ARC 1 KANLI SUR
--------------------------
İçindeki canavar, kanının içinde kıpırdanıyordu.
Şafak sökerken kale çanları yine çaldı. Bu defa daha gürültülü, daha acil. Her vuruşta Nicolas’ın göğsü sızlıyordu. Sanki çanlar ölümü haber veriyordu. Dışarı fırladı. Surlara koştu. Elinde su matarası ve sargı bezleri — yine yardım edecekti. Ama bu sabah başka bir şey vardı içinde. Canavar uyanıktı. Kanının içinde kıpırdanıyor, bekliyordu.
Nicolas surlara koşarken midesi yine kazındı. Dün akşamdan beri bir şey yememişti. Açlık öyle bir noktaya gelmişti ki, karnını artık hissetmiyordu — sanki orada bir boşluk vardı. Ama boş verdi. Ölüm kokusu her şeyden daha ağırdı.
Roderick surlarda bağırdı: "Geliyorlar!"
Ufukta, ormanın kenarından karanlık bir dalga yükseliyordu. Önce bir toz bulutu belirdi — gri, yoğun, güneşi kesen. Sonra tozun içinden siluetler çıkmaya başladı. Önce bir-iki, sonra on, sonra yüz, sonra bin. Zırhlarının üzerinde güneş ışığı kırılıyordu — bazen parlak bir kıvılcım, bazen karanlık bir gölge. Orkların boynuzlu miğferleri, ellerindeki çift ağızlı baltalar, omuzlarındaki kürk pelerinler — her şey bir kâbus gibiydi. Her adımlarında yer titriyordu.
Nicolas saymayı bıraktı. Sayıların bir anlamı yoktu. Her yerdelerdi. Binlerce, diye düşündü. On bin değil belki. Ama binlerce. Kaçımız kalacağız akşama? İçindeki canavar hışımla titreşti. Sanki cevap veriyordu: Sen kalacaksın.
Orklar surlara koştu. Merdivenlerini dayadılar — kalın, budaklı, ucunda demir kancalar olan merdivenler. Kimi ipler fırlatıyor, kimi kancalarla taşları tutmaya çalışıyor, kimi doğrudan elleriyle tırmanıyordu, tırnakları taşlarda iz bırakıyordu. Her yerden çığlıklar geliyordu — askerlerin savaş çığlıkları, orkların o gırtlaktan gelen hırıltıları, yaralıların iniltileri. Atlar kişniyor, nalları taşlarda kayıyordu.
Okçular yaylarını geriyordu. Ahşap yaylar, gerilirken derinden bir gıcırrr sesi çıkardı. Kiriş, okun yatağına sürtünerek ince bir hıss sesiyle kaydı. Gerilim arttıkça kirişten derin bir vın sesi yükseldi. Sonra parmaklar bırakıldı. Kiriş takk diye tokatladı. Oklar havayı yararak vıyuvv diye ıslık çaldı. Orkların üzerine yağmur gibi yağıyordu. Bedenlere saplandığında şlak diye bir ses duyuluyor, zırha çarptığında ise çınnn diye yankılanıyordu. Ama orklar çok fazlaydı. Her ölen orkun yerine üçü geliyordu.
Nicolas okları taşıyor, suyu yetiştiriyor, yaralılara bez uzatıyordu. Ama gözü hep surun kenarındaydı. Orklar merdivenlerden tırmanıyor, askerler onları itiyor, bazen bir ork suru aşıp iki-üç askeri biçiyor, sonra kendisi ölüyordu. Baltalar havayı yardıkça vınn diye ıslık çalıyor, etle buluştuğunda ise şlap veya güm diye tok bir ses çıkarıyordu.
Bir ork surları aştı. İri, kara derili, elinde çift ağızlı bir balta. İki asker saldırdı — biri hemen öldü, baltanın kafatasına inişiyle birlikte kıt diye bir ses duyuldu. Diğeri yaralandı, kolundan kan fışkırdı. Ork baltasını kaldırdı ve Nicolas'ın yanındaki askerin kafasına indirdi. Güm diye tok bir ses, ardından çat diye kemik kırılması.
Kan sıçradı. Nicolas'ın yüzüne. Sıcak, yapışkan, tuzlu. Bir an dondu kaldı. Daha önce birinin kafası ikiye ayrılmıştı, diye geçirdi içinden. O da bir arkadaşının gözleri önünde ölmüştü. Şimdi bu asker de öyle öldü. Belki de savaş, birilerinin gözlerinin önünde ölmekten ibaret. Ama içindeki canavar durmadı. Hışımla uyandı, kanını kaynattı.
Yanındaki asker — genç biri, Nicolas'ten birkaç yaş büyük — yere yığılmadan önce kılıcını Nicolas'e uzattı. Dudakları kıpırdadı: "Al... kullan..."
Nicolas kılıcı aldı. Ağırdı. Metal soğuktu. Eli titriyordu. Bu kılıç, daha önce ölen bir askerin kılıcı değildi. Başka bir ölünün kılıcıydı. Adını bilmiyordu.
Ork ona baktı. Kanlı ağzıyla güldü. Dişleri sarıydı, sivriydi. Ork dilini bilmiyordu ama o gülüş evrenseldi. Sen kimsin ki? diyordu. Sen sadece bir çocuksun.
Nicolas'ın içinde bir şey koptu. Canavar uyandı. Artık durdurulamazdı.
Ork baltasını salladı. Rüzgârı yüzen bir uğultuyla geldi. Nicolas çaresizce kılıcı kaldırdı — iki elle, yukarıya doğru, blok yapmaya çalıştı. Ama bildiği tek şey buydu: kılıcı kaldırıp ummak. Balta kılıca çarpınca metal bir çınlama yükseldi, çınnn diye yankılandı. Nicolas’ın kollarına bir acı saplandı. Sanki kemikleri yerinden oynuyordu. Dişlerini sıktı, bağırmamak için. Ama kılıcı tutamadı. Metal elinden kaydı, çentikli sap avucunda bir an durdu, sonra fırladı. Yere düştüğünde çıkardığı ses, bir ölüm çanı gibiydi. Nicolas da yere yuvarlandı, sırt üstü, nefesi kesilmiş, gökyüzüne bakıyordu.
Ork tekrar vurmak için baltayı kaldırdı. Gölgesi Nicolas'ın üzerine düştü.
Ork baltasını kaldırdığında Nicolas bir an daha önce ölen birini gördü. O da böyle bir baltayla ölmüştü. Ama onun elinde silah yoktu, kaçacak gücü de. Sadece yerde yatıyor, kan içinde, gözleri cam gibi bakıyordu. Şimdi ben yerde yatıyorum, diye düşündü Nicolas. Ama benim elinde kılıç var. Kalkacağım.
Ve Nicolas'ın içindeki sıcaklık — o canavar — patladı.
Bedenine bir enerji yayıldı. Sanki karnında bir güneş doğmuştu. Kollarına, bacaklarına, parmak uçlarına kadar yayıldı. Yere düşen kılıcı kaptığı gibi, orkun bacağına sapladı. Kılıç deriye ve ete şlup diye ıslak bir sesle girdi. Bilinçsizce, bir hamle değildi bu. Bir hayvanın çaresizliğiydi. Canlının son çırpınışıydı.
O da böyle bir baltayla ölmüştü, diye düşündü Nicolas. Ama onun elinde silah yoktu. Bende şimdi bir kılıç var. Bu, onların öldüğü gibi ölmeyeceğim anlamına mı geliyor?
Ork çığlık attı, dengesini kaybetti, yere düştü. Başka bir asker hemen yetişti, kılıcını orkun boğazına sapladı, şışş diye bir ses duyuldu.
Nicolas yerdeydi, nefes nefese. Karnı yanıyordu. İçindeki sıcaklık artık bir tohum değildi. Küçük bir ateş topuydu. Avuçlarının içinde, göğsünün derinliklerinde titreşiyordu. Bir Qi kullanıcısı olup olmadığını anlamıyordu. Ama bir şey değiştiğini biliyordu. Artık sadece bir mutfak eri değildi.
Roderick “Geri çekilin! Onarın surları!” diye bağırdı. Nicolas’ın içindeki ateş bir an yükseldi. Sanki Devam et diyordu.
Savaş saatlerce sürdü. Herkes yorgundu, herkes kanıyordu, herkesin elleri titriyordu. Ama durmak yoktu. Orklar hâlâ geliyordu. Baltaların kaskatlara çarpma sesi, kılıçların birbirine sürtünmesi, orkların o gırtlaktan gelen hırıltıları, askerlerin çığlıkları — hepsi birbirine karışmıştı. Kan kokusu o kadar yoğundu ki sanki havayı solumak yerine kan içiyordu. Nicolas kulaklarını tıkamak istedi, ama elleri meşguldü.
Nicolas artık sadece su taşımıyordu. İhtiyaç olan yerde kılıç sallıyordu — acemice, beceriksizce, ama hayatta kalmak için ihtiyacı kadar. Kılıcın sapı kayganlaşmıştı — kandan, terden, yağmurdan. Parmakları her an kayıp bırakacak gibiydi. Ama bırakmadı. Sanki parmakları sapa yapışmıştı. İkinci bir orkla karşılaştığında kılıcı daha sıkı tuttu. Eli daha az titriyordu. İçindeki ateş daha sakindi.
Daha önce birileri öldü, dedi içinden. Ben ölmek istemiyorum.
Ve sapladı.
Orklar geri çekildiğinde öğle olmuştu. Güneş tepe noktasına vardığında Nicolas’ın ağzı kupkuruydu. Dilini damağına yapışmış gibiydi. Bir an önceki gece içtiği çorbayı hatırladı — sıcak, kekik kokulu, tuzlu. Şimdi sadece kana susamıştı.
Dinlenmek için, düzenlenmek için çekildiler. Ama bir saat içinde tekrar geleceklerini biliyordu herkes. Nicolas surda oturuyordu. Kılıcı bırakmıyordu. Parmakları kılıcın sapına kenetlenmişti, açılmıyordu. Sanki parmakları artık onun emrinde değildi; kılıçla bir olmuşlardı. Bu nasıl bir şey? diye düşündü. Dün kılıç tuttuğumda elim titriyordu, bugün ise bırakamıyorum. Ölülerin kılıcı mı beni tutuyor, yoksa ben mi onları? Ayağa kalkmak istedi, kalkamadı. Yorgunluk kemiklerine işlemişti.
Nicolas bir an Ersoy’u düşündü. Onun da gözleri boşalmıştı. Miko ise hâlâ konuşmuyordu. Belki de konuşacak bir şey kalmamıştı. Onlar şimdi nerede? Hayattalar mı? İçindeki ateş bu düşünceyle söndü, sonra tekrar yandı.
Roderick yanına geldi. Yorgundu, yüzü asıktı. Ama sesinde bir şey vardı — belki takdir, belki şaşkınlık. "İlk kez kılıç mı tuttun?"
Nicolas başını salladı. Konuşacak hali yoktu.
Roderick: "İyi. Hayatta kaldın. Gerisi teferruat."
Hayatta kaldım, diye düşündü Nicolas. Ama başkaları öldü. Kaç kişi daha ölecek? ‘Teferruat’ denen şey, onların hayatları mı?
Nicolas kılıcı inceledi. Kana bulanmıştı, çentikliydi, sapı deri kaplıydı. Ağırlığını artık daha iyi biliyordu.
Roderick: "Ne bakıyorsun?"
Nicolas: "Bu kimin kılıcı?"
Roderick bir an baktı, tanıdı. Gözlerinde bir şey parladı — geçmiş mi, acı mı? "Eski bir askerin. Adı Ceyhun'du. Bu sabah öldü."
Nicolas kılıcı sıktı. Ceyhun... adını bile bilmiyordum. Ölülerin adlarını bilmediğini fark etti. Bazılarını biliyordu, ama kaç tane daha vardı? Kaç kişinin adını hiç duymamıştı? İçindeki ateş bu düşünceyle söndü. Sonra tekrar yandı, daha acılı.
Güneş yükseldikçe taşlar ısındı, ama surlar hâlâ serindi. Kan kurumuştu, taşlara kahverengi lekeler bırakmıştı. Güneyden gelen rüzgâr ölü eti kokusunu taşıyordu. Gökyüzünde bir tek kuş yoktu. Sanki onlar bile kaçmıştı. Surların tepesindeki bayraklar yırtılmıştı, aslan ve kılıç arması artık tanınmaz haldeydi.
Öğleden sonra orklar tekrar saldırdı. Bu sefer daha organize, daha acımasız. Surlara değil, kapıya yüklendiler. Bir grup ork güney kapısına dayandı. Kapıyı koçbaşıyla dövüyorlardı. Her vuruşta kale titriyordu, taşlardan toz yağıyordu.
Lord Marcus kılıcını çekti, tek hamlede iki orkun kafasını birden uçurdu. Zırhı kan içinde kaldı ama sarsılmadı. "Boşlukları doldurun!" diye bağırdı. Sonra güney kapısına koştu. Ona göre asıl tehlike oradaydı. Çünkü kapı kırılırsa, orklar surlara tırmanmaya gerek kalmadan avluya dökülecekti. Nicolas tam olarak anlamıyordu ama Marcus’un yüzündeki ifadeden durumun ciddi olduğunu biliyordu. Her vuruşta bir taş düşüyor, her düşen taşta bir asker oraya koşuyordu.
Roderick bağırdı: "Kapıyı tutun! Kimse geçmesin!"
Nicolas surlardan aşağı baktı. Korku ve heyecan arasında gidip geliyordu. Kapı kırılırsa, diye düşündü. Hepimiz öleceğiz. Ama içindeki canavar fısıldadı: O zaman savaşırsın.
Kapı kırılmadı. Ama kaç vuruş daha dayanırdı, kimse bilmiyordu.
Akşam olduğunda savaş durdu. Orklar bu geceyi de bekleme kararı almıştı. Belki sabah son hücumu yapacaklardı. Belki takviye gelene kadar beklemenin bir manası yoktu.
Nicolas surda ölülerin arasında oturuyordu. Kılıcı yere dikmiş, ellerini sapına dayamış, alnını ellerine gömmüştü. Yorgunluk kemiklerine işlemişti. Açlıktan midesi kazınıyordu, susuzluktan boğazı yanıyordu, uykusuzluktan gözleri kan çanağıydı. Ama canavar hâlâ uyanıktı. Bekliyordu.
Elleri hâlâ titriyordu. Ama bu sefer korkudan değil — yorgunluktan. Ve içindeki ateşten.
Ağzında kan tadı vardı. Kimin kanı olduğunu bilmiyordu. Belki bir orkun, belki bir askerin, belki kendinin. Tuzlu, metalik, mide bulandırıcı. Dilini damağına bastırdı, tadı gitmedi. Sanki savaşın tadı damağına kazınmıştı.
Gökyüzü kararırken, kılıcın soğuk metalini avucunda hissetti ve artık o metalin kendisini ürkütmediğini fark etti.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı