ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
Güneş doğarken surların taşları önce koyu maviye, sonra mora, ardından turuncuya boyandı. Nicolas gözlerini açtığında gökyüzü gri ile mavinin arasında bir renge bürünmüştü. Sırtını yasladığı taşlar o kadar soğuktu ki üşümediğini fark etti; belki de hissetmiyordu. Rüya görmemişti. Ya da görmüştü ama hatırlamıyordu. Belki de hatırlamak istemiyordu. Ölülerin yüzleri uykusunda bile peşini bırakmıyordu.
Kılıç hâlâ elindeydi. Parmakları sapına öyle sıkı kenetlenmişti ki, onları açmak için bilinçli bir çaba gerekiyordu. Birer birer kıvırdı parmaklarını. Başparmak gevşedi, işaret parmağı, sonra diğerleri. Sapın derisinde parmak izlerinin çukuru kalmıştı sanki. Onları kazıyan ölüm değil, yaşama arzusuydu.
Sol kolunu hareket ettirdiğinde sargının altı sızladı. Urek dün gece sarmıştı. 'Hareket etme,' demişti. Ama hareket etmişti. Her hareketinde acı omzuna vuruyor, kolunu uyuşturuyordu. Ama acı, onun için artık yabancı bir şey değildi.
Kan kurumuştu. Ellerinde, kılıcın ağzında, kolunda, yüzünde. Baktı, siyaha dönmüş lekelere. Kimin kanı olduğunu bilmiyordu. Orkun muydu? Yoksa yanında ölen askerin mi? Belki ikisinin de. Belki daha fazlasının. Savaşta kanlar karışır, kimin kimden aktığı unutulur giderdi.
Ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu, dik durmak için korkuluğa tutunmak zorunda kaldı. Dizleri bükülüyor, kasları titriyordu. Üç gündür düzgün uyumamış, iki gündür doğru düzgün bir şey yememişti. Gözlerinin altında koyu halkalar oluşmuştu. Dudakları çatlamış, kurumuştu. Karnı kazınıyordu ama açlığı hissetmiyordu artık. Ama ayaktaydı. Hâlâ ayaktaydı.
Aşağıya, avluya baktı. Askerler yaralıları taşıyordu. Kimi bir arkadaşını sırtlamış, kollarını omzuna dolamış, sürüklüyordu. Kimi sedye taşıyor, sedyedeki adamın sargıları kanla sırılsıklamdı. Bir köşede iki asker tartışıyor, sesleri yüksek çıkıyor, sonra birden kesiliyordu. Sessizlik, savaştan sonra gelen o ağır, boğucu sessizlik çöküyordu her şeyin üzerine. Kazanan da yoktu, kaybeden de. Sadece ölüler ve yorgunlar vardı.
Roderick surlara çıktı. Yüzü taş gibiydi, gözlerinin altındaki mor halkalar gece boyunca uyumadığını söylüyordu. Üniforması yırtıktı, sol kolunda bir yırtık vardı, altındaki et görünüyordu. Yara mıydı, yoksa sadece kumaş mı yırtılmıştı, uzaktan belli olmuyordu.
“Yaralıları kışlaya taşıyın,” dedi. “Ölüleri sayın.”
Sesi boğuktu, yorgundu. Ama emir verirken sesi titremiyordu. Sonra döndü ve aşağı indi. Emirlerini vermişti; gerisi askerlerin işiydi.
Nicolas kılıcını beline taktı. Kılıç ona ağırdı, belinde sallanıyor, her adımda kalçasına vuruyordu. Ama çıkarmadı. Çıkarırsa bir daha takamayacakmış gibi geliyordu.
Cesetleri toplamaya yardım edecekti. İlk cesede yaklaştığında eli gidemedi. Adam yirmili yaşlarında, sakalı yeni çıkmış, gözleri hâlâ açıktı. Bakışları boştu, gökyüzüne sabitlenmişti sanki. Bakıyordu ama görmüyordu. Nicolas eğildi, adamın gözlerini kapattı. Göz kapakları soğuktu, lastik gibiydi.
Selim de öyle bakmıştı, diye düşündü. Selim de öyle ölmüştü. Onun da gözlerini ben kapamıştım. Selim’in arkasında hamile bir karısı vardı. Bu adamın da belki bir ailesi vardı. Belki bir karısı, belki bir çocuğu, belki yaşlı bir anası. Ona ne diyecekti? Kim diyecekti? Savaşta öldü demek yetiyor muydu?
Cesedi sürüklemeye başladı. Adam ağırdı, kolları sarkıyor, parmakları yerdeki taşlara takılıp kalıyordu. Her takılmada Nicolas duruyor, bekliyor, sonra tekrar çekiyordu. Taşların üzerinde kan izi bırakıyordu ceset. Kan, taşa işlemişti. Ne yağmur silerdi onu ne rüzgâr.
Sürükledi, surun dibine bıraktı. Cesetler yan yana diziliyordu. On iki kişi. On iki asker. On iki aile. On iki mektup yazılacak, on iki haber verilecek, on iki cenaze kaldırılacaktı. Saydıkları buydu. Sayamadıkları vardı belki. Ama şimdilik, on ikiydi.
Yanından geçen yaşlı bir asker homurdandı: “Boşuna uğraşma. Ölünün gözleri kapanmaz. Kendiliğinden açılır.” Yaşlı askerin yüzünde derin bir yara izi vardı, sol gözünden çenesine kadar uzanıyordu. Belki de o yüzden bu kadar acımasızdı. Nicolas o yara izine bakarken, kendi kolundaki sargıyı hatırladı. Acı insanı değiştiriyordu. Belki de yaşlı asker, bir zamanlar onun gibiydi.
Nicolas cevap vermedi. Sadece başını salladı. Yaşlı asker çekip gitti. Nicolas bir an düşündü. Belki de haklıydı. Ölünün gözleri kapanmazdı. Ama onları kapatan bir el olmalıydı. O el, onun eliydi.
İkinci cesedi sürüklerken kolları yanmaya başladı. Kasları sızlıyor, omuzları ağrıyordu. Ama bırakmadı. Çünkü bu cesetler, bu ölüler, onun yüzünden ölmemişti belki, ama onunla birlikte ölmüştü. Onun saflarında, onun yanında. Onların yerine sağ kalmıştı. Belki de onların ölümünü hak etmiyordu. Ama hayattaydı. Ve hayatta olanın sorumluluğu, ölenlerin hakkını vermekti.
Adını bilmiyorum, diye düşündü. Kaç kişinin adını bilmiyorum? Selim’i biliyorum, Mehmet’i. Gerisini bilmiyorum. Adsız ölüyorlar. Adsız gömülecekler. Mezar taşlarına sadece “bilinmeyen asker” yazılacak. Belki de hiç yazılmayacak.
Üçüncü cesedi bıraktı. Dördüncüye uzanamadı. Kolları artık kendisine ait değilmiş gibiydi. Sanki başkasının kollarını sürüklüyordu. Bir kenara çömeldi, nefes nefese kaldı. Ellerine baktı. Kan kurumuştu. Ama içindeki leke tazeydi.
Belindeki hançere dokundu. O hançer, dün ölen askerin verdiğiydi. Adını bilmiyordu. Yüzünü bile hatırlamıyordu. Ama hançer hâlâ oradaydı, kabzasında kurumuş kan, ucunda siyahlaşmış leke.
Mutfak sıcak ve buğuluydu. Kazanlar kaynıyor, ateş harlıyordu. Duvarlar is kurumundan simsiyahtı; tavan kirişlerine asılı jambonlar sallanıyor, üzerlerine tuz tanecikleri yapışmıştı. Urek tek koluyla kepçeyi karıştırıyor, yüzü ifadesizdi. Önlüğü o kadar çok yıkanmıştı ki rengi iyice atmış, gri-sarı bir hale gelmişti. Ama önlüğün göğüs kısmı lekesizdi. Urek oraya kolunu siliyordu, çünkü tek kolu vardı ve önlüğü silmek için başka bir yeri yoktu.
Nicolas içeri girdiğinde başını bile kaldırmadı. “Otur,” dedi. “Çorba hazır.”
Nicolas bir tabureye oturdu. Tası aldı, bir yudum aldı. Sıcak su boğazından aşağı kaydı. Ama tadı yoktu. Sanki suyu değil, kendi boğazındaki düğümü yutuyordu. Sessizlik uzadı. Ateşin çıtırtısı, suyun fokurtusu dışında ses yoktu. Urek kepçeyi bıraktı, önlüğüne ellerini sildi.
“Kaç kişi öldü?” diye sordu.
“On iki.”
Urek bir an durdu. Gözleri bir noktaya takıldı, geçmişe dalmış gibiydi. Sonra başını salladı. “İsimlerini biliyor musun?”
“Birkaçını.”
“Tahmin edeyim. Selim’i biliyorsun. Mehmet’i. Gerisini bilmiyorsun.”
“Bilmiyorum.”
Urek başını salladı. “Unutma onları. Unutursan, onlar tamamen ölür. İsimleriyle yaşarlar. İsimsiz ölürlerse, kimse onları hatırlamaz. Sen hatırla.”
Nicolas sustu. Ne diyeceğini bilmiyordu. Urek tekrar kepçeyi eline aldı, karıştırmaya devam etti.
“Acı geçer,” dedi. “Ama unutma, geçen acı değil, sadece uyuşuyorsun. Uyuşmak alışmak değildir. Uyuşan yer yeniden hissedebilir. Ölü olan hissedemez. Sen hâlâ yaşıyorsun.” Nicolas bu sözü duyunca bir an durdu. Uyuşmak… Belki de şu an hissettiği buydu. Ne çok acıyordu ne de hiç. Ortada bir yerdeydi.
Yaralı koğuşunun kapısını araladığında koku hemen boğazına yapıştı. Kan, irin, idrar, ölü eti. Kokular birbirine karışmış, duvardan duvara yankılanan iniltilerle bütünleşmişti. Nicolas dişlerini sıkarak içeri girdi.
Sedyeler iki sıra halinde dizilmişti. Kimi askerler uyuyor, kimi sayıklıyor, kimi sessizce kanıyordu. Bir köşede bir asker sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu: “Anne… anne… anne…” Sesi inceliyor, kalınlaşıyor, sonra tekrar inceliyordu.
Nicolas su taşıdı, bez getirdi, sargı değiştirdi. Bir askerin kolu kopmuştu; omzu kan içindeydi. Kanı temizlerken asker acıdan çığlık attı. Öyle bir çığlıktı ki, surlarda bile duyulmuştu belki. Ama kimse gelmedi. Kimsenin gelmeye vakti yoktu.
Nicolas devam etti. Elleri titremiyordu. İlk günlerdeki titreme gitmişti. Şimdi elleri sağlamdı, kararlıydı. Ama içi titriyordu. İçi, her seferinde biraz daha sarsılıyordu.
Alışmak iyi bir şey mi? diye sordu içinden. Urek alışırsın demişti. Ama alışmak, insanlığı kaybetmek değil mi? Her ölümde biraz daha az acımak, biraz daha az hissetmek. Bir gün hiç hissetmemek. O gün ne olacaktı?
Kanlı bezleri topladı, dışarı çıktı. Avluda bir an durdu, derin bir nefes aldı. Dışarıdaki hava, yaralı koğuşunun kokusundan bin kat iyiydi. Ama içi hâlâ o kokuyu duyuyordu.
Nicolas yaralı koğuşundan çıkarken Roderick'le karşılaştı. Komutanın yüzü taş gibiydi, ama gözlerinin altındaki mor halkalar onun da uyumadığını söylüyordu.
“Yardım ettin mi?” diye sordu Roderick.
Nicolas başını salladı.
Roderick bir an durdu, sonra Nicolas'ın omzuna elini koydu — ağır, nasırlı, sıcak bir el. “Bugün ölenler için yapabileceğin bir şey yoktu. Ama yarın ölecekler için var. Unutma.”
Elini çekti, yürüyüp gitti. Nicolas olduğu yerde kalakaldı. Yarın ölecekler. Kimlerdi onlar? Belki o. Belki Ersoy. Belki Miko. Belki Russo. Belki hepsi. Ama Roderick haklıydı. Yapabileceği bir şey vardı.
Roderick de yaralanmış mıydı? Sormamıştı. Belki de sormaya hakkı yoktu. Ama içinden, 'Komutanım, iyi misiniz?' diye geçirdi.
Ersoy’u kışlanın önünde, bir köşede otururken buldu. Dizlerini karnına çekmiş, başını ellerinin arasına gömmüştü. Yüzü bembeyazdı, dudakları morarmıştı. Yanına oturduğunda Ersoy başını kaldırmadı.
“Bir askerin kanını durduramadım,” dedi Ersoy fısıltıyla. “Öldü. Gözlerimin önünde. Hiçbir şey yapamadım.”
“Herkesi kurtaramazsın.”
“Ama denemedim bile.” Ersoy başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı, şişmişti. Uzun süre ağlamıştı. “Korktum. Kaçtım. Onu orada bıraktım. Kanının içinde.”
Nicolas ne diyeceğini bilmiyordu. Sadece omzuna dokundu.
“Bir daha kaçma,” dedi. “Yanında olacağım.”
Ersoy başını salladı, ama gözleri hâlâ doluydu. “Ya sen ölürsen?”
Nicolas sustu. Cevap veremedi. Çünkü cevabı bilmiyordu. Ama içinden, 'Ölürsem, sen yaşa,' dedi. Söylemedi. Ama düşündü.
Nicolas bir ara Russo’yu aradı gözleriyle. Onu göremedi. Belki surlardaydı, belki yaralı koğuşunda, belki de ölülerin arasındaydı. Bu kalede insanlar bazen görünmez oluyordu — hem yaşarken hem ölünce.
Roderick askerleri avluda toplamıştı. Sayıları azalmıştı, yorgundular. Üniformaları yırtık, sargıları kanlıydı. Kimi ayakta duracak hali yoktu, duvara yaslanmıştı. Kimi yere çömelmiş, başını ellerinin arasına almıştı.
“Nöbetleri iki katına çıkarıyorum,” dedi Roderick. “Herkes surlarda daha fazla zaman geçirecek. Mutfak erleri de dahil.”
Nicolas dinliyordu. Nöbet. Artık sadece savaşta değil, her gece surlarda olacaktı. Uyku azalacak, sorumluluk artacaktı. İçi daraldı. Daha az uyku demek, daha çok ölüm görmek demekti. Ama ses çıkarmadı. Çünkü itiraz edecek hali yoktu.
Kimse ses çıkarmadı. Roderick’in emri kesindi. Çaresizliğin onayı gibiydi.
Cesetler hâlâ toplanıyordu. Nicolas bir cesedin üzerindeki pelerini fark etti. Koyu mavi. Üzerinde şimşek çakmış bulut işlemesi. Lei Klanı arması.
Cesedin yanına çömeldi. Adam gençti, belki yirmi yaşında, belki daha küçük. Yüzünde korku donmuştu. Gözleri son gördüğü şeyin dehşetiyle açılmış, kapalı kalmıştı.
Bu da mı alt koldandı? diye düşündü. Tıpkı benim gibi? Satıldı mı? Köle pazarından mı alındı? Kim bilir? Belki de alt kol değildi. Belki ana koldandı. Ama ölünce fark etmiyordu. Zengin de olsan fakir de olsan, alt kol da olsan ana kol da olsan, ölünce aynıydın. Soğuk, sessiz, boş.
Pelerinin kumaşına dokundu. Soğuk ipek, annesinin kumaşı gibi. Ama bu adamın annesi yoktu şimdi. Onu da klan satmıştı belki. Ya da ölüme göndermişti. Sonra bir mektup yazmıştı ailesine: “Savaşta kahramanca öldü.” Gerçekten ölümü kahramanca mıydı? Yoksa sadece korkarak, acı çekerek, yerde sürünerek mi ölmüştü? Bir an, sanki kendi cesedinin başında duruyormuş gibi hissetti. Belki bir gün onu da böyle bulacaklardı. Kimsesiz, adsız, soğuk. Ama belki de o zaman, bir başka çocuk onun gözlerini kapatırdı.
Nicolas armaya son kez baktı, sonra ayağa kalktı.
Miko mutfağın bir köşesinde oturuyordu. Elinde bir bıçak vardı, soğan doğruyordu. Ama gözleri boştu. Bakışları bir noktaya sabitlenmiş, ne bıçağı görüyordu ne soğanı. Bıçak her seferinde aynı yere iniyor, soğanı ikiye bölüyor, sonra tekrar ikiye, tekrar ikiye. Sonunda soğan küçücük parçalara ayrılıyordu. Ritmik, hızlı, ama boş. Sanki beyni boşalmış, sadece elleri çalışıyordu.
Nicolas yanına oturdu.
“Nasılsın?” diye sordu.
Miko başını kaldırmadı. “Kötü.”
“Konuşmak ister misin?”
“Hayır.”
Daha fazla zorlamadı. Bazen sözler yetmiyordu. Bazen sadece yanında oturmak yetiyordu.
Bıçağı aldı, soğan doğramaya başladı. İkisi de sessizdi. Soğanın keskin kokusu gözlerini yakıyor, Nicolas gözlerini kırpıştırıyor, ama devam ediyordu.
Miko’nun gözleri de doluydu. Ama soğandan mı, yoksa başka bir şeyden mi, belli değildi.
Nicolas bıçağı alırken Miko'nun ellerine baktı. Parmakları nasırlıydı, tırnaklarının altı siyah. Ama eller titremiyordu. Sanki her şeyi çoktan kabullenmişti. Ailesinin orklar tarafından parçalandığını duymuştu Nicolas. Belki de o gece, Miko'nun elleri böyle titrememişti. Belki de titremeyi bıraktığı gün, konuşmayı da bırakmıştı.
Nicolas bir şey söylemek istedi. Açtı ağzını, sonra kapattı. Sözler yetmezdi. Sadece Miko'nun yanında oturmaya devam etti.
Gece olmuştu. Surlarda meşaleler yanıyor, rüzgâr ıslıyordu. Nicolas yalnız başına nöbet tutuyordu. Kılıcı belinde, elleri korkulukta. Ormanın içinde gözler parlıyordu. Kırmızı, sarı, yeşil. Orkların gözleri. Uzaktan bakıyor, bekliyorlardı.
Nicolas korkmuyordu. Eskisi gibi değildi. Artık ölüm görmüştü, kan görmüştü. Ormanın içindeki gözler ona sadece birer hedefti.
Karşısındaki karanlığa baktı. Ormanın içi boşluk gibiydi. Ne başı vardı ne sonu. Sadece siyah. Ve o siyahın içinde gözler. Sanki boşluk, onları yutmuş, sadece gözlerini bırakmıştı.
Gözler orada. Onlar da beni izliyor. Korkuyorlar mı? Yoksa sadece açlar mı? Belki de onlar da tıpkı benim gibi mecbur. Savaşmak zorundalar. Ölmek zorundalar. Hayatta kalmak için öldürmek zorundalar.
Bekledi. Dakikalar geçti, belki saatler. Zaman kavramını yitirmişti. Aklından bir şey geçmiyordu. Sadece bekliyordu. Beklemek, düşünmemek demekti. Düşünmemek, hissetmemek demekti. Belki de en iyisi buydu. Sadece gözler vardı ve o gözlerin arasındaki boşluk. Bir an, gözlerden biri kırpıştı. Belki de sadece rüzgârdı.
Gözler aynı yerdeydi. Ne yaklaşıyor ne uzaklaşıyordu. Sadece bakıyorlardı.
Gökyüzü hafiften ağarmaya başlamıştı. Gece bitiyordu. Nicolas hâlâ ayaktaydı, hâlâ uyanıktı.
Elini karnına koydu. İçindeki ateş — o küçük titreşim — hâlâ oradaydı. Dün geceki kadar güçlü değildi, ama sönmemişti. Bir mum alevi gibi titriyor, rüzgârda eğiliyor, ama sönmüyordu. Hep yanıyordu.
Göbek deliğinin altında, dantian denen yerde — Qi'nin toplandığı, büyüdüğü yer — küçük bir ateş yanıyordu. Qi'si. Hissediyordu artık. Eskiden sadece titreşimdi, şimdi bir alevdi.
Qi'm. Hâlâ yanıyor. Her gece biraz daha büyüyor. Belki bir gün, bu ateş beni koruyacak kadar büyüyecekti.
Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Ateş yanıyordu. Küçük, ama inatçı.
Biliyordu: bu ateş onu hayatta tutacaktı. Ama öldürmeyi de öğrenmesi gerekiyordu. Çünkü hayatta kalmak bazen öldürmek demekti. İstemese de, mecbur kalsa da. Tıpkı dün gibi. Tıpkı bugün gibi.
Bir sonraki savaşta, elinin titremeyeceğini biliyordu. Kılıcı sağlam tutacaktı. Öğrenmişti çünkü: hayatta kalmak, bazen öldürmek demekti.
Güneş doğarken surların taşları yeniden ısındı. Nicolas gözlerini açtı, elini karnından çekti. Ateş hâlâ yanıyordu. Ama artık sadece bir titreşim değildi. Küçük bir alevdi.
Ve biliyordu: bu alev, onu hayatta tutacaktı.
Ama öldürmeyi de öğrenmesi gerekiyordu.
Hâlâ on yaşındaydı. Ama elleri, bir yetişkinin elleri gibi nasırlıydı. Yüzü, bir yetişkinin yüzü gibi yorgundu.
Adını bilmediği askerin hançeri hâlâ kanlıydı. Ama artık titremiyordu. Sadece boşluğa bakıyordu. Ve boşluk, onu içine çekiyordu. Tıpkı Yasak Kıta'nın krallığın kuzeyini yuttuğu gibi.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı