ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
Uluma, surların taşlarını titreten bir uğultuya dönüştü.
Sabah olduğunda kale kapısı açıldı. Atlı bir müjdeci girdi içeri. Üzerinde krallığın arması işli pelerin — aslan ve kılıç — koyu kırmızıydı. Atının nal sesleri taşlarda gümbürdüyor, avluda yankılanıyordu.
Müjdeci atından indi. Yüksek sesle, herkesin duyacağı şekilde bağırdı:
"Krallıktan haber var! Kral'ın emri: Sınır kaleleri takviye edilecek, her kale en az iki yüz er daha alacak. Ayrıca, Yasak Kıta'dan gelen büyük bir ork dalgası bekleniyor. Tüm birlikler savaşa hazırlansın!"
Sesi avluda yankılandı, surların taşlarına çarpıp dağıldı.
Roderick müjdecinin karşısına dikildi. Yüzü asıktı, gözleri kısılmıştı. "İki yüz er nereden gelecek? Mevcut erleri saydım, yüz altmış kişi anca var."
Müjdeci eğilmedi, sesini yükseltmedi. Sadece komutayı tekrarlar gibi söyledi: "Komutanım, siz düşünün. Kral'ın emri bu."
Roderick'in çenesi kasıldı. "Peki ya Binbaşı Tolga? Takviye birlikler ne zaman geliyor?"
Müjdeci başını hafifçe eğdi. "Üç gün içinde. Tolga'nın mangası da geliyor."
Nicolas mutfağın önünde odun taşıyordu. Eliyle bıçağı sıkıyor, tahtaları yarıyordu. Müjdecinin sesini duydu. Büyük bir ork dalgası... Bir an durdu, bıçak havada kaldı. Dışarıdan gelen o soğuk, resmi ses içini ürpertiyordu. Sanki ölüm ilanı okuyordu.
Ersoy yanına geldi. Sesi titrek, gözleri büyümüştü. "Duyuyor musun? Büyük dalga geliyor diyor."
Nicolas bıçağı bırakmadı. "Duyuyorum."
Ersoy'un sesi fısıltıya dönüştü. "Geçen büyük dalgada on bin asker ölmüştü."
Nicolas'ın nefesi kesildi. On bin. Sayıyı kafasında canlandırmaya çalıştı. Kalede iki yüz asker var. On bin... elli kale demek. Elli tane Kanlı Sur. Aklına Selim'in cam gibi gözleri geldi. Elli tane Selim. Elli tane Mehmet. "Belki ben de," diye mırıldandı. Ersoy duymadı.
Mutfakta Urek çorba pişiriyordu. Tek eliyle kazanı karıştırıyor, tahta kaşığı döndürüyordu. Kazanın fokurtusu, ateşin çıtırtısı, duvardaki bıçakların birbirine vurduğu ince tıkırtı — mutfak her zamanki gibi canlıydı. Ama havada yeni bir şey vardı. Gerginlik. Urek sanki bir şey dinliyor gibiydi.
Nicolas içeri girdiğinde başını kaldırdı. Oğlanın yüzündeki ifadeyi gördü. İç çekti. Kaşığı bıraktı, bir tas çorba doldurup Nicolas'in önüne koydu. "Ye. Boş mideyle imparatorluk öğrenilmez." Nicolas bir yudum aldı. Sıcak, kekik kokulu, tuzlu. Dün gece bir şey yememişti. Sabah da sadece bir parça ekmek.
"Şimdi dinle, çocuk." Urek'in sesi sertti ama yorgundu. "Krallığın nasıl işlediğini bilmezsen, burada yaşayamazsın."
Nicolas oturdu. Sözünü kesmedi. Ama suratındaki ifade kaybolmamıştı. Urek bunu fark etti, kaşığı havada tuttu. "Aklın dalgada mı?"
Nicolas başını salladı.
Urek bir an durdu. Dışarıyı dinledi. "Dalgayı duydun işte," dedi sonra. "Önümüzdeki günlerde yaşamak için savaşacaksın. O yüzden şimdi dinle." Kaşığı tekrar döndürmeye başladı.
"En tepede Kral var. Çekirdek Oluşumu aleminde. Son söz onundur. Kralın altında Aristokrat Danışma Meclisi var — her klan üç temsilci gönderir. Meclis krala danışmanlık yapar ama kral isterse dinlemez."
Nicolas'ın aklına bileğindeki damga geldi. Lei Klanı'nın üç temsilcisi.
Urek devam etti. Kaşık kazanın içinde dönüyor, çorbanın yüzeyinde küçük dalgacıklar oluşturuyordu. "Kralın altında asiller var. Dükler büyük bölgeleri yönetir. Kontlar düklerin altında. Vikontlar kontların altında. Baronlar vikontların altında. Şövalyeler ise en düşük asil."
Kaşığı bıraktı, eliyle havada bir şey çizdi — bir piramit gibi. "Toprak sistemi şöyle: Şövalye, Baron'a vergi verir. Baron, Vikont'a. Vikont, Kont'a. Kont, Dük'e. Dük de Krallığa. Vergi aşağıdan yukarıya akar. Herkes birbirine bağlıdır."
Nicolas içinden geçirdi: En altta Şövalyeler var. Ben ise Şövalye bile değilim. Onların altında. Sıfırın altında.
Urek kaşığı tekrar eline aldı. "Normal unvanlar dışında iki özel unvan var: Prenslik ve Grandük."
Nicolas'ın kaşları çatıldı. "Prenslik?"
"Yıkılmış bir krallıktan gelen kraliyet kanına verilir. Yaşayan bir krallık varsa prenslik olmaz." Urek omuz silkti. "Yıkılmış krallık," diye mırıldandı Nicolas içinden.
Urek devam etti: "Grandük ise sadece imparatorluk verebilir. Bir Grandük, imparatorluğun devasa topraklarını yönetme hakkına sahiptir. O kadar büyük ki, bazen bir krallıktan bile büyük olabilir."
Nicolas bir an durdu. Grandük... İçinden geçirdi. Devasa topraklar. İmparatorluktan gelen bir unvan.
Urek çorbayı karıştırmaya devam etti. Kaşığın sesi, kazanın fokurtusuyla birleşiyordu. "Bizim krallığımızın adı Gümüş Diyar Krallığı. Beş krallıktan biri."
Başını kaldırdı, Nicolas'e baktı. Urek "Beş krallıktan oluşur" derken Nicolas'ın aklına yine on bin geldi. Elli tane krallık değil ama. Sadece beş. Yine de çok. Parmaklarında saydı: "Kuzey Diyarı Krallığı — en güçlü, imparatorun geldiği krallık." Urek anlatırken Nicolas düşündü: İmparatorun geldiği yer. Her şeyin merkezi. Ben orada doğsaydım, belki kaderim farklı olurdu.
Urek bir an durdu, sesi alçaldı. "Doğu Sınır Krallığı — Yasak Kıta'ya en yakın olanı. Oradakiler ömür boyu savaşır. Doğduklarında kılıç verilir. Öldüklerinde kalkanlarına sarılırlar."
Nicolas'ın boğazı kurudu.
Urek devam etti: "Batı Ovası Krallığı — tarım ve ticaret merkezi. Güney Vadi Krallığı — madenleri ve demirciliğiyle ünlü." Nicolas içinden geçirdi: Tıpkı Lei Klanı'nın Torgut'ları gibi. Belki de benim klanımın kılıçları orada dövülüyordur.
Nicolas sordu: "Beş krallık... her birinde üç klan var, değil mi?"
Urek'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Aynen öyle. Toplam on beş klan. Bu kural asla bozulmaz."
On beş klan, diye düşündü Nicolas. Lei bunlardan sadece biri.
Urek anlatmaya devam etti: "Krallıkta nasıl aristokrat meclisi varsa, imparatorlukta da imparatorluk aristokrat meclisi var." Kaşığı bıraktı, ellerini önlüğüne sildi. "Beş krallığın içindeki en güçlü klanın asil üyesi imparator olur. Geriye kalan on dört klan, imparatorluk meclisine üye gönderebilir — her klan üç üye. Ama son söz yine imparatordadır."
Nicolas başını kaldırdı. On dört klanın temsilcileri... düşündü. Her biri üç kişi gönderiyor. Kırk iki kişi eder. İmparatora danışıyorlar. "Yani kral nasıl istediğini yapabiliyorsa, imparator da?" diye sordu.
Urek başını salladı. "Aynen öyle." Sesi alçaldı. "Ama imparator daha akıllıdır genelde. Çünkü on dört klanın gazabını üzerine çekmek istemez."
Kral son sözü söyler ama meclis olmadan büyük karar alamaz. İmparator da öyle. Ama her ikisi de isterse dinlemez. Nicolas bu düşünceyi içinde döndürdü. Güç sadece sözde değil. Uygulamada.
Nicolas'ın midesi kazındı. Ama sözünü kesmedi. Urek anlatıyordu.
Dışarıdan bir nöbetçinin bağırışı geldi. Nicolas'ın başı kapıya döndü. "Saldırı mı?" diye sordu. Urek başını salladı. "Yok, nöbet değişimi. Devam edelim."
Urek "Grandük" derken Nicolas'ın gözleri pencereye kaydı. Güneş tepe noktasına yaklaşıyordu. Birinci gün yarılandı. "Dinliyor musun?" Urek'in sesi onu geri getirdi. "Dinliyorum. Grandük sadece imparatorluk verebilir."
Urek konuyu değiştirdi. "Şimdi de rütbeleri anlatayım. Bir gün bir komutan sana emir verecek, kim olduğunu bileceksin."
Sıraladı, parmaklarında sayar gibi: "Er, Onbaşı, Çavuş, Uzman Erbaş, Astsubay — bunlar Qi Arıtma 1 ile 5 arasında. Sonra Asteğmen, Teğmen, Üsteğmen, Yüzbaşı — Qi Arıtma 5'ten 8'e. Roderick Yüzbaşı, Qi Arıtma 8."
Nicolas Roderick'i düşündü. Dün 'İyi çalış' demişti. Üç gün vardı aklında. Benim de.
Urek devam etti: "Sonra Binbaşı Qi Arıtma 9, Yarbay Qi Arıtma 10." Bir an durdu, sağ kolunun boşluğuna baktı. "Ben de bir zamanlar... Albay'dım." Sesi acı değildi, yorgundu. "Kolumu kaybetmeseydim belki şimdi Tuğgeneral olacaktım." Kaşığı bıraktı. "Ama savaşta 'belki' olmaz. Albay Temel Kurma 1-2, Tuğgeneral 3-4, Tümgeneral 5-6, Korgeneral 7, Orgeneral 8-9, Mareşal 10."
Nicolas'ın gözleri büyüdü. "Krallığın mareşali sadece Temel Kurma aleminde mi?"
Urek başını salladı. "Evet. Daha yüksek alemler efsane gibidir. Onları duyarsın ama görmezsin." Acı bir gülümsemeyle ekledi: "Felaket Aşma falan... İmparatorların, canavar krallarının işi."
İmparator Valerius, diye düşündü Nicolas. Felaket Aşma Orta. Kralların kralları.
Kral bile Çekirdek Oluşumu'ndayken... Ne kadar çok bilmediğim şey var.
Urek ellerini önlüğüne sildi. "Yetişim alemlerini daha önce anlatmıştım. Hatırlıyor musun?"
Nicolas başını salladı. "Qi Arıtma, Temel Kurma, Çekirdek Oluşumu, Altın Çekirdek, Ruh Embriyosu, Ruh Dönüşümü."
Urek şaşırmış gibi baktı. "Aklında kalmış demek."
Urek'in yüzünde bir şey değişti. Sesi yumuşadı. "Devam et. Boşluk Arıtma — uzayı bükebilirler, bir anda başka yerde olabilirler. Birleşim — Dao ile bir olurlar. Felaket Aşma — gökler onları yargılar. Büyük Yükseliş — artık bu dünyaya sığmazlar." Urek omuz silkti. "Ama onları duyan var, gören yok."
Nicolas bir an durdu. Ne kadar çok alem var. Hepsi yukarılarda. Ben daha ilkini bile hissetmedim. "Siz hangi seviyedesiniz?" diye sordu.
Urek'in gözleri kısıldı. Acı bir gülümsemeyle söyledi: "Eskiden Temel Kurma 1’dim. Kolumu kaybettikten sonra Qi'm düştü. Şimdi Qi Arıtma 4 anca." Kolunun boşluğunu işaret etti. "Vücut bütünlüğün bozulunca Qi de bozuluyor. Bir uzvunu kaybedersen, enerji kanalların da kayboluyor."
Nicolas kendi koluna baktı. Ben daha hiçbir şey kaybetmedim. Ama kaybedecek çok şeyim yok.
Nicolas fısıltıyla sordu: "Qi hissetmek nasıl bir şey?"
Urek bir an durdu. Eliyle kendi karnını işaret etti. "Göbek deliğinin altında — oraya dantian derler — sıcak bir su damlası gibi. Ama o damla büyüdükçe, güçlenir." Sesi alçaldı, neredeyse fısıltıydı. "Bir gün hissedersen anlarsın."
Nicolas bir şey demedi. Ama içinden geçirdi: Hissetmek istiyorum. Güçlü olmak istiyorum. Artık satılmak istemiyorum.
Nicolas elinde ekmek tepsisiyle surlara çıkarken Roderick ile karşılaştı. Komutan bir gruba emir veriyordu. Onu görünce başını hafifçe salladı. "Yemekleri götür, sonra mutfağa dön. Dışarıda fazla durma." Nicolas başını salladı. Roderick'in sesinde endişe mi vardı, yoksa sadece yorgunluk muydu? Geri dönerken üç günü saydı. Birinci gün bitiyor. İki kaldı.
Gece oldu. Nicolas uyuyamıyordu. Gözleri tavanda, kulakları dışarıdaki sessizlikte. Ama sessizlik değildi; uzaklardan yine ulumalar geliyordu, daha yakın, daha net.
Birinci günü bitirdik, diye düşündü. İki gün kaldı. Üçüncü günün sonunda takviye gelecek. Ya orklar önce gelirse? On bin ölü. Üç gün içinde kaç kişi daha ölecek?
Urek'in sözleri aklındaydı: Göbek deliğinin altında... sıcak bir su damlası gibi... Nefesini oraya yönlendir. Nasıl yapacağını bilmiyordu ama denemekten zarar gelmezdi. Ellerini karnına koydu. Gözlerini kapattı. Derin nefes aldı — iç çekti, tuttu, nefesini karnına doğru gönderdi. Yavaşça verdi. Bir kez daha. Bir kez daha.
Hiçbir şey olmadı.
Olmayacak, diye düşündü. Ben sadece bir mutfakta çalışan bir köleyim. Qi'siz, güçsüz, satılık bir mal.
Ama yine de pes etmedi. Gözleri kapalı, nefesi ağır, bekledi.
Bir an için — çok kısa bir an için — avuçlarının altında, karnının derinliklerinde bir şey kıpırdadı. Sıcaklık gibi. Hafif bir ışıma gibi. Titreşen bir şey.
Gözlerini açtı.
Sıcaklık gitmişti. Işıma sönmüştü.
Ama hissettiğinden emindi.
Elleri hâlâ karnında, ilk kez kendinde bir şeyin uyandığını hissetti — küçük, sıcak, titreşen bir şey.
BÖLÜM NOTU
Yazmakta acemi sayılırım. Bu yüzden okuduğunuz her bölümün altına eksiklerimi ve geliştirmem gereken yerleri yazarsanız çok memnun olurum. İyi okumalar.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı