insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
Metal artık ürkütmüyordu; çünkü Nicolas, asıl korkunun metalden değil, metali tutan elden geldiğini öğrenmişti.

Gece surların üzerine çöktüğünde meşaleler yakıldı. Alevler kuzeyden esen rüzgârda önce sağa yatıyor, sanki nefes alıyor, sonra tekrar doğruluyor, sanki direniyordu. Işıkları taşlarda oynaşıyor, surları kırmızı ve turuncu tonlarına boyuyor, korkulukların altındaki karanlık gölgeleri dans ettiriyordu. Nöbetçiler uyanıktı. Kimi siperlere yaslanmış, kimi mızrağına dayanmış, kimi elleri korkuluklarda, gözlerini ormanın karanlığına dikmişti. Kimse konuşmuyordu. Sadece bekliyorlardı.

Nicolas da onlardan biriydi artık. Kılıcı yere dikmiş, ellerini sapına dayamış, alnını ellerine gömmüştü. Parmakları uyuşmuştu, eklemleri tutulmuştu. Bugün savaşmış, kan görmüş, bir canlı öldürmüştü. Artık asker sayılırdı. Kimse ona bir şey demiyordu. Kimsenin ona bir şey demesine gerek yoktu. Yüzü zaten her şeyi anlatıyordu.

Rüzgâr kuzeyden esiyordu, doğrudan ormanın içinden, Yasak Kıta’nın ta kendisinden geliyordu. Soğuktu — gece soğuğu, ürpertici, kemiklere işleyen bir soğuk. Keskindi — sanki içinde binlerce küçük bıçak vardı. Kan kokuluydu — ama sadece kan değil, ölü etinin keskin, iğrenç, boğazı yakan kokusu, toprak ve idrar karışımı bir koku, vahşi bir hayvanın inini andıran bir koku. Nicolas derin bir nefes aldı, ama nefes boğazını yaktı. Sanki havayı değil, ölümün kendisini soluyordu. Bir an nefesini tuttu. Sonra yine aldı. Alışmak zorundaydı.

Ersoy yanına geldi. Sesi fısıltıydı, kısıktı. Ama artık eski neşesinden eser yoktu. Gözleri boştu, omuzları çökmüştü. "Uyuyamıyorum."

Nicolas başını çevirmedi. Gözleri hâlâ ormandaydı. "Ben de."

Ersoy surun taşlarına yaslandı. "Gözümü her kapattığımda o orku görüyorum. Kafayı kopardığı anı. Sonra uyanıyorum. Sonra yine kapatıyorum. Yine aynı rüya."

Nicolas bir şey demedi. Ne diyebilirdi ki? Onun da rüyaları aynıydı. Daha önce gördüğü ölü gözleri, şimdi yine karşısındaydı. Hepsi aynı kabusun parçalarıydı.

Nicolas korkuluklara dayandı, ormana baktı. Karanlık, yoğun, içinden hiçbir şeyin görünmediği bir geceydi. Ama karanlığın içinde minik ışıklar vardı. Önce bir-iki, sonra on, sonra yüz, sonra bin. Ateş böcekleri gibi parlıyor, sönüyor, tekrar parlıyorlardı. Ama ateş böceği değillerdi. Orkların gözleriydi. Karanlığın içinde bir deniz gibi dalgalanıyor, bazen kayboluyor, bazen daha da yakınlaşıyorlardı. Binlerce göz. Belki daha fazla.

Ersoy da baktı. Sesi titredi. "Kaç tane var?"

Nicolas gözlerini kıstı, saymaya çalıştı. Vazgeçti. Sayıların bir anlamı yoktu. "Sayamıyorum."

Binlerce vardı. Belki on bin. Belki daha fazla. Ormanın karanlığında parlayan o ışıklar, birer birer değil, bir deniz gibi dalgalanıyordu. Taşların üzerinde oturan askerler de onları görüyordu. Kimse konuşmuyordu. Çünkü söylenecek söz yoktu.

Ersoy alçak sesle, titreyerek konuştu. Sanki kelimeler boğazından zorla çıkıyordu. "Benim ailem... çiftçiydi." Bir an durdu, nefes aldı. "Orklar bir gece bastı. Daha ben küçüktüm. Yedi ya da sekiz yaşımda, tam hatırlamıyorum."

Nicolas dinledi. Sözünü kesmedi.

"Babam bizi ahıra sakladı. Annemi, kız kardeşimi, beni. Samanların altına. Kendisi dışarı çıktı, elinde sadece bir orak." Ersoy'un sesi incelmişti. Sanki bir çocuğun sesiydi. "Bir orakla ne yapabilirsin ki? Bir orkla nasıl savaşırsın?"

Sessizlik çöktü.

"Sabah çıktığımızda, babamı tarlada bulduk. Kafası... bedeninden ayrıydı. On adım ötede duruyordu. Gözleri açıktı. Sanki bana bakıyordu."

Nicolas'ın boğazı düğümlendi. Bir şey söylemek istedi, söyleyemedi. Ne diyebilirdi ki? “Başın sağ olsun” mu? “Anlıyorum” mu? Anlamıyordu. Kendi ailesini kaybetmişti ama üç yaşındaydı, hatırlamıyordu bile. Ersoy hatırlıyordu. Babasının kafasının bedeninden ayrı olduğunu görmüştü. Bu nasıl bir acıydı? Nicolas bilmiyordu. Sadece sustu ve dinledi. Çünkü bazen dinlemek, söylemekten daha fazlasıdır.

"Annem bir ay sonra öldü. Doktorlar neyden öldüğünü söyleyemedi. Ama ben biliyorum. Üzüntüden öldü. Kalbi kırılmıştı." Ersoy başını eğdi. "Şimdi buradayım. Babamın orağı yok elimde, bir kılıç var. Ama yine de bir orkla nasıl savaşacağımı bilmiyorum."

Nicolas ne diyeceğini bilmiyordu. Kelimeler yetmiyordu. Sadece sustu ve dinledi.

Gece yarısına doğru Roderick surlara çıktı. Yüzü yorgundu, gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Ama sesi hâlâ sertti, hâlâ komutandı. "Ölüleri surdan indirin. Sabaha kadar çürümesinler."

Nicolas ve Ersoy ölüleri taşımaya başladı. Cesetler ağırdı — sanki içlerinde taş vardı. Soğuktu — gece soğuğu bedenlere işlemişti, tenleri buzdan farksızdı. Katılaşmıştı — kolları bükülmüyor, bacakları kıvrılmıyor, parmakları yumruk gibiydi. Nicolas bir cesedin kolunu tuttu, Ersoy bacaklarından. “Birden çek,” dedi Ersoy. Çektiler. Kol havada sallandı, ceset yerde sürüklendi. Başı arkaya düştü, ağzı açıldı, dili dışarı fırladı. Nicolas o dile baktı, sonra başka tarafa çevirdi gözlerini.

Bir cesedin yüzüne baktı Nicolas. Adam belki otuz yaşındaydı, sakallıydı, gözleri açıktı. Nicolas'in yaşlı bir akrabasını hatırlattı — belki bir amcası, belki bir komşusu. O da böyle bakardı. Ama bu adamın gözlerinde bir şey yoktu. Boşluk vardı. Ölüm vardı. Nicolas eğildi, elini adamın göz kapaklarına koydu ve kapattı. Göz kapakları soğuktu, derileri sertleşmişti. Son bir kez daha baktı adama, sonra sürüklemeye devam etti.

Kalenin arkasında büyük bir çukur kazılmıştı. Cesetler oraya kondu. Üst üste, yan yana. Kimi tanıdık geliyordu — bugün yanında savaşan askerlerdi. Kimi tamamen yabancıydı; Nicolas onları daha önce hiç görmemişti.

Üzerlerine odun yığıldı. Kalın kütükler, ince dallar, kuru otlar. Bir asker meşalesini çukura uzattı. Alevler önce tereddüt etti — sanki yakmak istemiyorlardı, sanki ölüleri rahatsız etmekten korkuyorlardı. Ama sonra rüzgâr geldi, alevleri okşadı, cesaretlendirdi. Ve birden hışımla yükseldiler — önce bir metre, sonra iki, sonra beş.

Ateş büyüdükçe duman da yükseldi. Beyazdı, yoğundu, gökyüzüne karışıyor, yıldızları kucaklamak istiyor gibiydi. Rüzgâr dumanı surlara doğru itti. Nicolas’ın gözleri yaşardı. Ama dumanın mı olduğunu, yoksa başka bir şeyin mi olduğunu bilmiyordu.

Herkes sessizdi. Sadece ateşin çıtırtısı vardı. Odunların yanışı — ince dallar cızırdıyor, kalın kütükler derin bir homurtuyla alevleniyordu. Etlerin kavrulması — tıpkı bir mutfakta yemek pişerken duyulan o sesten farksızdı, ama içeriği farklıydı. Kemiklerin çatlaması — kuru, keskin, sanki bir dal kırılıyor gibi. Ama dal değildi. Nicolas o sesleri duydu. Hayatında unutamayacağını biliyordu.

Roderick ateşe bakıyordu. Sesi sertti, acımasızdı. Ama belki de acımasızlık değil, sadece gerçekti. "Yarın onların yerine yenileri ölecek. Bu savaşın sonu yok."

Nicolas ateşin sıcaklığını yüzünde hissetti. Sıcaktı, neredeyse yakıyordu. Ama içindeki ateş daha da sıcaktı. Ölülerin kokusunu içine çekti. Duman ciğerlerine doldu, boğazını yaktı. Ama öksürmedi. Sadece izledi.

Mutfak sessizdi. Urek mutfağın önünde oturmuş, ateşe bakıyordu. Tek koluyla dizini tutmuş, sırtını duvara yaslamıştı. Yorgundu, yaşlıydı, her şeyi görmüştü. Nicolas yanına oturdu. Kimse konuşmadı. Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra Urek, "Bugün kılıç tuttun," dedi. Sesi yorgundu, ama içinde bir şey vardı — belki gurur, belki acı.

Nicolas başını salladı. "Tutmak zorunda kaldım."

Urek bir an durdu. Alevlere baktı. Gözleri kısıldı. "İşte böyle başlar. Bir gün mecbur kalırsın. Sonra alışırsın. Sonra senin parçan olur."

Nicolas başını kaldırdı. "Kılıç mı?"

Urek gözlerini ateşten ayırmadı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı — alay değildi, acıydı. "Ölüm."

Sessizlik. Ateş çıtırdadı. Bir odun daha düştü, kıvılcımlar saçtı. Urek'in sesi alçaldı. “Kılıç sadece bir araçtır. Ölüm ise sonuç. Ama sen kılıcı tuttuğunda, ölüm de seninle birlikte gelir. Onu kabullenirsen, korkmazsın. Korkmazsan, hayatta kalırsın.”

Uzaklarda bir ork uluması duyuldu — daha yakın, daha net.

Nicolas belindeki kumaşı çıkardı. Koyu mavi bez, üzerinde şimşek çakmış bulut işlemesi. Lei Klanı arması. Parmakları işlemeyi okşadı. Yıllar geçmişti ama ipek iplikler hâlâ parlaktı. Annesinin yüzünü hatırlamıyordu. Ama ellerini hatırlıyordu. Sıcaktı.

Urek kumaşı gördü. "Hâlâ saklıyorsun, ha?"

Nicolas kumaşı avucunda hissetti. "Bu benim kim olduğumu hatırlatan tek şey."

Urek uzun bir sessizlikten sonra konuştu. Sesi alçaktı, ama her kelimesi ağırdı. "Seni satan klanı unutma. Ama intikam alma. İntikam, insanı ölüme götüren en kısa yoldur."

Nicolas bir şey demedi. Kumaşı avucunda sıktı. Sonra tekrar beline bağladı.

Nicolas gözlerini kapattı. Karnındaki sıcaklığı hissetmeye çalıştı. Gece boyunca durmadan titreşen o ateş — küçük, vahşi, uyanmaya hazır canavar. Artık bir tohum değildi. Kıvılcımdı. Ama kıvılcım büyüyordu.

Urek ona baktı. Gözleri kısıldı. Sesi şaşkındı, neredeyse inanmaz gibiydi. "Qi'ni hissediyor musun?"

Nicolas gözlerini açmadı. "Sanırım."

Urek bir an durdu. Eli havada kaldı. "Kaç gün oldu burada?"

Nicolas saydı. "Beş gün."

Urek'in nefesi kesildi. Eli havada kaldı. Gözleri büyüdü. “Beş günde mi?” Sesi titriyordu, neredeyse inanmaz gibiydi. “Normalde aylar sürer… Qi'nin uyanması için aylar gerekir. Hatta bazıları hiç uyanmaz. Ama sen… beş günde?” Bir an durdu. Başını iki yana salladı. Sonra gözleri Nicolas'ın üzerine dikildi. Derin bir sessizlik oldu. Sonra mırıldandı, sesi o kadar kısıktı ki Nicolas zor duydu: “Belki de yanlış çocuğu sattı Lei Klanı.”

Nicolas bu sözleri duydu, ama anlamını tam kavrayamadı.

Gökyüzü hafiften ağarmaya başlıyordu. Doğudan soluk bir ışık sızıyor, bulutların kenarlarını altın rengine boyuyordu. Ama ormanın içindeki ışıklar hâlâ oradaydı. Orklar gitmemişti. Bekliyorlardı.

Nicolas sessizce sordu. Sesi kısıktı, yorgundu. "Bugün ölecek miyiz?"

Ersoy omuz silkti. Yorgun bir gülümseme vardı yüzünde — belki acı, belki kabulleniş. "Kim bilir? Belki evet, belki hayır." Bir an durdu. "Ama ölürsek, en azından savaşarak öleceğiz. Babam gibi elinde orakla değil, kılıçla."

Nicolas başını salladı. Başka bir şey demedi.

Şafak sökerken güneş doğdu. Surların taşları kırmızıydı — kan mıydı, güneş ışığı mıydı, belli değildi. Kan kurumuştu, taşlara işlemişti. Güneş doğdukça taşlar ısındı, ama kırmızılık gitmedi. Belki de hiç gitmeyecekti.

Roderick surlardaydı. Sesi gürdü, komutandı, uykusuzluğun ve açlığın sesi değildi. "Hazır olun! Geliyorlar!"

Nicolas kılıcını kaldırdı. Eli artık titremiyordu. Parmakları sapına kenetliydi, ama bu sefer korkudan değil, kararlılıktan.

Ormanın kenarından karanlık dalga yeniden yükseldi. Binlerce ork. Belki daha fazla. Bu sabah son hücum için geliyorlardı. Zırhları parlıyor, baltaları güneşte kızılıyordu. Her adımlarında yer titriyordu.

Nicolas surun kenarında durdu. Etrafında ölüler vardı, yaralılar vardı, yorgun askerler vardı. Ama kimse geri çekilmiyordu. Kimse kaçmıyordu.

Nicolas Lei, on yaşında, belinde klan arması, elinde kanlı bir kılıç, surda ölülerin arasında durdu ve savaşın onu bir daha asla bırakmayacağını anladı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı