ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
BÖLÜM 14: AŞAĞILANMA
Uyandığında avucu hâlâ sıcaktı. Ama artık ateş değil, kordu. Ve içindeki canavar, onunla birlikte bekliyordu.
Sabah olduğunda, Nicolas'ı bekleyen sadece içindeki canavar değildi. Dışarıda da canavarlar vardı. Ama bu sefer onlar insandı.
Güneş yeni doğmuştu. Avluda askerler toplanmış, aralarında şövalyeler de vardı. Lord Marcus atının üzerinde, yanında iki şövalye. Roderick onunla konuşuyordu. Nicolas mutfaktan çıktı, elinde su testisi.
Lord Marcus'un gözleri Nicolas'a takıldı. Kaşlarını kaldırdı, atından indi. Nicolas'ın önünde durdu. Boyu Nicolas'ın iki katıydı; gölgesi onu baştan aşağı kapladı.
“Bu mu?” diye sordu Roderick'e.
Roderick başını salladı. “Evet. Lei Klanı'nın alt kolundan.”
Marcus, Nicolas'ı süzdü. Bakışları soğuktu, sanki bir eşyayı inceliyordu.
“Lei, ha? Klanınız bu kadar mı küçüldü? Demek ki kanınızın değeri ancak bir mutfak eri olmaya yetiyormuş.”
Nicolas sessizdi. Sadece duruyordu. Ama içindeki kor yükseldi.
“Ne kadar değersiz bir yük olduğunu anlamışlar artık,” dedi Marcus, gülerek. “Seni satmışlar.”
Elleri yumruk oldu. Ama ses çıkarmadı.
Marcus arkasını dönüp gitti. Nicolas olduğu yerde kaldı, dişlerini sıkarak. Roderick arkasından bakarken eski bir acının gölgesi düştü yüzüne. *Lei Klanı ile Marcus'un ailesi arasında yıllar önce bir kan davası vardı*, diye geçirdi içinden. *Belki de bu yüzden bu kadar kinliydi.*
Mutfakta Urek ekmek yoğuruyordu. Nicolas içeri girdi, yüzü kıpkırmızıydı. Urek ona baktı.
“Duyduğuma göre Lord Marcus seninle dalga geçmiş.”
Nicolas bir tabureye oturdu, başını ellerinin arasına aldı. “Klanımın değersizliğinden bahsetti. Satılık mal dedi.”
Urek hamuru bıraktı, ellerini önlüğüne sildi, yanına oturdu. “Ne dedin?”
Nicolas başını kaldırdı. “Hiçbir şey. Sessiz kaldım.”
“İyi yaptın. Onunla tartışsan, seni surdan aşağı atardı. Rütbesi var, gücü var. Seninse hiçbir şeyin yok.”
“Ama doğru değil.”
Urek omuz silkti. “Savaşta adalet olmaz. Sadece güç olur.”
Nicolas'ın içindeki kor alevlendi. “O zaman güç sahibi olacağım. Kimse beni bir daha aşağılayamaz.”
Öğle olmuştu. Askerler yemek yiyor, şövalyeler ayrı bir masada oturuyordu. Nicolas yemek taşıyordu. Lord Marcus'un masasına gitti, tabakları koydu. Marcus başını kaldırmadı, sadece parmağını salladı.
“Su.”
Nicolas suyu getirdi. Marcus alırken bardağı elinden düşürdü. Su yere döküldü, Nicolas'ın pantolonu ıslandı. Etraftaki şövalyeler güldü.
“Aman ne kadar becerikli bir mutfak eri,” dedi biri.
Marcus gülümsedi. “Temizle şimdi.”
Nicolas eğildi, bezle suyu sildi. Dişlerini sıkıyordu. İçindeki kor kükredi. Ama ses çıkarmadı.
Marcus arkadaşlarına döndü. “Lei Klanı'nın geleceği işte bu. Bezle yer silen bir çocuk.”
Nicolas temizledi. Kalktı. Gitti. Birkaç asker utançla başını çevirdi, kimse onu savunmadı.
Mutfağa döndüğünde ellerinin titrediğini fark etti. Ama korkudan değil, öfkedendi.
Akşam olmuştu. Urek ve Nicolas baş başaydı. Urek bir tas çorba içiyor, Nicolas önündeki ekmeği yoğuruyordu. Sessizlik gergindi.
Nicolas ekmeği bıraktı, Urek'e döndü. “Neden sessiz kaldım? Vurmak istedim. Bağırmak istedim. Ama yapmadım.”
Urek kaşığı bıraktı. “Akıllılık ettin.”
“Akıllılık değil. Korkaklıktı.”
Urek sertçe: “Hayır. Korkaklık sessiz kalıp kabullenmektir. Sen sessiz kaldın ama kabullenmedin. Farkı bu.”
“Ne fark eder?”
“İntikam almak için yaşarsın.”
Nicolas'ın içindeki kor alevlendi. “İntikam değil,” dedi. “Adalet.”
Geceydi. Nicolas surlarda nöbetteydi. Elleri hâlâ yumruktu. Lord Marcus'un suratı aklındaydı. “Lei Klanı'nın geleceği işte bu.” Sözleri kulağında yankılanıyordu.
Kılıcını çekti. Kesme hareketlerine başladı. Düz kesiş, yan kesiş, aşağı kesiş. Her darbede Marcus'un suratını hayal ediyordu. Vuruyor, vuruyor, vuruyordu. Kılıç havada ıslık çalıyor, içindeki kor yanıyordu.
“Bir gün... bir gün sen de benim önümde eğileceksin.”
İçindeki ses konuştu: *Güçlen. Büyü. Onu geç.*
Kılıcını indirdi. “Geçeceğim.”
Kılıcını kınına soktu. Artık sadece hayatta kalmak için değil, bir gün Marcus'un gözlerinin içine bakmak için savaşacaktı.
Mutfak boştu. Urek kazanları yıkıyor, Nicolas ona yardım ediyordu. Sessizlik huzurluydu.
Nicolas bir an durdu, Urek'e döndü. “Rütbeler ne işe yarar?”
Urek kaşığı bıraktı. “Düzeni sağlar. Kimin kime emredeceğini belirler.”
“Peki ya rütbesi olmayan biri? Ne oluyor o?”
“Hiçbir şey. Ya da her şey. Rütbe bir unvandır. Güç değil.”
“Ama Lord Marcus'un rütbesi var. Benim yok. O yüzden bana istediğini yapabiliyor.”
Urek başını salladı. “Doğru. Ama rütbe almadan da güç sahibi olabilirsin.”
“Nasıl?”
“Kendini kanıtlayarak. En zor anda, hiç kimsenin yapamadığı şeyi yaparak. Mesela bir komutanın hayatını kurtararak. Ya da en umutsuz anda bile savaşarak.” Nicolas düşündü. “Kolay değil.”
“Kolay olsaydı herkes yapardı.”
Nicolas'ın gözleri parladı. “Peki ya gözlerinin içine bakmak? Bu da bir kanıtlama mı?”
Urek gülümsedi. “Denedin mi?”
“Hayır.”
“O zaman dene.”
Sabah olmuştu. Lord Marcus yine avluda, yine atının üzerindeydi. Nicolas mutfaktan çıktı, yine su taşıyordu. Göz göze geldiler.
Nicolas bu sefer başını eğmedi. Doğrudan Marcus'un gözlerine baktı. Marcus kaşlarını kaldırdı.
“Ne bakıyorsun, soysuz?”
Nicolas sessizdi. Ama bakışlarını kaçırmadı.
Marcus atından indi, Nicolas'ın yanına geldi. “Gözlerime bakmaya cüret mi ediyorsun?”
“Evet.”
Marcus bir an şaşırdı. Sonra güldü, ama gülüşünde tedirginlik vardı. “Cesaretine şaşırdım doğrusu. Ne yazık ki cesaret, soyluluk yerine geçmiyor.”
Arkasını dönüp gitti. Ama bu sefer gülüşünde tedirginlik daha belirgindi.
Akşamdı. Urek ve Nicolas yemek yiyordu. Nicolas anlattı: “Bugün gözlerine baktım. Kaçırmadım.”
Urek kaşlarını kaldırdı. “Ne dedi?”
“'Cesaretine şaşırdım,' dedi. Ama gülüşü farklıydı. Sanki... korkmuş gibi.”
Urek güldü. “Korkmamış. Şaşırmış. Kimse ona karşı gelmez burada. Sen karşı geldin. İlk kez.”
“Peki şimdi ne olacak?”
“Ya seni ezecek ya da seni takdir edecek. Hangisi olduğunu zaman gösterecek.”
Nicolas başını salladı. “Ezilmeyeceğim.”
Urek başını salladı. “Aferin.”
Geceydi. Nicolas surlarda yalnızdı. Ormanın içindeki gözler hâlâ oradaydı. Ama artık onlardan korkmuyordu. Onlar da ondan korkuyordu.
Kılıcını çekti, havaya kaldırdı. Ay ışığı metalde parlıyordu.
“Lord Marcus,” dedi fısıltıyla. “Bir gün senin de önümde eğileceğin günleri göreceğim.”
İçindeki kor yanıyordu. Ama bu sefer öfke değildi. Hedefi.
“Rütbem yok. Param yok. Klanım yok.” Kılıcın sapını öyle sıktı ki parmakları bembeyaz kesildi. “Ama bir şeyim var. Onlardan daha çok isteyeceğim.”
Kılıcını kınına soktu. Sabahı beklemeye başladı.
Depo karanlıktı. Nicolas samanların üzerinde yatıyor, gözleri tavandaydı. Dışarıda rüzgâr ıslıyordu. Ama içi sessizdi.
Belindeki kumaşı çıkardı. Lei armasına baktı. Şimşek çakmış bulut. Eskiden ona sadece kim olduğunu hatırlatırdı. Artık ona ne olması gerektiğini hatırlatıyordu.
“Klanım beni sattı,” dedi fısıltıyla. “Ama ben kendimi satmayacağım.”
Kumaşı tekrar beline sardı. Gözlerini kapattı.
“Roderick benim hedefim. Onun Qi Arıtma 8'ine, onun rütbesine ulaşmalıyım. Ama sonra... Lord Marcus'u geçmeliyim. Çünkü o, rütbenin insanı nasıl canavar yaptığını gösteriyor.”
*Geçeceksin.*
Gözleri kapalıyken gülümsedi. “Biliyorum.”
Lord Marcus, Temel Kurma Başlangıç aleminde bir şövalyeydi. Nicolas ise sadece Qi Arıtma 1'de bir mutfak eriydi. Ama aradaki uçurumu aşmak için zamana ve sabrına ihtiyacı vardı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı