ARC 1 KANLI SUR
--------------------------
Kan, surların taşlarına işlemişti; ne yağmur ne rüzgâr onu temizleyebilirdi.
Sabahın ilk ışığında kale sessiz değildi. Savaş gece durmuştu ama acı dinmemişti. İniltiler, ağıtlar, bağırtılar. Her yerden bir ses geliyordu. Nicolas surda uyuyakalmıştı, taşlara yaslanmış, başı öne düşmüştü. Uyandığında ilk gördüğü şey bir kargaydı. Cesetlerin üzerinde dolaşıyor, gagasıyla birinin kolunu didikliyordu.
Nicolas o kargaya baktı. Canlıydı, besleniyordu. Ölülerden besleniyordu. Ben de ölülerin arasında yaşıyorum, diye düşündü. Ama henüz onlardan biri değilim. İçindeki sıcaklık — o tohum — sanki bu düşünceyle birlikte hafifçe titreşti. Ölümün ortasında bile canlı olduğunu hatırlatır gibi.
On iki asker ölmüştü. Yirmi yaralı vardı. Kayıplar ağırdı.
Nicolas ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu, bir an yerde tökezledi. Başı dönüyordu. Az ileri de su matarası buldu ve birkaç yudum su içti. Karnı açlıktan gurulduyordu. Ama şikayet edecek hali yoktu. Doğruldu. Elleri hâlâ kılıcın sapına kenetliydi. Açmak için parmaklarını tek tek çözmek zorunda kaldı.
Mutfakta Urek kazanları kaynatıyor, bezleri hazırlıyor, sargıları kesiyordu. Tek koluyla yaptı bunları, her hareketi bir idman gibiydi. Önlüğü kan içindeydi. Yüzünde uykusuzluğun izleri vardı. Kazanların fokurtusu, ateşin çıtırtısı, bıçağın bezleri keserken çıkardığı tıkırtı — mutfak her zamanki gibi canlıydı, ama bu sabah daha karanlık bir havası vardı.
Nicolas girdiğinde arkasını dönmeden konuştu. Sesi hırıltılıydı. "Yaşıyorsun, demek."
Nicolas mutfak tezgahına yaslandı. Açlıktan karnı kazınıyordu, ama yemek isteyecek hali yoktu. "Ölenler var."
Urek bir an durdu. Bıçak havada kaldı. "Kaç kişi?"
"On iki."
Urek'in dişleri sıkıldı. Çenesi kasıldı. "Daha fazla olacak."
Güneş yükseldikçe surların taşları ısındı, ama ölü eti kokusu gitmedi. Rüzgâr kesmemişti. Nicolas yaralı koğuşuna yemek ve su taşıdı. İçerisi ağırdı. Sıcaktı. Kapıyı açar açmaz koku boğazına yapıştı. Kan, irin, idrar, ölü et. Midesi kalktı, bir an kusacağını sandı. Ama tuttu. Nefesini tuttu, işini yaptı, içeri girdi. Kimi askerler uyuyordu, kimi sayıklıyordu, kimi sessizce kanıyordu.
Bir asker kolunu kaybetmişti. Bilinci yerinde değildi. Sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu: "Anne... anne... anne..." Sesi inceliyor, sonra kalınlaşıyor, sonra inceliyordu.
Bir başka asker göğsünden yaralıydı. Nefes almakta zorlanıyordu, her solukta bir hırıltı çıkıyordu. Gözleri Nicolas'e dikilmişti. "Su... lütfen..."
Nicolas bir tas su verdi. Asker bir yudum aldı. Sonra öksürdü. Öksürükle birlikte ağzından kan geldi. Kanın içinde bir parça ciğer vardı. Nicolas o parçaya baktı. Bir an donup kaldı. Elleri titriyordu. Ama içindeki sıcaklık — o tohum — aniden yükseldi. Sanki Devam et diyordu. Derin bir nefes aldı, suyu verdi, geri çekildi.
Surları oraya doğru çıktı. Ersoy’u gördü ileri de o da surlardaydı. O da sağdı. Ama gözleri farklıydı. Daha boş, daha donuk. Gülümsemesi kaybolmuştu, yerinde bir hiçlik vardı. Nicolas onu mutfağın önünde buldu. Yere çömelmiş, avlunun taşlarına bakıyordu. Sanki taşların arasında bir anlam arıyor ama bulamıyordu.
Ersoy alçak sesle, adeta kendi kendine konuşur gibi söyledi: "Bir ork gördüm. Bir askerin kafasını iki eliyle tutup... kopardı." Bir an durdu. Dudakları titredi. "Kopardı, Nicolas."
Sessizlik. Uzaklardan bir yaralının iniltisi duyuluyordu.
Ersoy başını kaldırdı. Gözlerinde yaş yoktu, ama boşluk vardı. "Biz ne yapıyoruz burada? Biz daha çocuğuz."
Nicolas cevap veremedi. Çünkü aynı şeyi düşünüyordu. Biz daha çocuğuz, diye geçirdi içinden. Peki neden ölüyoruz? Neden öldürüyoruz? Ama içindeki sıcaklık bir an için durdu. Sonra fısıldadı sanki: Hayatta kalmak için. Nicolas bu fısıltıyı duyar gibi oldu. Ama emin değildi.
Ben de ölüm gördüm, diye düşündü. Ama kafa kopmasını görmedim. Daha ne kadar kötü şey göreceğim?
Russo ise kışlada yaralılara yardım ediyordu. Onun da yüzü asıktı, kolu sargılıydı.
Öğle yemeğinde Nicolas yemek taşırken komutan odasının önünden geçiyordu. Kapı aralıktı. İçeriden sesler geliyordu. Durdu. Dinledi. Tepsiyi taşırken kolları titredi. Açlıktan gözleri kararıyordu. Ama durmadı. Yaralılar ondan daha çok açtı.
Lord Marcus'un sesi soğuktu, sakin. Nicolas bir an nefes almakta zorlandı. Sanki odanın havası ağırlaşmıştı. Sonra geçti.
"Bu öncü birlik," dedi Marcus. "Asıl ordu öncüler bizi daha da fazla yıpratmadan ortaya çıkmayacak bundan sonra baskınlara alışmamız lazım!"
Roderick'in sesi gerilmişti. "Takviye ne zaman?"
Marcus bir an durdu. "Binbaşı Tolga üç gün dedi. Ama üç günden daha da uzun sürdu. Gidip bir haberci göndermeliyiz."
Roderick: "Kim gidecek?"
Marcus'un duraksadığı belliydi. "Şövalyelerden biri. En hızlı atla."
Roderick: "Bir asker bir askerdir! Kimse gitmeyecek. Orkların baskınları hiçbir zaman durmayacak. Takviye elbet bir gün gelecek ancak önce hayata kalmamız lazım onun içinse adam lazım ondan dolayı kimse gitmiyor."
Marcus önce yüzünü buruşturmuş ancak mevcut durumun o da farkında olduğundan dolayı kafasını sallamıştı.
Nicolas bir şey demedi. Tepsiyi sıkıca tuttu, geçip gitti. Bugün üçüncü günü geçmişti. Takviye ne zaman gelecekti? Yoksa haberci mi gidecek? İkisi de aynı şey değil. İçindeki sıcaklık hışımla yükseldi. Sanki karnında bir ateş parladı. Ya hiç gelmezlerse? diye düşündü. O zaman hepimiz öleceğiz.
Mutfakta Miko'yu bir köşede otururken buldu. Dizlerini göğsüne çekmiş, kollarını etrafına dolamıştı. Tanıdık bir pozisyondu. Nicolas da bilirdi o pozu. Hiç konuşmazdı Miko, ama bu sabah bir şey söyledi.
Sesi kısıktı, boğuktu. Sanki boğazından kelimeler zorla çıkıyordu. "Orklar gelince... et kokusu geliyor önce."
Nicolas ilk kez Miko'nun sesini duyuyordu. Tüyleri diken diken oldu. İçindeki sıcaklık bir an söndü sanki. Soğudu. Ölü gibiydi.
Miko devam etti: "Tıpkı o gece gibi. Önce koku, sonra çığlıklar."
O gece, diye düşündü Nicolas. Miko'nun ailesini parçaladıkları gece. Orklar gelince önce et kokusu geliyormuş. Ama sonra içindeki ateş tekrar yandı. Daha güçlü. Daha vahşi. Sanki bir ses diyordu: Uyan ve hazırlan. Nicolas bu sesin ne olduğunu bilmiyordu. Ama dinledi.
Daha önce de birinin öldüğü gece böyleydi, diye düşündü. Kan kokusu, bağırsak kokusu, ölü kokusu.
Öğleden sonra Roderick avluda askerleri topladı. Nicolas surlardan dinliyordu. Aşağıda, kırık taşların ve kurumuş kanların arasında, askerler sıralanmıştı. Yüzleri asıktı. Kiminin kolu sargılıydı, kiminin başı. Ama hepsi ayaktaydı.
Güneş batıya kaymıştı, gölgeler uzamıştı. Roderick sesini yükseltti, herkesin duyacağı şekilde. Sesi yorgundu ama kararlıydı. "Yarın büyük bir ork ordusu gelecek. Bazılarınız ölecek. Ben de ölebilirim." Bir an durdu, gözlerinin içine baktı askerlerin. "Ama şunu bilin — bu kale düşerse, arkamızdaki bütün köyler, kasabalar, şehirler yanar. Biz sadece kendimiz için savaşmıyoruz."
Roderick “Yarın büyük bir ork ordusu gelecek” derken Nicolas’ın içindeki ateş bir an yükseldi. Sanki Hazır mısın? diyordu.
Sessizlik. Kimse alkışlamadı, kimse bağırmadı. Sadece baktılar. Baktılar ve anladılar.
Nicolas da baktı ve anladı. Yarın savaş var, diye düşündü. Ve ben kılıç tutmayı bilmiyorum. Ama içimde bir şey var. O tohum. Belki yarın uyanır. Belki de beni öldürür.
Güneş batarken Nicolas’ın göz kapakları ağırlaştı, bacakları titremeye başladı. Ama yine de kılıcı tutmak için depoya gitti. Akşam olduğunda Nicolas'ın ayakta durmakta zorlandığını hissetti. Göz kapakları ağırlaşmıştı, midesi kazınıyordu, boğazı yanıyordu. Ama kılıcı tutmak zorundaydı.
Mutfağın arkasındaki depoda Nicolas duvardaki kılıcı indirdi. Urek'in eski kılıcıydı bu. Paslı, çentikli, sapı deri kaplı. Metal soğuktu, ağırdı. İki elle tutmak zorunda kalıyordu. Kolu titriyordu, tıpkı ilk günkü gibi. Ama içindeki sıcaklık bu sefer daha sakindi. Bekliyordu.
Kapıda Urek belirdi. Sessizdi. Bir şey demedi, sadece izledi.
Nicolas arkasını dönmeden konuştu. "Öğrenmek istiyorum."
Urek bir an durdu. İç geçirdi. "Kılıç tutmayı bilmiyorsun."
"O yüzden öğrenmek istiyorum."
Urek yürüdü, tek eliyle Nicolas'in bileğini kavradı. Eli ağırdı, nasırlıydı. "Önce tutuş. Kılıcın ağırlığı avucunda değil, bileğinde olmalı." Urek'in parmakları Nicolas'in bileğini kavradı, doğru pozisyonu bulmasına yardım etti. "Ayaklarını omuz genişliğinde aç. Dizlerini bük. Ağırlığını iki bacağına eşit dağıt."
Nicolas yaptı. Urek başını salladı.
"Kılıcı bir uzvun gibi hissedeceksin. Onu sadece sallamayacaksın. Onunla nefes alacaksın."
Nicolas'in bileği acıdı. Kılıç yere düştü. Metal taşa çarpınca çınladı. Ses depoda yankılandı, sonra kayboldu.
Urek: "Tekrar."
Nicolas aldı. Tekrar denedi. Bu sefer düşmedi, ama hâlâ sallanıyordu. Eli titriyordu, bileği yanıyordu. Ter damlıyordu alnından. Ama bırakmadı.
Urek başını salladı. "Böyle devam et. Her gece." Sesi alçaldı. "Yarın savaş var, belki kılıç tutmak zorunda kalırsın."
Yarın savaş var, diye tekrarladı Nicolas içinden. Ve ben hâlâ hazır değilim. Ama içindeki sıcaklık sanki gülümsedi.
Gece yarısıydı. Nicolas uyuyordu. Rüyasında kan vardı, kılıçlar vardı, ölü gözleri vardı. Daha önce gördüğü ölü gözleri, şimdi yine karşısındaydı. Adsız askerin gözleri de onlara karışmıştı. Hepsi ona bakıyordu. Neden ölüyoruz? diye soruyorlardı.
Nicolas rüyada cevap vermeye çalıştı. Dudakları kıpırdadı. Hayatta kalmak için, dedi. Ama sesi çıkmadı.
Bir anda uyandı. Nefes nefeseydi. Ter içindeydi. Yorganı üzerinden fırlamıştı, samanlar sırtına batmıştı.
Ve içindeki sıcaklık — o tohum — bu defa daha güçlüydü. Karnının derinliklerinde yanıyordu. Sanki bir ateş göğüs kafesine doğru yükseliyordu. Sanki bir şey onun içinde büyüyor, kımıldıyor, uyanmak istiyordu. Ama bu sefer sadece sıcaklık değildi. Bir şey daha vardı. Bir varlık. Küçük, vahşi, sabırsız.
Ayağa kalktı, elini karnına bastırdı ve ilk kez kendi içinde bir şeyin — küçük, vahşi, uyanmaya hazır bir canavarın — kıpırdadığını hissetti.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı