ARC 1 KANLI SUR
-------------------------
Lord Marcus, Temel Kurma Başlangıç aleminde bir şövalyeydi. Nicolas ise sadece Qi Arıtma 1'de bir mutfak eriydi. Ama aradaki uçurumu aşmak için zamana ve sabıra ihtiyacı vardı.
Sabahın ilk ışığıydı. Avluda hareketlilik vardı. Kapı açıldı, bir grup asker girdi. Yeni gönderdikleri keşif birliği dönmüştü. Ama herkes kan içindeydi. Beş asker, ikisi sedyede. Birinin bacağı kopmuştu, kanaması durmuyordu. Bir diğerinin yüzü tanınmayacak haldeydi. Roderick hemen koştu.
“Yaralıları mutfağa! Hızlı!”
Nicolas da yardıma koştu. Sedyeyi tuttu, taşıdı, kanlı bezleri hazırladı. Yaralı asker inliyordu. Adı Musa’ydı. Nicolas onu daha önce surlarda görmüştü. Selim’in yanında nöbet tutarken birkaç kez selamlaşmışlardı. Adını bilmiyordu, ama yüzünü hatırlıyordu. Şimdi o yüz tanınmayacak haldeydi. Yirmili yaşlardaki adamın sakalları kan içindeydi, gözleri kapalıydı, karnından yara almış, bağırsakları dışarıdaydı. Urek bağırdı.
“Su kaynatın! Bez getirin! Çabuk!”
Urek, Musa’ya eğilip yarasını inceledi. “Zar zor nefes alıyor. Çok kan kaybetmiş.”
Nicolas bezi uzattı. “Kurtarabilir miyiz?”
Urek başını sallamadı. Sadece yarayı temizledi. “Deneyeceğiz.”
Panik içindeydi Nicolas. Elleri titremeye başlamıştı. Musa’nın kanı sıcak ve kaygandı. Urek iğneyi ateşte yakıp “Tut şunu,” dedi. Musa’nın karnını işaret etti.
Mutfak yaralı koğuşuna dönmüştü. Yerde sedyeler, kan lekeleri, kirli bezler. Hava ağır, nemli, kan ve irin kokuyordu. Musa sedyede yatıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Her nefeste ağzından kanlı kabarcıklar çıkıyordu. Urek onu dikmeye çalışıyordu. Tek eliyle iğneyi tutuyor, iplik geçiriyordu.
Nicolas, Musa’nın yanında Urek’e yardım ediyordu. Bezi tutuyor, baskı yapıyor, kanı durdurmaya çalışıyordu. Ama kan akmaya devam ediyordu. Parmaklarının arasından sızıyordu. Musa’nın gözleri aralandı. Nicolas’a baktı.
“Çocuk,” dedi zorla. “Adın ne?”
Nicolas’ın sesi titriyordu. “Nicolas.”
Musa acıyla gülümsemeye çalıştı. “Nicolas… aileme söyle… unutma beni.”
Nicolas ağlamamak için dişlerini sıktı. “Kendin söyleyeceksin. Ölmeyeceksin.”
Ama yalan söylüyordu. İkisi de biliyordu.
Urek başını salladı. “Kanama durmuyor. Kaybediyoruz.”
Nicolas’ın elleri, önlüğü, yüzü, saçları kana bulanmıştı. Musa’nın gözleri hâlâ açıktı, ona bakıyordu — ama bakışları giderek boşalıyordu. Urek iğneyi bırakmış, başını iki eli arasına almıştı. Artık yapabileceği bir şey yoktu. Sadece bekliyordu.
“Daha ne kadar?” diye sordu Nicolas. Sesi boğuktu, sanki boğazına bir şey takılmıştı.
Musa’nın elini tuttu. Selim’inkinden farklıydı. Selim’in eli çabuk soğumuştu. Musa’nın eli ise uzun süre sıcak kaldı — sanki yaşamaya direniyordu. Parmakları Nicolas’ın parmaklarına dolandı, sıktı. O sıcaklık — hayatın son kıvılcımı — o anda avucundaydı. Ama her saniye biraz daha sönüyordu.
“Nicolas,” dedi Musa. Bu son sözcüğü duymak bile Nicolas’ın içini sızlattı. “Unutma beni.”
Nicolas başını salladı, konuşamıyordu. Musa’nın gözleri camlaştı. Nefesi durdu. Eli gevşedi. Avuçtaki sıcaklık gitmişti. Yerinde soğuk ve boşluk kalmıştı. Nicolas bu sefer elini bırakmadı. Tutmaya devam etti. Soğuyana kadar. Urek onu zorla ayırdığında, parmakları hâlâ kenetliydi. Ama boşluğu tutuyordu artık.
Nicolas dışarı çıktı. Hava soğuktu. Güneş doğmuştu, ama surların gölgesi avlunun büyük kısmını kaplamıştı. Sanki güneş bile yaralılara yetişememişti. Bir duvarın dibine oturdu, ellerine baktı. Kan kurumuş, siyahlaşmıştı. Tırnaklarının altında hâlâ kırmızı lekeler vardı.
Yumruğunu duvara vurdu. Bir kere, iki kere, üç kere. Derisi yırtıldı, kan aktı. Bu sefer acıyı hissetti. Ama umurunda değildi. Hissetmek istiyordu. Çünkü Musa’nın elindeki soğuğun yerini doldurması gerekiyordu. Selim gibi, Mehmet gibi, şimdi Musa. Kaç kişi daha? Kaç kişinin ölümüne tanıklık edecekti? Kaç kişinin kanını ellerinde hissedecekti?
“Selim’i izlemiştim. Musa’nın elini tuttum. Hangisi daha kötü?” diye fısıldadı kendi kendine.
Cevap yoktu. Sadece rüzgâr vardı. Rüzgâr, cevap vermeyen bir tanık gibi, avluda dolaşıp duruyordu.
Öfke ve hüzün içindeydi. Kendinden nefret ediyordu. Yeterince güçlü değildi. Qi’si yetmedi. Elleri yetmedi. İsteği yetmedi. Duvar yumruklamaktan ellerini kanatmıştı. Ama içindeki kan daha derindi. Parmak eklemleri sızlıyordu, ama bu sızı, Musa’nın elindeki soğuğun yanında hiçti.
Öğle olmuştu. Yaralı koğuşu sessizleşmişti. Musa’nın cesedi kaldırılmıştı. Yerde hâlâ kan lekesi vardı. Nicolas mutfağa geri dönmüş, bir tabureye oturmuştu. Urek yanında duruyor, bir şey söylemiyordu. Ellerini önlüğüne silmiş, kazanların başına geçmişti. Ama karıştırmıyordu. Sadece duruyordu. Sessizlik ağırdı.
Nicolas başını kaldırdı, Urek’e baktı. “Ben bir daha kimsenin ölmesine izin vermeyeceğim.”
Urek kaşlarını kaldırdı. “Herkes ölür, Nicolas.”
Nicolas başını salladı. “Benim yanımda değil. Onları kurtaracağım.”
Urek sert çıktı. “Nasıl? Büyüyle mi? Hap’la mı? Gözyaşıyla mı?”
Nicolas ayağa kalktı. Sandalyesi arkaya devrildi, taş zeminde tok bir ses çıkardı. “Daha güçlü olarak. Daha fazla Qi ile.”
Urek bir an durdu. Gözlerini Nicolas’tan ayırmadı. “Qi her şeyi çözmez. Bazen yeterli olmaz. Bazen en güçlü Qi bile bir ölümü durduramaz.”
Nicolas’ın gözleri parlıyordu. İçindeki kor yanıyor, ama bu sefer öfke değildi. Umutsuzluktu. “O zaman daha güçlü olacağım. Yeterli olana kadar.”
Urek ocağın başına döndü, kazanları karıştırdı. Tahta kaşık koyu çorbanın içinde dönüyor, sebzeleri eziyordu. Buhar yüzüne vuruyor, terliyor, ama yine de cevap vermiyordu. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra konuştu.
“Senin yaşında,” dedi Urek, “ben de çok arkadaş kaybettim. Her seferinde daha güçlü olacağımı sandım.”
Nicolas dinliyordu. Her kelimeyi sanki bir bıçak saplanıyormuş gibi içine çekiyordu.
“Ama güç yetmedi. Hiçbir zaman yetmedi. Her ölüm bir leke bırakır – bunu sana daha önce söylemiştim. Ama söylemediğim bir şey var: o lekeler zamanla solmaz, ama sıraya girerler. İlkinin acısı geçmez, yanına yenisi eklenir. Sonra bir bakmışsın, avuçlarında bir orman var. Onun gölgesinde yaşamayı öğreniyorsun.” Kaşığı bırakıp Nicolas’a döndü. “Alışmak istemiyorsan, kalbini taştan yapacaksın.”
Nicolas şaşırmıştı. “Taştan kalp mi? Ama o zaman insan olmam ki.”
Urek başını salladı. “İşte çelişki burada. İnsan kalmak istiyorsan acı çekeceksin. Acı çekmeden güçlenemezsin. İkisi birden olmaz. Hangisini seçeceksin? İnsanlığını mı koruyacaksın, yoksa herkesi kurtaracak kadar güçlü mü olacaksın?”
Nicolas başını eğdi. Bu sorunun cevabını bilmiyordu. Hiçbir cevabı yoktu. Sadece bir sorusu vardı. “Peki siz ne yaptınız?”
Urek omuz silkti. “Önce acı çektim. Sonra alıştım. Ama arada kaybettiklerim var. Çok şey kaybettim.”
Kararsızlık içindeydi Nicolas. Ne yapacağını bilmiyordu. İnsan kalmak mı? Yoksa güçlenmek mi? Ya da belki ikisini birden yapmanın bir yolu vardı? Henüz bulamamıştı. Urek tekrar kazanlara döndü. “Düşün,” dedi. “Ama çok bekletme. Savaş beklemez.”
Akşam olmuştu. Nicolas surlarda nöbetteydi. Elinde kılıcı, ormanın karanlığına bakıyordu. Musa’yı düşünüyordu. Selim’i, Mehmet’i. Ölenlerin yüzleri aklındaydı. Hepsi aynı boş bakış. Ama isimlerini hatırlıyordu: Selim, Mehmet, Musa. Adlarını biliyordu. Bu bir şeydi. Belki de Urek’in “leke” dediği şey buydu. Hatırlamak. Unutmamak.
Kılıcını sıktı. Ormanın içindeki gözlere baktı. Kırmızı, sarı, yeşil. Binlerce göz. Ama artık korkmuyordu. Sadece bekliyordu. Roderick yanına geldi. Pelerini rüzgârda dalgalanıyor, yüzünde yorgunluk vardı.
“Nöbet nasıl?” diye sordu.
“Sessiz.”
“İyi. Yarın yine saldırabilirler.”
Nicolas Roderick’e döndü. “Komutanım,” dedi. Sesi düşmandı. “Bir askeri kurtaramadım. Öldü. Adı Musa’ydı.”
Roderick bir an sessiz kaldı. Yüzünde bir şey değişti. Kırıştı, sonra düzeldi. “Musa mı? İyi bir askerdi. Evliydi. İki çocuğu vardı.”
Nicolas başını eğdi. “Ailesine ne diyeceğiz?”
Roderick’in yüzü bir an için gerildi. Sonra omuz silkti. “Hiçbir şey. Savaşta öldüğünü söyleyeceğiz. Binincisinde de aynısını söyledim. Başka ne diyelim?”
Kabulleniş vardı sesinde. Roderick de yorgundu. Belki de Musa’nın ailesine söylenecek bir şey yoktu. Sadece bir cümle vardı. Ve Roderick, o cümleyi belki yüzlerce, belki binlerce kez söylemişti. Roderick arkasını dönüp gitti. Pelerini karanlıkta kayboldu. Nicolas yalnız kaldı. Ormanın gözlerine bakıyordu.
Depo karanlıktı. Sadece pencereden sızan ay ışığı vardı. Nicolas samanların üzerinde oturuyor, ellerine bakıyordu. Kanı yıkamış, tırnaklarının altını temizlemişti. Ama kir geçmiyordu. Sanki ruhuna işlemişti. Musa’nın son sözleri aklındaydı: “Unutma beni.”
Belindeki kumaşı çıkardı. Lei arması. Şimşek çakmış bulut. Kumaşı avucunda tuttu, ısıttı. Soğuk ipek. Annesinin sesi: “Bunu asla kaybetme.” Kaybetmemişti. Ama annesini kaybetmişti. Babasını kaybetmişti. Şimdi Musa’yı. Selim’i. Mehmet’i. Her biri bir leke. Her biri bir hatıra.
“Ben kimim?” diye fısıldadı kumaşa.
Cevap yoktu. Sadece kumaş vardı. Soğuk ve sessiz.
“Belki de kim olduğum önemli değil. Önemli olan kimleri hatırladığım.”
Hüzün vardı içinde. Ama kararlılık da. Nicolas ölüleri unutmayacağına yemin ediyordu. Her biri için bir şey yapacaktı. Nasıl olduğunu bilmiyordu. Ama bir yol bulacaktı. Kumaşı tekrar beline sardı. Uzandı, gözlerini kapattı.
Rüyasında Musa’yı gördü. Ama Musa konuşmuyordu. Sadece parmağını kaldırıp Nicolas’ın göğsünü gösteriyordu. Nicolas aşağı baktı. Göğsünde, tam kalbinin üzerinde, koyu kırmızı bir leke vardı. Musa’nın lekesi. Uyandığında hâlâ orada olduğunu hissetti. Yastığı ıslaktı. Gözleri kıpkırmızıydı. Ama içi hafiflememişti. Sadece daha ağırdı.
Dışarıda rüzgâr durmuş, sessizlik çökmüştü. Sadece kalbinin atışını duyuyordu. Tok, düzenli, güçlü. Eli karnına gitti. İçindeki ateş — Qi’si — hâlâ yanıyordu. Dün gecekinden daha sıcak değildi, ama daha kararlıydı. Sanki her kayıpla biraz daha oturuyor, biraz daha yoğunlaşıyordu.
Oturdu, ellerini karnında birleştirdi. Nefes alıyor, veriyordu. Urek’in öğrettiği gibi. Her nefeste ateş biraz daha büyüyor, biraz daha ısınıyordu. Musa’nın ölümü bir leke bırakmıştı içinde. Ama o leke, onun insan olduğunu hatırlatıyordu. Acı çektiği için insandı. Unuttuğu için değil. Hatırladığı için. Leke geçmezdi. O bunu anlamıştı. Ama onunla yaşamayı öğrenecekti. Tıpkı Urek gibi. Ama Urek’in yaptığı gibi alışarak değil. Hatırlayarak.
“Leke geçmez,” diye fısıldadı kendi kendine. “Ama artık onunla yaşamayı öğrenmek zorundayım.”
İçindeki ateş yükseldi. Sanki onaylıyordu. Kabullenişti bu. Nicolas acıyı bastırmayı değil, onunla yaşamayı seçiyordu. Leke geçmezdi, bunu anlamıştı. Ama artık onunla yaşamayı öğrenmek zorundaydı. Ölülerin yüzlerini hatırlayarak. Başka çaresi yok gibiydi. Ya da vardı ama henüz bulamamıştı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı