarıdaki seslerden biri yumuşadı. Bedeni tutan kadın, anlaşılmayan sözcükleri aynı ritimle tekrarlamaya başladı. Sesin anlamını bilmiyordu ama küçük varlık biliyor olmalıydı; korkunun bir kısmı kadının göğsündeki sıcaklığa doğru çekildi. Hut da o rahatlamayı kendi duygusuymuş gibi yaşadı. Bir anlığına kime ait olduğunu ayırt edemediği yoğun bir güven hissi bütün bilincini sardı.

Ardından başka bir duygu geldi: açlık. Düşünce değildi, istek bile değildi; bütün bedeni ele geçiren yakıcı bir eksiklikti. Bebek başını istemsizce çevirdi, ağzı arandı ve yumuşak bir sıcaklığa ulaştığında emme refleksi başladı. Hut şaşkınlıkla geri çekilmek istedi fakat beden onu dinlemedi. Süt ağzına dolduğunda küçük bilincin korkusu azaldı, kasları gevşedi ve ağlaması kesik hıçkırıklara dönüştü.

Hut, yabancı bedenin yaptığı şeye müdahale edemeden içeride sıkışıp kaldı. Nefes, yutkunma, kalp atışı ve sıcaklık tek bir ağır ritimde birleşiyordu. Küçük varlık doymaya başladıkça bilinci bulanıklaşıyor, buna karşılık Hut’un farkındalığı birkaç nefesliğine berraklaşıyordu. Kim olduğunu hatırlamaya çalıştı. Geçidi, Rek’in sesini, patlamayı ve göğsüne inen darbeyi gördü; sonra bu görüntülerin hepsi sütün sıcaklığı ve bedenin yorgunluğuyla birbirine karıştı.

Ölü müydü? Rüya mı görüyordu? Bir hastane odasında mıydı? Soruların hiçbirini tamamlayamadı. Düşünceler, daha kurulurken dağılıyor; yeni doğmuş beynin sınırlarına çarparak biçimsiz hislere dönüşüyordu.

Küçük bilinç yeniden kıpırdandı. Bu kez onu dışarı atmaya çalışacak gücü kalmamıştı ama Hut’un varlığını hâlâ istemiyordu. Aralarında sözcüksüz, yorgun bir gerilim kaldı. Hut ilk kez karşısındakini bir engel olarak değil, aynı korkunun içinde sıkışmış başka biri olarak hissetti.
Ben de bilmiyorum.

Düşünce yine ulaşmadı.

Karanlığın ortasında ince, beyaz çizgiler belirdi. Çizgiler gözlerinin önünde değildi; yine de onları gördüğünden emindi. Önce bir çerçeve, ardından onun içinde sessizce sıralanan işaretler oluştu.


YULA KAYDI
Yeni yaşam kaydedildi.
Beden: Tarin
Doğal Süne: Mevcut
Yabancı Süne: Kaydedildi
Eşruh Dengesi: %0
AKTİF UYARI
Beden boş değildir.

BÖLÜM NOTU

Merhaba arkadaşlar, öncelikle okuduğunuz için teşekkürler.

Hepbirlikte yepyeni bir yolculuğa çıkıyoruz. Daha doğrusu Hut ile birlikte yepyeni bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bu sefer, diğer tüm kitaplarımdan biraz farklı bir tür üzerinden size rehberlik edeceğim. Nitekim bir yazarın kendi tarzını ve üslubunu değiştirmesi söz konusu değildir. Burada da öyle oldu ama kendi tarzımı bu farklı türle birleştirerek ortaya çok farklı bir şey çıkarttığımı düşünüyorum.

Umarım en az Meleran ya da diğer kitap serilerim kadar Yuta'dan da zevk alacaksınız ve keyifle okuyacaksınız.

Bakalım Hut'a ne oldu? 🤔🫥😇

Lütfen yorumlarınızı ve puanlarınızı eksik etmeyin.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı