ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
Güneş henüz doğmamıştı. Gökyüzü koyu maviden griye dönerken surların siyah silueti bu iki rengin arasında keskin bir yara gibi duruyordu. Hava soğuktu, nemliydi. Meşalelerin alevleri rüzgârda yalpaladı. Uzaklardan bir baykuş sesi geldi, sonra ansızın kesildi.
Nicolas, saman yatağında sırtüstü yatıyor, tavanın karanlığına bakıyordu. Uyuyamamıştı. Önceki gün ölen Selim'in gözleri hâlâ aklındaydı. Yanı başında Ersoy horluyordu. Derken dışarıdan bir ses geldi. Önce uzaktı, sonra yaklaştı. Kalın, boğuk, insana ait olmayan bir fısıltıydı. Nicolas doğruldu, Ersoy'un omzuna dokundu.
"Kalk. Bir şey var."
Ersoy gözlerini ovuşturdu. "Ne oldu?"
"Bir ses duydum."
Ersoy oturup yüzünü buruşturdu. "Yine mi orklar?"
"Bilmiyorum. Ama kılıcını al."
Nicolas'ın göğsü hızlı hızlı atıyor, parmak uçları uyuşuyordu. Ama elleri titremiyordu. Sanki vücudu korkuyu bir kenara itip sadece duruma odaklanıyordu. Kılıcını aldı, sapın derisini parmaklarında hissetti. Metal soğuktu. Karnının altında bir kor parladı.
Avluya çıktıklarında her yer sessizdi. Nöbetçiler surlardaydı. Taşlar nemden simsiyah olmuştu. Ahırlardan atların huzursuz kişnemeleri yükseldi. Havada garip bir koku vardı: yanmış ot, ıslak kürk.
Nicolas avlunun ortasında durdu. Surlardaki nöbetçiler fazla sessizdi. Normalde ara sıra konuşur, küfreder, tükürürlerdi. Şimdi öyle bir sessizlik vardı ki sanki nefes almıyorlardı.
Ersoy fısıldayarak arkasından geldi. "Bir şey var mı?"
Nicolas sesini alçalttı. "Nöbetçiler neden sessiz?"
"Belki uyumuşlardır. Herkes yorgun."
"Nöbetçi uyumaz."
Kulakları uğulduyordu. Ensesindeki tüyler diken diken oldu. Surlara doğru yürümeye başladı.
Merdivenler dardı, taşlar aşınmıştı. Surun tepesine vardığında bir an durdu. İki nöbetçi yerde yatıyordu. Biri sırtüstü, gözleri tavana dikilmiş. Diğeri yüzüstü, kolları iki yana uzanmış. Kanları henüz kurumamıştı.
Nicolas çömeldi, bir nöbetçinin boynuna parmaklarını koydu. Nabız yoktu. Diğerine baktı — aynı şekilde. İkisi de ölmüştü. Boğazları kesilmişti. Kesikler öylesine temizdi ki neredeyse cerrahi bir işlemi andırıyordu. Nicolas ayağa kalktı, kılıcını çekti. Surun korkuluğunda bir gölge kımıldadı.
Ersoy'un sesi merdivenin başından titreyerek geldi. "Ne gördün?"
"Ölüler. Sessiz ol."
Ersoy merdivenleri tırmanırken sesi kısıldı. "Kaç kişi?"
"İki. Ve katil hâlâ burada. Bir yerde olmalı!"
Nicolas'ın elleri titremiyordu. Sadece nefesi hızlanmış, dişleri kenetlenmişti. Korkuluğun ardındaki gölge kımıldadı ve surun içine doğru bir figür süzüldü — iri, kambur, elleri kanlı.
Ork, surun içinde duruyordu. Normal orklardan daha küçüktü, belki de gençti. Ama elleri büyüktü, tırnakları keskindi. Ağzından salyalar akıyor, gözleri kırmızı parlıyordu. Üzerinde zırh yoktu, sadece yırtık bir kürk pelerin. İki nöbetçiyi elleriyle öldürmüştü. Ork, Nicolas'ı görünce başını kaldırdı, koku alır gibi burnunu havaya dikti.
Nicolas kılıcını iki eliyle tutup duruşunu aldı. Urek'in söyledikleri aklına geldi: ayaklar omuz genişliğinde, dizler bükük, ağırlık önde. Derin bir nefes çekti. Sıcaklık göğsüne doğru yükseldi, kollarına yayıldı. Ork bir adım attı. Nicolas geri adım atmadı. Ork hırladı — o boğuk, gırtlaktan gelen ses.
Ersoy'un sesi merdivenin başında çatallıydı. "Kaçalım mı? Yardım çağıralım?"
"Zaman yok."
Nicolas kılıcın sapını öyle sıktı ki parmakları bembeyaz kesildi. Ork saldırdı.
Orkun elleri Nicolas'ın boğazına uzanıyordu. Parmak uçlarındaki tırnaklar bıçak gibiydi. Nefesi yüzüne vurdu — sıcak, ağır, çürük et kokulu.
Nicolas kılıcını kaldırdı. Ork daha hızlıydı. Bir hamle. Omzuna yapıştı. Bileklerini kavradı. Kolları titredi. Çok güçlüydü. Ork onu taş duvara doğru itiyordu. Sırtı soğuk taşlara yaslandı, nefesi kesildi.
Ersoy merdivenlerden yukarı koşarken sesi çığlığa dönüştü. "Nicolas!"
Nicolas dişlerini sıktı. "Kalkmıyor... güçlü..."
Ersoy ağlayarak bağırdı. "Yapamam..."
Ork'un salyası yanağına damladı. Sıcak. Yapışkan. İğrenç. Kılıcı hâlâ elindeydi ama iki eli de tutulduğu için kullanamıyordu. Tek çaresi hançerdi. Ölen bir askerin hançeri. Adını bilmediği, yüzünü bile hatırlamadığı bir askerin.
Ork'un parmakları boğazına ulaşmaya başladığında Ersoy bir an donup kaldı. Sonra titreyen elleriyle yerden bir taş aldı. Fırlattı. Orkun omzuna vurdu. Belki acıtmadı, belki sadece gıdıkladı. Ama ork bir an başını çevirdi. O bir an, Nicolas'a yetti.
Nicolas sağ eliyle kılıcı tutmaya devam ederken sol elini beline götürdü. Hançeri buldu. Kavradı. Sıkıca. Ork hâlâ boğazına uzanıyordu. Nicolas hançeri çekti ve orkun koluna sapladı. Islak bir ses duyuldu. Ork çığlık attı, ellerini bıraktı.
"Vur!" diye bağırdı Ersoy.
Kan yüzüne sıçradı. Nicolas kılıcını kaldırdı.
Ork yerdeydi, bir eliyle yaralı kolunu tutuyor, kan parmaklarının arasından akıyordu. Kanı insan kanından daha koyuydu, neredeyse siyah. Orkun gözleri artık kızgın değildi. Korkmuştu. Ben de böyle bakar mıydım? diye düşündü Nicolas. Selim de böyle bakmıştı. Ölümden hemen önce. Ama Selim'in korkusunda bir suçluluk yoktu.
Orkun korkusunda ise... bir pişmanlık mı vardı? Ork, bir an için surun ardına, ormana baktı. Belki orada onu bekleyenler vardı. Belki yavruları. Belki bir eşi. Ağzından bir ses çıktı. Bir kelime değildi. Bir fısıltıydı. Belki bir isim. Belki "anne". Ama geri adım atamazdı. Ersoy hâlâ arkasındaydı.
Kılıcı indirdi.
Kemikler çatırdadı. Orkun ağzından kan geldi, gözleri boşaldı. Başı yana düştü.
Ersoy ellerini yüzüne kapatmış, ağlıyordu. "Öldü mü?"
"Öldü."
"İyi misin?"
Nicolas bir an durdu. Ne hissettiğini anlamıyordu. Sanki içinde bir şey kopmuş, yerine buz gibi bir boşluk oturmuştu. Elleri hâlâ titriyordu ama neyden titrediğini bilmiyordu. Soğuktan mı, yorgunluktan mı, yoksa az önce bir canlının gözlerinin içine bakıp onu söndürdüğü için mi? Cevap verecek hali yoktu.
Kılıcını temizlemek için eğildi, ama kan çoktan kurumuştu.
Rüzgâr surun üzerinde ıslıyordu. İki ölü nöbetçi hâlâ yerdeydi. Uzaklardan ormanın içinden bir uluma yükseldi — uzak, derin, acılı. Diğer orklar, belki de bu orkun akrabaları, onu çağırıyordu. Ersoy hâlâ sessizce ağlıyordu.
Nicolas ayağa kalkıp kılıcını kınına soktu. Yüzüne sıçrayan kanı kolunun tersiyle sildi. Ersoy'a döndü. "Ağlamayı kes." Ersoy bir adım geriledi, korkmuştu — Nicolas'tan değil, yaşadıklarından. "Yardım çağırmalıyız. İki nöbetçi öldü. Kimse bilmiyor."
Ersoy burnunu çekti. "Nereye gideceğiz?"
"Roderick'e."
Merdivenlerden inerken elleri hâlâ titriyordu. Ama bu sefer korkudan değil, öfkedendi.
Roderick'in odasında bir mum yanıyordu. Nicolas kapıyı çaldı. "Gir."
İçeri girdiğinde Roderick masada oturuyor, bir rapor okuyordu. Başını kaldırdı, Nicolas'ın üstündeki kanı görünce kaşları kalktı. "Ne oldu?"
Nicolas anlattı.
Roderick'in yüzü gerildi. "İki asker mi?" Masaya yumruğunu vurdu. Mum devrildi, alev bir an sönecek gibi oldu. "Ork surlara nasıl girer?" Nicolas cevap vermedi. Roderick derin bir nefes aldı, sonra ayağa kalktı. Gözleri boşluğa daldı. "Onları tanıyor muydun?"
Nicolas başını salladı. "İsimlerini bilmiyordum."
Roderick başını eğdi. "Gençtiler. Belki de senin yaşında." Bir an sessiz kaldı. Derin bir nefes aldı. Sonra başını kaldırdı, sesi yeniden sertleşti. "Kimse görmemiş mi?"
"Nöbetçiler ölüydü. Ork onları sessizce öldürmüş."
"Ve sen onu tek başına mı öldürdün?"
"Ersoy yanımdaydı. Ama o vurmadı."
Gerginlik odayı doldurdu. Roderick'in bakışları Nicolas'ı süzüyordu. Sonra bir şey söylemedi. Sadece pelerinini alıp odadan çıktı. Nicolas, onun surlara doğru yürüdüğünü gördü. Cesetleri görmeye gidiyordu.
Depoya döndüğünde sabaha az kalmıştı. Ersoy yatmış, yüzü duvara dönüktü. Dışarıda sessizlik çökmüştü. Oda soğuktu, ama içindeki boşluktan daha sıcaktı. Nicolas samanların üzerine oturup ellerine baktı. Kanı yıkamıştı ama tırnaklarının altında hâlâ koyu lekeler vardı.
Hançeri çıkarıp sildi. Sonra kılıcını temizledi. Hareketleri yavaş ve ritmikti. Ersoy arkasını döndü, gözleri kıpkırmızıydı. "Nicolas, ben bir daha savaşabilir miyim?"
"Savaşmak zorundasın. Hayatta kalmak istiyorsan."
"Ama korkuyorum."
Nicolas bir an durdu. Sonra Ersoy'a döndü.
"Ben de korkuyorum. Her seferinde. Ama yine de yapıyorum."
Ersoy başını salladı, gözlerini kapattı. Nicolas sırtüstü uzandı, tavana baktı. İçindeki ateş hâlâ yanıyordu. Ama bu sefer ateş, yalnızca kül ve kor değildi. İçinde bir taş vardı. Sert, yontulmamış, soğuk. Ersoy'un fırlattığı taş. Belki de yalnızlıktan kurtulmanın ağırlığı buydu.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı