insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

ARC 1 KANLI SUR
--------------------------
O tohum, gece boyunca büyüdü, sabaha kadar içini ateş gibi yakıp durdu.

Nicolas uyandığında gökyüzü hâlâ karanlıktı. Ama karanlık sessiz değildi. Kale çanları çalıyordu — kısa, keskin, acılı çan sesleri. Savaş alarmı. Her vuruşta taşlar titriyor, uykudaki askerler sıçrıyordu. Nicolas kahvaltı etmemişti. Dün gece de az yemişti. Karnı kazınıyordu ama boş verdi.

Dışarı fırladı.

Avlu kargaşa içindeydi. Askerler zırhlarını giyiyor, kılıçlarını alıyor, surlara koşuyordu. Şövalyeler atlara biniyor, gümüş zırhları karanlıkta parlıyordu. Roderick bağırıyordu: "Surlara! Herkes surlara!"

Nicolas bir askerin koluna yapıştı. "Ne oluyor?"

Askerin yüzü bembeyazdı. "Orklar geldi."

Üçüncü gün, diye düşündü Nicolas. Takviye bugün gelecekti. Ama orklar önce geldi.

Roderick surlara çıktı, gözcüye bağırdı. Sesi taşlarda yankılanıyor, rüzgârın uğultusuna karışıyordu. "Kaç kişi?"

Gözcünün sesi çatallıydı, korkudan incelmişti. "Yüz... hayır, iki yüz kadar! Zırhsız, çoğu elinde baltalarla. Ama uzakta daha büyük bir grup var."

Lord Marcus, Roderick'in yanına dikildi. Gümüş zırhı karanlıkta bile parlıyordu. "Keşif birliği kadar değil. Düzensizler. Muhtemelen öncü birlik."

Roderick başını salladı. Sonra bir an doğuya baktı. Ufukta toz bulutu yoktu. Kimse gelmiyordu. Takviye nerede? diye düşündü. Ya hiç gelmezlerse? Sonra dişlerini sıktı. "Yine de surları tutmalıyız. Açık alanda savaşmayı göze alamayız."

Nicolas surlara koşarken arkasına baktı. Ersoy da peşindeydi, yüzü bembeyaz. Miko ise kapıda çakılıp kalmıştı, hiç kıpırdamıyordu. "Miko, gel!" diye bağırdı Nicolas. Ama Miko duymadı.

Mutfakta panik vardı. Urek kazanları ateşten indiriyor, yaralılar için su ısıtıyordu. Tek koluyla zorlanıyor, ter damlıyordu alnından. Ersoy bir köşede çömelmiş, dizlerini göğsüne çekmişti. Miko ise her zamanki gibi sessizdi ama elleri titriyordu.

Kapı açıldı. Bir çavuş içeri girdi — Qi Arıtma 3, yüzünde derin bir yara izi, eski bir savaşı hatırlatan. "Mutfak erleri! Sizi kim yönetiyor?"

Urek döndü. "Ben. Ne gerekiyor?"

Çavuş'un sesi sertti, tartışmaya kapalı. "Komutan Roderick'in emri. Surlarda elli askerimiz eksik. Mutfak erleri surlara çağrılıyor."

Urek bir an durdu. Gözleri Nicolas'e kaydı. Uzun sürmedi, belki bir nefeslik bir an. Sonra "Sen. Git. Elinden ne geliyorsa yap," dedi.

Nicolas'ın boğazı kurudu. "Ne yapabilirim ki?"

Urek'in sesi sertti, ama içinde bir şey vardı — çaresizlik mi, umut muydu, belli değildi. "Bir kılıç tut! Birine su taşı! Birinin kanını durdur! Bir şey yap!"

Bir şey yap, diye tekrarladı Nicolas içinden. Selim'in önünde donup kalmıştım. Bu sefer donmayacağım.

Surların merdivenlerini tırmanırken bacakları titriyordu. Taş basamaklar soğuktu, nemliydi. Elleri terlemişti, kılıcın sapı kayganlaşmıştı — dün ölen o askerin kılıcı. Adını bilmiyordu. Parmakları kenetlendi, açılmıyordu.

Yukarı çıktığında, manzara karşısında nefesi kesildi.

Ormanın kenarı, yüzlerce karanlık figür. Büyük, gürültülü, ellerinde baltalar, mızraklar. Bazılarının derileri yeşilimsi, bazılarının siyah. Orklar. Daha önce surlardan görmüştü ama bu kadar yakınından hiç bakmamıştı. Her biri bir insandan iki kat büyüktü.

Kokularında insan eti, kan, hayvan teri, çürümüş kemik birleşimi gibiydi. Nicolas'ın midesi bulandı. Dün gece içtiği çorba boğazına geldi. Ama tuttu. Kusmadı.

Kusarsan temizlersin, diye hatırladı Urek'in sözlerini. Tut kendini.

Nicolas'e bir görev verdiler: ok taşımak. Elinde bir demet ok, sur boyunca koşuyordu. Ağzı kupkuruydu; dilini damağına yapışmış gibiydi. Okçuların yanına yetişiyor, okları uzatıyor, geri dönüyordu.

Bir asker ona bağırdı: "Buraya, çocuk! Çabuk!"

Nicolas okları uzatırken surun altında bir ses duydu — korkunç bir çığlık. Aşağıya baktı. Bir ork, surlara merdiven dayamış, tırmanıyordu. Ağzı köpüklü, gözleri kırmızıydı. Her adımda merdiven gıcırdıyordu.

Yanındaki okçu, soğukkanlılıkla yayını çekti. Ahşap yay, gerilirken derinden bir gıcırrr sesi çıkardı. Kiriş, okun yatağına sürtünerek ince bir hıss sesiyle kaydı. Sonra gerilim arttıkça, kirişten derin bir vın sesi yükseldi. Okçu nefesini tuttu, hedef aldı. Parmağını bıraktı.

Kiriş takk diye tokatladı. Ok, havayı yararak vıyuvv diye ıslık çaldı. Yayın gücüyle fırlayan ok, karanlıkta bir çizgi çizdi. Boynuna saplandığında şlak diye bir ses duyuldu. Ork bir an durdu, sonra düştü. Merdivenden yuvarlandı, arkasındaki diğer orkları da sürükledi.

Nicolas ilk kez bir orkun ölümünü bu kadar yakından görüyordu. Ork hâlâ kıpırdıyordu. Kan fışkırıyordu boynundan, ağzından köpük geliyordu. Sonra hareketsiz kaldı.

Okçu soğuk bir sesle, "İlk defa mı bir ölüm gördün?" dedi. "Bin tane daha görürsün."

Nicolas bir şey demedi. Ama içindeki o küçük sıcaklık bir an için titreşti. Sanki uyanıyordu.

Bir okçu yanında vurulduğunda Nicolas’ın içindeki sıcaklık aniden yükseldi. Sanki bir ateş böbreğinden yukarı fırlamıştı. Eli titremeyi kesti. Kılıcı daha sıkı tuttu. Bu ne? diye düşündü. Büyüyor.

Saatler geçiyordu — belki bir, belki iki, Nicolas zamanı unutmuştu. Orklar surlara tırmanıyor, askerler onları itiyor, bıçaklıyor, kılıç şakırtıları birbirine karışıyordu.

Yanındaki bir asker, bir ork tarafından mızrakla göğsünden vuruldu. Ork uzaklardan mızrağı fırlatmıştı. Mızrak havada vınn diye ıslık çalarak geldi. Metal uç, askerin göğüs zırhına çarptığında keskin bir çınnn sesi yankılandı. Zırhı deldi, ardından nemli ve ağır bir şlup sesiyle etin içine girdi. Kan yüzüne sıçradı — sıcak, yapışkan, tuzlu. Nicolas saniyeliğine dondu. Mızrak askerin göğsünü delmişti, ucu arkadan çıkmıştı. Arkadan çıkarken ıslak bir şlap duyuldu.

Roderick arkasından bağırdı: "Donma çocuk! Geri çek onu!"

Nicolas yaralı askerin kolundan tutup geri çekti. Ağırdı. Kanlı taşların üzerinde sürükledi. Asker inliyordu, mızrak hâlâ göğsündeydi, her nefeste kan fışkırıyordu.

Kolları güçsüzleşmişti, ama içindeki ateş ona bir enerji verdi. Sanki karnından bir sıcaklık kollarına yayılıyordu. Bu tohum… diye düşündü. Belki de işe yarıyor. Ama sonra yaralı sustu. Ve enerji de onunla birlikte gitti.

Yaralı asker gözlerini Nicolas'e dikti. Bir şey söylemeye çalıştı, söyleyemedi. Sadece kan geliyordu ağzından. Kirli, kırmızı, köpüklü.

Nicolas bağırdı: "Şifacı! Birisi!"

Kimse gelmedi. Çok fazla yaralı vardı, herkes meşguldü. Urek aşağıda tek koluyla bir başkasını dikiyordu. Ona yetişemiyordu.

Askerin gözleri cam gibi oldu. Nefesi durdu. Nicolas o gözlerin içine baktı. Boşluk. Sönmüş bir ateş. Ölüm.

Daha önce de böyle gözler görmüştü. Biri bir arkadaşını kaybetmişti. Arkasında hamile bir kadın kalmıştı. Bu adamın arkasında kim var? Belki bir çocuk, belki yaşlı bir ana. Onlara ne söyleyeceğim? İçinden geçirdi ama isim vermedi.

Bir ork surları aşmayı başardı. İriydi, iki başlı bir balta sallıyordu. İki askeri biçti — biri başından vuruldu, diğerinin kolu kopmuş yere düştü, çığlık atıyordu. Baltanın havayı kesen vınn sesi, yerini derinden gelen tok bir güm sesine bırakmıştı. Askerin kolu yerdeydi, parmakları hâlâ kıpırdıyordu. Nicolas bir an o kola baktı. Canlı gibi, diye düşündü. O parmaklar dün birini sıkmıştı, bir tas çorba tutmuştu. Şimdi havada sallanıyor, sahibinden ayrı.

Roderick hızla hücum etti, kılıcıyla orkun boğazını kesti. Kılıcın etle buluştuğu anda ıslak bir şlap duyuldu, ardından kemiğe çarpan metalin tok kıt sesi yankılandı. Ork yere düştü. Ama önce başka bir asker daha ölmüştü.

Bir ork surları aştığında Lord Marcus kılıcını çekti. Tek hamlede orkun kafasını gövdesinden ayırdı. Kılıcın boyundan geçerken çıkardığı hışşşt sesi, ardından kemiğin kırılmasıyla gelen çıt ve zırha çarpan metalin tiz çınnn sesi birbirine karıştı. Kan sıçradı ama zırhının üzerinde durmadı bile. "Boşlukları doldurun!" diye bağırdı. Sonra başka bir orka yöneldi. Nicolas arada bir Lord Marcus’u aradı gözleriyle. Gümüş zırhı savaşın ortasında parlıyordu, her hamlesinde bir ork düşüyordu. Ne kadar güçlü, diye düşündü. Ama yine de yetmiyor.

Nicolas kanlar içindeydi. Etrafta ölüler vardı, kan havuzları, kopmuş kollar. Surların taşları artık gri değildi; kırmızıydı, kahverengiydi, siyahtı.

On bin, diye düşündü. Üç günde kaç kişi öldü? Kaç isim, kaç yüz?

Güneş batmaya başlıyordu. Orklar geri çekiliyordu — sadece gece için. Yarın tekrar geleceklerini biliyordu herkes.

Nicolas surda oturuyordu, bitkin. Başı dönüyordu. Uykusuzluğun ve açlığın pençesindeydi ama ayakta durmaya devam etti. Kıyafetleri kan içindeydi — kimin kanı olduğunu bilmiyordu. Belki askerin, belki orkun, belki kendinindi. Bir yudum suyu yaralılara bırakmıştı. Şimdi boğazı yanıyordu.

Elleri hâlâ titriyordu. Ama bu sefer korkudan değil, yorgunluktan ve içindeki o sıcaklığın herkes ölürken bile durmadan titreşmesinden.

İçimdeki bu tohum, diye düşündü. Canlanmıştı. Ama ne işe yaradı? Kimseyi kurtaramadım.

Akşam karanlığı çökerken, surlardaki kanın kurumadığını, aksine her gece biraz daha derinleştiğini anladı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı