insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Küçük, sıcak, titreşen o şey, bir an için var oldu, sonra kayboldu.

Dördüncü günün sabahında sisi surları kaplamıştı. Taşlar nemden parlıyor, meşalelerin alevleri rüzgârda titreşiyordu. Kale kapısı gıcırdayarak açıldı. Yeni bir birlik giriyordu içeri.

Önde gelen adam, diğerlerinden farklıydı.

Uzun boyluydu, geniş omuzluydu. Üzerinde gümüş bir zırh vardı — öyle parlaktı ki sisi yarıyor, ışığı etrafa saçıyordu. Gümüş zırhtan yansıyan ışık Nicolas’ın gözünü aldı. Metal kokusu — soğuk, keskin — burnuna geldi. Yanından geçerken zırhtan yayılan soğukluğu yüzünde hissetti; sanki kış gecesinde buz gibi bir rüzgâr esmişti. Omzunda aslan başlı bir pelerin duruyordu; hayvanın ağzı açık, dişleri görünür gibiydi. Kılıcı belinde, kalkanı sırtındaydı. Arkasında on iki şövalye, aynı gümüş zırhlar içinde, aynı soğuk bakışlarla.

Roderick selam verdi, avuç göğüste. "Şövalyeler Başı Lord Marcus, hoş geldiniz."

Lord Marcus başını hafifçe eğdi. Sesi kalındı, derindi. "Roderick, durum nedir?"

Roderick'in yüzü gerildi. "Keşif birliğimiz pusuya düştü. Beş adam kaybettik."

Marcus başını salladı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sadece bir gerçekti bu. "Daha fazlası olacak."

Nicolas mutfaktan su taşıyordu. Elinde iki kova, avludaki kuyuya doğru yürüyordu. Yolu Lord Marcus'un yanından geçiyordu. Adam o kadar büyüktü ki — gölgesi Nicolas'i kaplıyor, güneşi kesiyordu.

Marcus başını çevirdi. Gözleri Nicolas'e takıldı. Deliciydi, soğuktu. Nicolas bir an dondu kaldı. O gözlerin içinde hiçbir şey yoktu — sadece değerlendirme vardı. Sanki bir eşyayı tartıyordu.

"Bu çocuk da kim?" diye sordu.

Roderick sesini yükseltmeden cevap verdi. "Mutfak eri. Lei Klanı'nın alt kolundan. Geçen günlerde köle pazarından aldığım yeni asker."

Marcus'un kaşları kalktı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı — alay mıydı, yoksa eski bir hesabın hatırası mıydı, belli değildi. "Lei, ha?" Bir an durdu. "O klan hâlâ var mı?"

Nicolas'ın boğazı düğümlendi. Lei Klanı hâlâ var mı?

Bir şey söylemedi. Sessizce bekledi. Marcus bir an daha baktı, sonra döndü ve geçip gitti. Peşindeki şövalyeler de onu takip etti.

Nicolas derin bir nefes aldı. Sanki göğsünden bir ağırlık kalkmıştı. Sadece duruyordu, diye düşündü. Sadece durdu ve nefes alamadım. Ben de bir gün böyle olabilecek miyim? Yoksa hep ezilen, nefesi kesilen biri mi kalacağım?

Ersoy yanına geldi. Sesi fısıltıydı, gözleri büyümüştü. "Onun yanında nefes almak neden zordu?"

Nicolas aynı hissi yaşamıştı. Sanki göğsüne bir ağırlık oturmuş, ciğerlerine yetecek kadar hava kalmamıştı. "Bilmiyorum."

Urek yanlarına yaklaştı. Sesi alçaktı, kimsenin duymayacağı kadar. "Onun Qi'si. Temel Kurma Başlangıç aleminde olduğu için varlığı bile baskı yapıyor. Sizin gibi Qi'sizler için bu normal."

Nicolas'ın gözleri büyüdü. "Yani güçlü yetişimciler sadece durarak bile baskı yaratabiliyor?"

Urek başını salladı. "Sadece durarak değil." Sesi iyice alçaldı. "Bazıları sadece bakarak diz çöktürebilir."

Sadece bakarak, diye tekrarladı Nicolas içinden. Lord Marcus bana baktı, nefes alamadım. Ya gerçekten bakarsa? Ya isterse?

Güneş yükseldikçe sis dağıldı. Avludaki hareketlilik arttı. Nicolas odun taşımaya devam etti. Ama gözü hep şövalyelerdeydi.

Öğle yemeğinde Nicolas şövalyelere yemek taşıdı. Tabakları taşırken midesi yine kazındı. Sabah sadece bir parça ekmek yemişti. Ama şikayet etmedi. Taşımaya devam etti.

Nicolas boş tabakları toplarken, Urek bir tas çorba uzattı. "İç," dedi. Nicolas bir yudum aldı. Sıcak, kekik kokulu, tuzlu. Midesine indiğinde açlığı biraz olsun dindi.

Lord Marcus ve şövalyeleri ayrı bir masada oturuyordu. Nicolas tabakları bırakırken konuşmalarını duyuyordu.

Genç bir şövalye, sesi ateşli, heyecanlı: "Orkları neden beklemiyoruz? Surlardan çıkıp vuralım! Saldıralım!"

Lord Marcus'un sesi soğuktu, buz gibi. "Çünkü senin görevin savaşmak değil, düzeni korumak. Şövalyeler krallığın kolluk kuvvetidir. Biz ordu değiliz."

Başka bir şövalye, daha yaşlı, daha temkinli: "Ama emirler..."

Marcus sözünü kesti. "Emirler, Binbaşı Tolga gelene kadar bekleyeceğiz. O gelince, savaşırız."

Beklemek, diye düşündü Nicolas. Herkes bir şey bekliyor. Takviyeyi bekliyoruz. Üç günü bekliyoruz. Ya orklar beklemezse?

Yemekler dağıtıldı, tabaklar toplandı. Nicolas tam mutfağa dönecekti ki avluda kılıç sesleri duydu. Lord Marcus talime başlamıştı.

Yemekleri dağıtırken bir şövalyeye sordu. Şövalye yaşlıydı, yüzü yara izleriyle doluydu, ama gözlerinde bir ışık vardı — belki bilgelik, belki yorgunluk.

"Şövalyelerin de kendi rütbeleri var mı?" diye sordu Nicolas.

Şövalye gülümsedi. Dişleri eksikti ama gülümsemesi samimiydi. "Var elbette. En düşük Şövalye Eri, sonra Şövalye Onbaşı, sonra Şövalye Yüzbaşı ve en üstte Şövalyeler Başı."

Nicolas başını kaldırdı. "Siz hangi rütbedesiniz?"

"Ben Şövalye Onbaşı." Adam omuz silkti. "Lord Marcus ise Şövalyeler Başı. Bu krallıkta onun üstünde şövalye yok."

Şövalyeler Başı, diye düşündü Nicolas. Roderick'in üstünde Binbaşı Tolga var, onun üstünde de Lord Marcus mu var? Yoksa farklı bir hiyerarşi mi? Sormadı. Belki sonra sorardı.

Öğleden sonra Lord Marcus avluda şövalyelere talim yaptırıyordu. Nicolas mutfağın önünde durmuş izliyordu. Aklında hâlâ "üç gün" vardı — ikinci gündü. Bir gün daha geçmişti. Yarın takviye gelecekti. Ya gelmezse?

Marcus kılıcını çekti. Sıradan bir kılıçtı — çelik, uzun, ağır. Ama eline alınca, bir şey değişti. Kılıç ışımaya başladı. Hafif bir mavi ışık yayıyordu. Metal sanki canlanmıştı.

Marcus sesini yükseltti, herkesin duyacağı şekilde: "Qi, kılıcın uzantısıdır. Onu hissetmezsen, kılıç ölü bir metal parçasıdır."

Sonra bir hamle yaptı. Kılıcı havada salladı — ve havada bir çizgi belirdi. Mavi, parlak, sanki hava yırtılmış gibi. Bir an için o çizgi orada kaldı, sonra kayboldu.

Nicolas'ın nefesi kesildi. Bu nasıl bir şey? diye düşündü. Büyü mü?

Urek arkasından geldi. Sesi alçaktı, yorgundu. "Gördün mü? Qi Arıtma'da böyle bir şey yapamazsın. Onun için Temel Kurma gerekiyor. Qi'yi kılıca aktarma sanatı."

Nicolas başını salladı. Ama gözleri hâlâ havadaki o mavi çizgiyi arıyordu. Gitmişti. Sadece hatırası kalmıştı.

Bir gün, diye düşündü. Bir gün ben de yapabilir miyim?

Urek anlatırken Nicolas içindeki o küçük sıcaklığı tekrar hissetti. Sanki cevap veriyordu. Ben buradayım, der gibi.

Nicolas mutfağa dönerken bir kez daha saydı: Birinci gün bitti. İkinci gün bitiyor. Yarın takviye gelecek. Ya gelmezse?

Gözlerini kapattı. Urek'in tarif ettiği gibi, nefesini karnına doğru gönderdi. Karnına odaklandı. Qi... göbek deliğinin altında... sıcak bir su damlası... Ama bir yandan da Selim'i düşünüyordu. Sen öldün. Mehmet öldü. Belki ben de öleceğim. İçindeki sıcaklık sanki bu düşünceye cevap verir gibi titreşti. Ama önce içimdeki bu şeyi büyütmek istiyorum.

Bir an için — çok kısa bir an için — dün gece hissettiği o sıcaklık tekrar belirdi. Bu defa daha güçlüydü. Daha belirgindi. Sanki avuçlarının altında, karnının derinliklerinde bir şey titreşiyordu.

Gözlerini açtı. Kimse fark etmemişti. Etraftaki askerler hâlâ Lord Marcus'un kılıcına bakıyordu. Nicolas içindeki sıcaklığı avucunda hissetti — bir an var oldu, sonra kayboldu. Ama bu sefer daha uzun sürmüştü.

Büyüyor, diye düşündü. Her seferinde biraz daha büyüyor.

Akşam olduğunda Nicolas'ın göz kapakları ağırlaşmıştı. Dün gece uyuyamamıştı. Bugün de uyuyabilecek gibi değildi. Yorgunluktan ayakları sürükleniyordu. Ama durmadı. Kimseye halini belli etmedi.

Nicolas yemeği Roderick'e taşırken sordu. Sesi kısıktı, çekingendi. "Komutanım, Qi Arıtma nedir tam olarak?"

Roderick tabağı aldı. Bir an düşündü. Yüzündeki yara izleri bu ışıkta daha da belirgindi. "Vücudunun içinde enerji kanalları var. Meridyenler deriz bunlara. Qi Arıtma, bu kanalları açma ve Qi'yi vücudunda dolaştırma sürecidir."

Nicolas başını kaldırdı. "Nasıl yapılır?"

Roderick tabağı masaya bıraktı. "Nefesle. Doğru nefes teknikleriyle." Duraksadı. "Ama herkesin Qi'si uyanmaz. Bazıları ömür boyu Qi'siz kalır."

Başını kaldırdı, yorgun gözlerle Nicolas'e baktı. "Yarın takviye geliyor. Tolga'nın mangası da. Ama orklar daha önce gelirse..." Cümlesini tamamlamadı. Sadece "Qi'n uyanırsa belki işine yarar. Kendini korumak için," dedi.

Ya ben? diye düşündü Nicolas. Benim Qi'm uyanacak mı?

Gece, mutfakta. Nicolas Urek'e yardım ediyordu. Sordu: "Sizin Qi'niz nasıl uyandı?"

Urek ellerini yıkıyordu. Tek koluyla zorlanıyor, sabunu iyice yedirmeye çalışıyordu. Bir an durdu. Gözleri uzaklara daldı — geçmişe, belki de o güne.

"Savaşta. Bir ork bana balta salladı, kaçacak yerim yoktu. O an, içimde bir şey patladı." Sesi acı değildi, yorgundu. "Sıcaklık, acı... sonra güç. O günden sonra Qi'mi hissettim."

Duraksadı. Ellerine baktı — nasırlı, yara izli. Urek "ork bana balta salladı" derken. Elini baktı ve iç geçirdi belki de onun da kaderi aynı yaşlı aşçı gibi olurdu ya da komple o saldırıyla diğer dünyayı boylardı.

Urek devam etti: "Ama her uyanış bu kadar kahramanca değildir. Bazıları meditasyonla, bazıları haplarla, bazıları ölümle burun buruna gelince uyanır."

Nicolas bir şey demedi. Gece oldu. Nicolas uzanmış, gözleri açık. Tavana bakıyordu. Dışarıda ulumalar — daha yakın, daha sık. Ama artık alışmıştı. Ya da alıştığını sanıyordu.

Yarın takviye gelecek, diye düşündü. Ama önce orklar gelebilir. İçimdeki bu tohum canlanmadan…

On bin ölü, diye düşündü Nicolas. Üç gün içinde kaç kişi daha ölecek? Ben ölecek miyim? Yoksa içimdeki bu sıcaklık beni kurtaracak mı?

Karnında dün geceki sıcaklık bu defa daha uzun süre kalıyordu. Sanki bir şey orada duruyor, nefes alıyor, büyümeyi bekliyordu.

Ellerini karnına koydu. Sıcaklığı avuçlarının içinde, karnının derinliklerinde hissetti. Derinlerde bir yerde, göbek deliğinin altında.

Bir şey değişiyor, diye düşündü. Küçük bir şey. Ama değişiyor.

Gözlerini kapattı. Uyku gelmiyordu. Bekliyordu. Belki bir mucize olurdu. Belki Qi'si uyanırdı. Belki artık satılık bir mal olmaktan çıkardı.

O gece, uykuya dalmadan önce, karnının derinliklerinde bir tohumun canlandığını hissetti.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı