ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
Gölge, surların taşlarına vuran ay ışığıyla birlikte kayboldu.
Nicolas sabaha karşı kabustan uyandı. Rüyasında Selim'in cam gibi gözleri vardı, bağırsakların sıcak, kaygan dokusu parmaklarının arasından akıyordu. Nefes nefese kalktı, bir an nerede olduğunu anlamadı. Sonra samanı hissetti, duvarları gördü. Depodaydı.
Dünkü yaralıların iniltileri kışladan duyuluyordu. Ama bugün yeni bir telaş vardı. Roderick surların üzerinde birliğe komuta ediyor, sesi taşlarda yankılanıyordu. Aşağıdaysa, avluda, farklı üniformalı askerler belirmişti.
Şövalyeler.
Nicolas onları daha önce görmüştü ama bu kadar yakınından hiç bakmamıştı. Üzerlerinde gümüş zırhlar vardı — öyle parlaktı ki güneş ışığı metalden yansıyor, göz alıyordu. Pelerinlerinde krallığın arması işliydi: aslan ve kılıç. Yürüyüşleri farklıydı, bakışları farklıydı. Askerler kadar gürültücü değillerdi, daha sessiz, daha soğuk.
Şövalye Eri en düşük rütbeydi, diye hatırladı Nicolas, daha önceden bildiklerini düşünerek. Şövalye Onbaşı on askeri yönetir, Şövalye Yüzbaşı yüz şövalyeden sorumludur, Şövalyeler Başı ise hepsinin komutanıdır. Bunlardan hangisiydi bu gümüş zırhlılar?
Şövalye Onbaşı Roderick'in önünde durdu. Selam verdi, avuç göğüste. "Komutanım, Binbaşı Tolga'nın selamı var. Takviye birlikler üç gün içinde geliyor."
Roderick'in yüzünde bir kasılma oldu. "Üç gün çok geç."
Şövalye Onbaşı'nın sesi değişmedi. "Emir böyle."
Nicolas mutfağın önünde odun kırıyordu. Bıçağı sapladı, tahtayı yardı. Gözü şövalyelerdeydi. Zırhları güneşte parlıyordu. Kılıçları daha uzundu, daha parlaktı. Kumaşları daha temizdi. Hepsi bu kadar temiz mi? diye düşündü. Savaşmıyorlar mı? Sonra aklına geldi: Üç gün. Üç gün dayanmamız gerek. Dayanabilir miyiz?
Ersoy yanına geldi. Sesi fısıltı gibiydi. "Şövalyeleri mi izliyorsun?"
Nicolas bıçağı bırakmadı. "Onlar asker değil mi? Aslında şövalyeleri biliyorum da öyle pek fazla bildiğimde söylenemez."
Ersoy omuz silkti. "Asker ama farklı." Bir an durdu, düşündü. "Askerler savaşır. Şövalyeler düzeni korur. Yollarda, şehirlerde, soylu topraklarında." Gülümsedi. "Asker krallığın adamıdır. Şövalye soyluların."
Soyluların, diye tekrarladı Nicolas içinden.
Mutfakta Urek ekmek yoğuruyordu. Tek eliyle hamuru çeviriyor, tahtaya vuruyor, katlıyordu. Ter damlıyordu alnından. Nicolas içeri girdiğinde başını kaldırdı. Ama Nicolas'ın suratındaki ifadeyi görünce kaşları çatıldı. "Ne oldu? Hayalet mi gördün?"
Nicolas başını salladı. "Rüya gördüm. Selim'i gördüm."
Urek'in elleri hamurda bir an durdu. Sonra yoğurmaya devam etti. "Geçer," dedi kısaca. Ama sesinde bir yumuşama vardı. "Zamanla geçer."
Sonra konuyu değiştirerek sordu: "Şu şövalyelerin pelerinlerindeki armayı gördün mü?"
Nicolas başını salladı. "Aslan ve kılıç."
"Krallığın arması." Urek hamuru bir kez daha vurdu. "Peki senin klanına ait bir arma gördün mü?"
Nicolas bir an durdu. Sonra kumaşı çıkardı, iki eliyle tuttu. Koyu mavi. İpek iplikler. Şimşek çakmış bulut.
Urek hamuru bıraktı. Eliyle armayı işaret etti. "Şimşek çakmış bulut. Lei Klanı'nın arması. Krallıktaki üç büyük klanın biri."
Nicolas'ın boğazı kurudu. "Diğerleri?"
Urek sıraladı, parmaklarında sayar gibi: "Varn Klanı — armaları kurt başı. Torgut Klanı — armaları çekiç ve örs."
Nicolas armaya baktı, sonra Urek'e. "Bunlar ne yapıyor?"
Urek hamura geri döndü. Yoğururken anlattı, sesi ne heyecanlı ne de isteksizdi. Sadece bir gerçekti bu. "Lei Klanı kuzeydoğuyu kontrol eder. Askeri güçleriyle ünlüdür. Orduları, kaleleri, sınırları onlar tutar." Bir an durdu. "Varn Klanı batıda. Ticaret ve casuslukta ustadır. Onların gözü kulağı her yerdedir." Hamuru çevirdi. "Torgut Klanı güneyde. Demircilik ve efsun işlerinde zirvedir. En iyi kılıçlar onlardan çıkar."
Lei, diye düşündü Nicolas. Benim klanım. Beni satan klan.
Aklına Selim'in gözleri geldi yine. Dün bir adam ölmüştü. Bugün ise klanlar, krallıklar, imparatorluklar öğreniyordu. İkisi arasında bağlantı kurmaya çalıştı, kuramadı.
Urek ekmek tahtasının tozunu silkti. "Krallıkta güç böyle dağılır: En güçlü klanın lideri kral olur." Başını kaldırdı, Nicolas'e baktı. "Şu an kral Varn Klanı'ndan. Varn'lar üç kuşaktır tahtta."
Nicolas'ın kaşları çatıldı. "Lei Klanı neden yönetmiyor?"
Urek güldü — kısa, kuru bir kahkaha. Dişleri eksikti. "Çünkü Lei Klanı'nın son kralı elli yıl önce öldü. Yerine geçecek varis yoktu." Hamuru ikiye böldü. "Kraliçe Varn Klanı'ndan evlendi. O günden beri Varn'lar yönetiyor."
Nicolas kumaşı avucunda hissetti. Lei Klanı... tahtı kaybetmiş.
Urek devam etti: "Krallıkta kralın yanında bir meclis var. Aristokrat Danışma Meclisi derler. Her klan üç temsilci gönderir. Kral son sözü söyler ama meclis olmadan büyük karar alınamaz."
Nicolas başını kaldırdı. "Lei Klanı'nın kaç temsilcisi var?"
"Üç." Urek omuz silkti. "Ama ne fark eder? Son söz yine kralın. Yani Varn'ların."
Üç temsilci, diye düşündü Nicolas.
Urek hamuru fırına sürdü. Tahta kürekle itti, taşların üzerine bıraktı. Sonra döndü, ellerini önlüğüne sildi. "Ama bu sadece krallık. Krallığın üstünde İnsan İmparatorluğu var."
Nicolas'ın gözleri büyüdü. Dün bir adam öldü. Bugün imparatorlukları öğreniyorum. "Daha büyüğü mü var?"
Urek'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Alay değildi, belki bir hatırlatmaydı. "Çok daha büyük. Beş krallıktan oluşur bizim imparatorluk. Bizim krallığımız bunlardan sadece biri."
Nicolas bir an durdu. Beş krallık. İçinde bizimki. Daha neler var?
"En güçlü klanın asil üyesi imparator olur. Şu anki imparator, kuzey krallığındaki Demir Ayı Klanı'ndan." Urek'in sesi alçaldı. "Adı İmparator Valerius."
Nicolas fısıltıyla sordu: "İmparator ne kadar güçlü?"
Urek Nicolas'e yaklaştı, gözlerinin içine baktı. Mavi gözleri, buğulu mutfak havasında daha da keskin. "Söylentiye göre Felaket Aşma Orta aleminde." Sesi iyice alçaldı. "Yani bu krallıktaki en güçlü adamı, kralı bile tek eliyle ezebilir."
Nicolas'ın nefesi kesildi. Felaket Aşma. Kral bile Çekirdek Oluşumu alemindeydi, öyle söylemişti Roderick. Bunun üstünde ne kadar çok alem var? Qi Arıtma, Temel Kurma, Çekirdek Oluşumu... Sonra Altın Çekirdek, sonra Ruh Embriyosu, sonra Ruh Dönüşümü... Başı döndü, gözlerinin önü karardı. Bir an fırının kenarına tutunmak zorunda kaldı. Ne kadar çok şey bilmediği vardı.
"Sadece insanlar yok dünyada." Urek arkasını döndü, kazanları karıştırmaya devam etti. "Dört büyük imparatorluk var: İnsan, Elf, Cüce ve Ejderha."
Nicolas'ın nefesi kesildi. "Ejderha gerçek mi?"
Urek bir an durdu. Gözleri kısıldı. Hatıra mı, bilgi mi, belirsiz. "Görmedim. Ama görenler var." Sesi düşünceliydi. "Ejderhalar asil yaratıklar. İnsanlardan daha güçlü, daha yaşlı. Çoğu kuzeydeki Ejderha İmparatorluğu'nda yaşar. Bizimle işleri yoktur."
Ejderha, diye tekrarladı Nicolas içinden. Asil yaratıklar.
Urek saymaya devam etti: "Elfler ormanlarda yaşar. Büyüde ustadır. Cüceler dağlarda. Demircilikte ve efsunda zirve."
Nicolas bir şey sormak istedi, ama Urek'in sesi daha da alçaldı. Neredeyse fısıltıydı.
"Bir de Yasak Kıta var. Bizim imparatorlukların dışında. Kuzeydoğuda, denizin ötesinde. Canavarların yurdu."
Canavarlar, diye düşündü Nicolas. Orklar.
Urek onun düşüncesini okur gibi devam etti: "Orklar, troller, dev kurtlar. Daha kötüleri." Duraksadı. "Hepsini yöneten bir canavar imparatoru var. Söylentiye göre Büyük Yükseliş aleminde."
Nicolas'ın boğazı kurudu. Felaket Aşma yetmedi, bir de Büyük Yükseliş mi var? "Hiç durdurulabilir mi?"
Urek acı bir gülümsemeyle başını salladı. "Geçmişte birkaç kez durduruldu. Ama canavarlar tükenmez." Sesi yorgundu. "Onlar için savaş bir yaşam biçimi."
Bir an daldı. Selim'in son sözleri geldi aklına: "Aileme... söyleyin..." Sonra kesilmişti. Sonra Mehmet vardı. Kafası ikiye ayrılmıştı. Kaç kişi daha ölecek? diye düşündü. Ben de ölecek miyim? Sonra Selim'in karısını düşündü. Hamileydi. Çocuk babasını hiç görmeyecekti. Bu düşünce, ölüm korkusundan daha ağırdı.
Sessizlik uzadı. Sonra Nicolas sordu. Sesi kısıktı. "Lei Klanı beni neden sattı?"
Urek omuz silkti. Hamurun tozunu avucundan silkeledi. "Alt kolsun. Büyük klanların asıl kanı merkezdedir. Alt kollar, onların köleleri gibidir." Başını kaldırdı, Nicolas'e baktı. "Yetim bir alt kol çocuğu, klan için yükten başka bir şey değildir."
Yük, diye düşündü Nicolas. Tıpkı bir eşya gibi. Yük olan atılır.
Elindeki kumaşa baktı. Şimşek çakmış bulut. Lei arması. Bu armayı taşıyorum. Ama ben bir Lei değil miyim? Yoksa sadece satılık bir mal mı?
Bir cevabı yoktu.
Güneş batıyordu. Nicolas elinde bir ekmek tepsisiyle surlara yemek taşıdı. Nöbetçilere dağıttı, birer birer. Surların merdivenlerinde Roderick ile karşılaştı. Komutan ona baktı, başını hafifçe salladı. "İyi çalış," dedi. Sonra geçti gitti. Nicolas'ın aklında üç gün vardı. Roderick'in de.
Sonra durdu, kuzeye baktı.
Surların ötesinde karanlık bir orman vardı. Ağaçlar sık, dallar birbirine girmiş. Ormanın ardında dağlar yükseliyordu — uzak, gri, sisli. Dağların ardında, çok daha uzakta, Yasak Kıta.
Orklar oradan geliyor, diye düşündü. Selim de orada öldü. Mehmet de. Kafası ikiye ayrılan o çocuk.
Yaşlı bir çavuş yanına geldi. Yüzü yara izleriyle doluydu. Eliyle surları işaret etti. "Ne bakıyorsun evlat?"
Nicolas başını çevirmedi. "Orkları görebiliyor muyuz?"
Çavuş bir an durdu. Sesi alçaldı. "Geceleri gözleri parlıyor. Ormanın içinde ateş böcekleri gibi." Bir sigara yaktı, dumanı içine çekti. "Ama onlar ateş böceği değil."
Biliyorum, diye düşündü Nicolas. "Biliyorum," dedi sesli olarak. Sesi kısıktı.
Çavuş ona baktı, bir şey söylemedi. Sadece başını salladı.
Depoya döndü. Saman yatağa oturdu. Kumaşı çıkardı, elinde tuttu. Ay ışığı pencereden sızıyor, ipek ipliklerin üzerinde parlıyordu. Şimşek çakmış bulut.
Parmakları işlemeyi okşadı. Yıllar geçmişti ama ipek hâlâ parlaktı. Annesinin parmakları, belki bir kış gecesi, belki bir ateşin başında, bu işlemeyi işlemişti.
Bir cevabı yoktu. Sadece kumaş vardı. Ve içindeki o boşluk.
Üç gün, diye düşündü tekrar. Takviye gelene kadar hayatta kalmalıyım. Üç gün daha. Ama o ulumalar her gece biraz daha yaklaşıyordu.
Parmakları armayı okşarken, dışarıdaki gece sessizliğini yine bir uluma yardı — bu defa çok daha yakından.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı