insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

ARK 1 KANLI SUR
-------------------------
Bir önceki gece öldürdüğü orkun gözleri hâlâ aklındaydı. Ama artık sadece dışarıdaki düşmanlar değil, içindeki bir şey de onu rahatsız ediyordu. Ersoy'un fırlattığı taş hâlâ ateşinin içindeydi; ama bu gece ateş farklıydı. Boşluk, onu içine çekiyordu.

Gece yarısıydı. Depo zifiri karanlıktı. Nicolas samanların üzerinde sırtüstü yatıyor, tavanın karanlığına bakıyordu. Dışarıda rüzgâr durmuş, öyle bir sessizlik çökmüştü ki kendi kalp atışını duyuyordu. Duvarlar nemden simsiyahtı. Bir köşede bir fare samanların arasında hışırdadı.

Nicolas gözlerini kapattı, elini karnına koydu. İçindeki ateş — o küçük, titreşen sıcaklık — hâlâ oradaydı. Ama bu gece farklıydı. Sanki ateşin içinde bir şey daha vardı. Bir gölge. Bir ses.

*Sen benimsin.*

Nicolas irkildi, gözlerini açtı. Kimse yoktu.

“Kim konuşuyor?” diye fısıldadı.

Cevap yoktu. Eli hâlâ karnındaydı. Ateş yanıyordu. Ama bu sefer sıcak değildi. Yakıyordu.

*Sen benimsin.*

Nicolas yatağından fırladı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki sanki göğüs kafesinden fırlayacaktı. Ter içinde kalmıştı. Nefes almakta zorlanıyordu. Kaç dakika geçmişti? Bir? On? Bilmiyordu. Ama artık burada duramazdı.

Avluya çıktığında meşaleler sönmüştü. Ay aynı yerde değildi; zaman geçmişti, belki bir saat, belki daha fazla. Ama Nicolas ne kadar olduğunu hesap edemiyordu. Ay hilal şeklindeydi, taşlara soluk mavi bir ışık vuruyordu. Havada kül ve sönmüş ateş kokusu. Nicolas derin bir nefes aldığında ciğerlerini soğuk temiz hava değil, yanık odun kokusu doldurdu. Dün geceki savaşın izi hâlâ havadaydı.

Kılıcını çekti. Metal ay ışığında parladı. Kesme hareketlerine başladı — Urek'in öğrettiği gibi: düz kesiş, yan kesiş, aşağı kesiş. Her hareketle içindeki ateş büyüyordu. Sanki kılıcı salladıkça içindeki sesi susturabilecekti. Ama susturamıyordu. Kılıç havada ıslık çalarken, içindeki ses daha da yükseliyordu. Gölge de büyüyordu. Artık bir ses değil, bir histi bu. Bir öfke. Bir acı. Tüm kayıpların, tüm ölümlerin, tüm çaresizliklerin birikmiş hali.

“Sus,” dedi Nicolas dişlerini sıkarak.

*Sen benimsin. Ben de senin.*

Kılıcı havada tuttu, titremedi. Ama içi titriyordu. Ve içindeki ses… gülüyordu. Alay eder gibi. Sanki “Ne kadar uğraşırsan uğraş, benden kurtulamazsın” diyordu.

Surlara çıktı. Orman karanlıktı. İçindeki gözler — orkların gözleri — kırmızı ve sarıydı. Ama bu gece onlara bakarken farklı bir şey hissediyordu. Sanki onlar da korkuyordu. Sanki onlar da içlerinde bir şey taşıyordu.

Korkuluğa yaslandı, ormanı izledi. Uzakta bir ork ateş yakmıştı. Küçük bir grup, belki aile, ateşin etrafında oturuyordu. Nicolas onları izlerken içinden bir fısıltı geldi: *Kaçıyorlar. Kaybediyorlar. Ölüyorlar.* Bir an için bunu kendi düşündü sandı. Ama değildi. Dili kıpırdamamıştı. Yine içindeki ses.

“Onlar düşman,” dedi Nicolas kendi kendine.

*Düşman ne ki? Aç olan? Korkan? Ölen?*

“Sus.”

Ateş sönene kadar bekledi. Sonra orman tekrar karanlığa gömüldü.

Depoya geri döndü. Depo yine karanlıktı. Ama bu sefer karanlığın içinde başka bir şey vardı: kendi nefesinin nemli sıcaklığı. Nicolas samanların üzerinde oturdu, belindeki kumaşı çıkardı. Lei arması soğuk ipekten yapılmıştı, ama parmaklarının altında ısınıyor gibiydi. İşlemeler ay ışığında soluk mavi parlıyordu.

Kumaşı avucunda tuttu, gözlerini kapattı. Annesinin yüzü aklına geldi — hâlâ bulanık, ama daha net. Siyah saçları, ela gözleri. Tıpkı kendisi gibi. Ona son söylediklerini hatırlamaya çalıştı, ama hatırlayamıyordu. Sadece bir şey vardı: kumaş.

“Anne,” dedi fısıltıyla. “İçimde bir şey var. Kötü bir şey mi?”

Cevap vermedi kumaş. Sadece soğuk ipek ve ay ışığı.

*Kötü değil. Güçlü.*

Kumaşı tekrar beline sardı. Ama içindeki ateş sönmemişti.

Sabah olduğunda Nicolas mutfağa girdi. Urek kazanları karıştırıyordu. Nicolas'ın yüzü solgundu, gözlerinin altında mor halkalar vardı.

“Uyumadın mı?” diye sordu Urek.

“Uyuyamadım.”

Nicolas bir tabureye oturdu, ellerini masaya koydu. Urek yanına geldi, bir tas çorba uzattı.

“Konuş.”

Nicolas bir an durdu. “İçimde bir şey var. Uyanık. Konuşuyor. Ne olduğunu bilmiyorum.”

Urek kaşlarını kaldırdı. “Qi'n. Uyanmış. Herkesin Qi'si farklıdır. Bazı yetişimcilerde farklı tepkiler olabilir, sende de farklı tepkiye neden olmuş.”

“Ama konuşuyor. Sanki bir canavar.”

Urek omuz silkti. “Belki de canavardır. Ama sen onu kontrol edersin, o seni değil.”

Urek elini Nicolas'ın omzuna koydu. “Korkma. Sadece dinle. Ama dinlediğin şeyin sen olmadığını unutma.”

Nicolas mutfaktan çıkarken içindeki ateşin artık öfkeyle değil, daha yavaş yandığını hissetti. Tıpkı rüzgârda yalpalayan bir meşale değil de, külün altında bekleyen bir kor gibi.

Yine geceydi. Nicolas surlarda nöbetteydi. Ormanın içindeki gözler daha da yakındı. Ama bu gece farklıydı. Orklar ateş yakmamıştı. Sadece karanlıkta bekliyorlardı. Rüzgâr durmuş, hava ağırdı. Sanki bir fırtına yaklaşıyordu.

Nicolas kılıcını sıktı. İçindeki ses yine konuştu: *Korkuyorlar. Hissetmiyor musun?*

Bir an durdu. Gerçekten hissediyordu. Sanki ormanın içinden bir korku dalgası yükseliyordu.

“Neden korkuyorlar?” diye sordu içinden.

*Senden.*

“Benden mi? Ben daha çocuğum.”

*Çocuk değilsin. Onları öldürdün. Kanlarını içtin.*

“Hayır. Sadece hayatta kaldım.”

Ormanın içindeki gözler birer birer kayboldu. Kaçmışlardı. Nicolas, ilk kez içindeki o sıcaklığın — o ateşin — sadece kendini değil, etrafını da etkilediğini hissetti. Orklar onun qi'sini hissetmiş, korkmuşlardı.

Mutfak boştu. Ateş yanıyor, kazanlarda su kaynıyordu. Buhar yüzlerine vuruyordu. Dışarıda bir fırtına kopmuş, yağmur camlara vuruyordu.

Urek bir tabure çekti, Nicolas'ın karşısına oturdu.

“Anlat. Ses ne diyor?”

Nicolas düşündü. “Güçlü olmam gerektiğini söylüyor. Zayıflık ölümdür diyor. Acı çekmek zayıflıktır diyor.”

Urek başını salladı. Bir an durdu. Sol kolunun boşluğunu gösterdi. “Bu acımıyor artık. Ama yirmi yıl önce, koptuğu gece… O gece ağlamıştım. Ağladığım için zayıf mıydım?” Sesi bir an titredi. Gözleri doldu. Hızlıca başını çevirdi, sanki kimse görmesin istiyordu. “Hayır. İnsandım.”

Nicolas ilk kez onun bu kadar kırılgan olduğunu görüyordu. Söyleyecek bir şey bulamadı. Sadece sordu: “Peki neden acı çekmek zor geliyor?”

“Çünkü kolay olanı seçmek isteriz. Ama kolay olan, doğru olan değildir.”

Urek ayağa kalktı. “Sesi dinle, ama ona tapma. Sen efendisin. O köle.”

Depo karanlıktı. Nicolas samanların üzerinde oturuyor, gözleri kapalıydı. Nefes alıyor, veriyordu. İçindeki ateş yanıyordu, ama bu sefer onunla konuşmuyordu. Sadece yanıyordu. Bir kor gibi.

Ellerini karnına koydu, içindeki sıcaklığa odaklandı.

“Sen benimsin,” dedi fısıltıyla. “Ama ben sen değilim. Ben daha fazlasıyım.”

İçindeki ateş bir an parlayıp söndü. Sanki onaylıyor gibiydi.

“Ben Nicolas'ım. Lei Klanı'nın sattığı çocuk. Kanlı Sur'un muhafızı. Ve ben… insanım.”

Bir an için sesin onu kandırdığını düşündü. “Güçlü” demişti. Ama güç ne işe yarardı ki? Selim'i kurtaramamıştı. Musa'yı da. Ork çocuğunu öldürememişti. Bu “güç” ona sadece acı çektirmişti.

“Yalan söylüyorsun,” dedi fısıltıyla. “Güç hiçbir şeyi değiştirmiyor.”

Cevap yoktu. Hiçbir ses yoktu. Ateş yanıyordu, ama konuşmuyordu. Sanki bir uçurumun kenarında duruyor, aşağıya bakıyordu. Ne düşeceğini ne de kalacağını biliyordu. Bekliyordu. Tıpkı Nicolas gibi. Kendinden vazgeçmeyecekti. İçindeki canavara boyun eğmeyecekti.

Gözlerini açtığında avucunda hâlâ kılıcının sapı vardı. Ama artık korkmuyordu.

Fırtına dinmişti. Gökyüzü açılıyor, yıldızlar görünüyordu. Ormanın içindeki gözler tamamen kaybolmuştu. Rüzgâr tatlıydı, hava temiz. Nicolas surlarda tek başına duruyordu.

Kılıcını kınına soktu, korkuluğa yaslandı. İçindeki ateş hâlâ yanıyordu, ama artık yakmıyordu. Isıtıyordu. Tıpkı Urek'in mutfağındaki ocak gibi.

“Belki de canavar değil,” dedi kendi kendine. “Belki de sadece… benim.”

Gökyüzüne baktı. “Ben kimim?”

Cevap yoktu. Ama içinde bir şey vardı. Sıcak, güçlü, sessiz.

“Belki de kim olduğum önemli değil. Önemli olan ne yaptığım.”

Güneş doğarken surların taşları kırmızıya boyandı. Nicolas gülümsedi — savaş başlayalı beri ilk kez. Belki de artık içindeki düşmanla barışmıştı. Belki de sadece güneş doğduğu için.

Rüyadaydı. Bir ormanın içindeydi. Ağaçlar siyahtı, gökyüzü kırmızıydı. Karşısında bir gölge duruyordu. Gölge onun kendi siluetiydi. Ama daha büyük, daha karanlık. Gözleri ateş gibi yanıyordu.

Nicolas gölgeye doğru bir adım attı.

“Sen kimsin?”

Gölge cevap vermedi. Sadece durdu.

Bir adım daha attı. “Sen benim içimdeki canavar mısın?”

Gölge başını sallamadı. Sadece durdu. Ama Nicolas anladı. Evet.

“Peki,” dedi. “O zaman… yaşayacağız birlikte.”

Sözlerinin ağırlığını hissetti. Gölge bir adım attı. Nicolas geri çekilmedi. Gölgenin eli yoktu, kolu yoktu, şekli bile belirsizdi. Ama Nicolas bir şeyin avucuna dokunduğunu hissetti. Sıcaktı. Kül ve kor gibi.

Rüyada el sıkışırlar mı, bilmiyordu. Ama bu gece sıkıştılar. Avuçlarının arasında bir taş vardı. Ersoy'un taşı. Ateşin içindeydi, ama yanmıyordu.

Uyandığında avucu hâlâ sıcaktı. Başlangıçtaki o yakıcı, kontrolsüz alev gitmişti; yerinde külün altında bekleyen, sabırlı bir kor vardı. Artık ateş değil, kordu. Ve içindeki canavar, onunla birlikte bekliyordu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı