insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

ARC 1 KANLI SUR
-------------------------

Sabahın erken saatleriydi. Güneş, doğu surlarının ardından yavaşça yükselirken, ilk ışınları kaleyi sanki bir ressamın fırçası gibi ikiye bölüyordu. Avlunun doğu tarafı altın sarısı bir ışıkla aydınlanırken, batı tarafı hâlâ gecenin serin gölgesinde kalmıştı. Taşların üzerinde uzun gölgeler dans ediyor, her bir taşın çatlağı, her bir mazgalın koynundaki nem bile bu ışıkla görünür oluyordu.

Roderick, avlunun tam ortasında, ışıkla gölgenin kesiştiği çizgide duruyordu. Sanki bilinçli olarak orayı seçmişti. Arkasındaki iki nöbetçi, mızraklarını dimdik tutuyor, nefesleri havada beyaz buharlar oluşturuyordu. Miğferlerinin altından sadece gözleri görünüyordu — yorgun, uykusuz, ama tetikte.

Önlerinde, sıraya dizilmiş mutfak erleri: Nicolas, Ersoy, Miko, Russo ve diğerleri. Nicolas, sıranın tam ortasında duruyordu. Üzerinde çok büyük, yırtık bir keten gömlek vardı; bir zamanlar beyaz olduğu belli olan bu kumaş artık gri-sarı renkteydi. Sol kolunda, dirseğinin hemen altında, kurumuş kan lekesi vardı — kimin kanı olduğunu belli değildi. Selim'in mi, Musa'nın mı, yoksa kendisinin mi? Gömleğin altında, beline doladığı koyu mavi kumaş vardı. Lei arması. Şimşek çakmış bulut. Kimse görmüyordu, ama o varlığını hissediyordu. Soğuk ipek, tenine değdikçe ona geçmişini, kim olduğunu hatırlatıyordu.

Roderick sessizce bekledi. Gözleri her birinin yüzünde tek tek dolaştı. Önce Russo'ya baktı — en büyükleriydi, on dört yaşındaydı, sağ kolu dirseğinden kesikti, ama sol eliyle bıçağı ustalıkla tutuyordu. Sonra Miko'ya — on bir yaşında, sessiz, gözleri hep yerde, sıranın en ucunda duruyordu. Sonra Ersoy'a — on iki yaşında, biraz şişman, yüzü bembeyaz kesilmişti. En sonunda Nicolas'a baktı. Gözleri bir an orada takıldı. Belki de onu tanıdı. Belki de sadece en küçük olduğu için. Sonra konuştu.

Roderick derin bir nefes aldı. Sesi sertti, ama içinde garip bir yorgunluk da vardı. Sanki bu sözleri daha önce çok defa söylemişti. Hem de her seferinde aynı acıyla. “Bugüne kadar siz mutfak eriydiniz.” Parmağını Russo'ya doğru uzattı. “Sen en büyüksün. Soğan doğramayı en iyi bilensin.” Parmağını Miko'ya çevirdi. “Sen hiç konuşmazsın ama bulaşıkları en temiz sen yıkarsın.” Sonra Ersoy'a baktı. “Sen korkarsın, ama yine de gelirsin, ekmeği en gece hazırlarsın.” Sonra Nicolas'a döndü. “Sen ise... sen savaşta kılıç tuttun. Bir ork öldürdün. Ve hâlâ hayattasın.”

Bir an durdu, sesini alçalttı. “Ama artık savaş büyüyor. Her ele ihtiyacımız var.” Elini avlunun kuzeyine, surların ardındaki ormana doğru kaldırdı. “Orada, şu ağaçların arkasında, orklar var. Onlar bizim ekmeğimizi, suyumuzu umursamazlar. Sadece kanımızı isterler.” Avluda öyle bir sessizlik çöktü ki, uzaktaki ahırlardan gelen at kişnemeleri bile duyuluyordu.

Bir rüzgâr esti, surların üzerindeki bayraklar dalgalandı. Aslan ve kılıç arması yırtılmıştı, ama hâlâ asılıydı. “Sizi yardımcı muhafız ilan ediyorum. Artık sadece mutfakta değil, surlarda da olacaksınız. Nöbet tutacak, savaşta kılıç kullanacak, gerektiğinde canınızı ortaya koyacaksınız. Artık mutfak eri değilsiniz. Artık bu kalenin bir parçasısınız.”

Ersoy'un yüzü bembeyaz oldu. Ağzı açık kalmış, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Şaşkınlıkla fısıldadı: “Ne? Ama ben... ben savaşamam ki!” Nicolas sessizce yanıtladı: “Savaşacaksın.” Ersoy'un elleri titremeye başladı. Miko hiçbir şey söylemedi. Sadece durdu, gözleri yerde. Russo omuz silkti, sanki “Ne olacak?” der gibiydi. Nicolas'ın içindeyse garip bir gurur vardı. Karmaşık bir duyguydu bu. Korku da vardı içinde, belirsizlik de. Ama daha ağır basan bir şey vardı: Artık sadece mutfak eri değildi.

Roderick sıraya baktı. “Dağılın. Nöbet listesi asılacak.” Askerler dağıldı. Kimi kışlalara yöneldi, kimi surlara çıktı, kimi silahlarını kontrol etmeye gitti. Mutfak erleri ise oldukları yerde kalmıştı. Ersoy hâlâ aynı yerde duruyor, ağzı açık, gözleri faltaşı gibiydi. Miko hiçbir şey söylemeden mutfağa doğru yürüdü. Russo arkasından gitti. Nicolas ise avlunun ortasında duruyor, kılıcının sapını sıkıyordu. Sonra Ersoy'un yanına gitti.

“Korkma,” dedi. Ersoy'un gözleri doluydu. “Nasıl korkmayayım?” Sesi öylesine titriyordu ki kelimelerin arasına korku sıkışmıştı. Gözleri doldu, yanaklarından bir damla yaş süzüldü, ama o silmek için elini kaldırmadı. Belki de silerse ağladığını kabul etmiş olacağını düşünüyordu. “Nasıl korkmayayım?” diye tekrarladı.

Sesi nefesini kesiyordu. “Ben daha bir ork bile öldürmedim, Nicolas. Bir ork! Onlar bizim iki katımız büyüklüğünde. Sen gördün onları, ben de gördüm. Ama sen bir tanesini öldürdün. Ben kılıcımı bile kaldıramıyorum düzgün.” Kılıcına baktı. Sapı deri kaplıydı, ama deri soyulmuş, altındaki metal çıkmıştı. Sanki ona ihanet etmişti. Nicolas bir an durdu. Ersoy'un omzuna dokundu. Parmakları sertti, ama dokunuşu yumuşaktı. “Korkunu unutma,” dedi. “Ama onun seni durdurmasına izin verme.” Ersoy başını salladı, ağlamamak için dişlerini sıkıyordu. “Peki ya ölürsek?” Nicolas kılıcının sapını sıktı. Parmakları bembeyaz kesildi. “Ölürsek, ölmeyi bilen biri olarak ölürüz. Saklanarak değil.” Ersoy bir an durdu. Derin bir nefes aldı. Sonra başını salladı. “Tamam. Denerim.” Birlikte mutfağa yürüdüler. Arkalarında güneş yükseliyor, avlunun gölgelerini kısaltıyordu.

Mutfak her zamanki gibi sıcak ve buharlıydı. Ama bu sabah buharın içinde farklı bir ağırlık vardı. Sanki havada görünmez bir yük asılıydı. Urek, kazanların başında duruyor, tahta kaşığı yavaşça çeviriyordu. Kazanın içindeki çorba koyu kırmızıydı — kimisi kan derdi, kimisi domates. Urek bilirdi: ne kan ne domates, sadece hayatta kalmanın tadıydı. Duvarlar nemden simsiyahtı, tavan kirişlerinde örümcek ağları vardı. Ateşin çıtırtısı, suyun kaynama sesi — hepsi birbirine karışıyordu.

Nicolas içeri girdiğinde Urek başını bile kaldırmadı. Ama duydu. “Duyduk,” dedi. “Yardımcı muhafız olmuşsunuz.” Sesi sorgular gibi değildi. Biliyordu. Nicolas başını salladı. Urek kaşığı bıraktı. Tahta kaşık kazanın kenarına çarptı, tok bir “güm” sesi çıkardı. Urek ellerini önlüğüne sildi — önlüğü o kadar kirlenmişti ki sildikçe daha da kirleniyordu. Sonra Nicolas'a döndü. “Bu ne demek biliyor musun?” Nicolas düşündü. Alnını kırıştırdı. Sonra: “Artık savaşmam gerektiği anlamına geliyor.” Urek başını salladı. “Hayır. Artık başkalarını korumak zorunda olduğun anlamına geliyor. Sorumluluk.” Nicolas bir an durdu. Musa’nın gözleri geldi aklına.

O cam gibi, boş, anlamsız gözler. “Musa’yı kurtaramadım,” dedi. Urek başını salladı. “Belki bir sonrakini kurtarırsın. Lekeler birikir. Bunu biliyorsun.” Urek avuçlarını gösterdi. İki avucunu açtı, içini Nicolas'a gösterdi. Nasırlıydı, yara izleriyle doluydu. Bazıları eski, beyazlamış; bazıları yeni, hâlâ kırmızı. “İşte burada. Onlarla yaşamayı öğrendim. Sen de öğreneceksin.” Nicolas başını eğdi. “Sorumluluk mu? Ama ben daha çocuğum.” Urek acı bir gülümsemeyle: “Savaşta çocuk olmaz. Sadece asker olur. Ya da ölü.” Nicolas başını eğdi. “Taşıyacağım.” Urek başını salladı. “İyi. Bu gece nöbetin var.”

Gece çöktüğünde Nicolas surlardaydı. Bu gece farklıydı. Ersoy yanında uyumuş, hafif horluyordu. Onun horultusu, ormanın uğultusundan daha gürültülüydü. Nicolas gülümsedi. Belki de nöbet bu kadar korkutucu değildi. Elinde kılıcı, surun korkuluğuna yaslanmış, ormanın karanlığına bakıyordu.

Rüzgâr soğuktu. Öyle soğuktu ki avuçlarını ısıtmak için kılıcın sapını sıkmaktan başka çaresi yoktu. Neyse ki kılıcın sapı biraz ısınmıştı — belki de saatlerdir tuttuğu içindi, belki de içindeki ateş metale sızmıştı. Ormanın içinden garip bir uğultu geliyordu. Sanki binlerce böcek aynı anda kanat çırpıyordu. Ama ne böceklerdi onlar, ne de kanat. Orkların fısıltılarıydı. Belki de konuşuyorlardı. Belki de onların da derdi vardı, tıpkı Nicolas’ınki gibi. Ama Nicolas bu gece onları anlamaya çalışmıyordu. Sadece izliyordu. Siyah ağaçların arasında, ateş böcekleri gibi değil, daha çok sönmek üzere olan korlar gibi parıldayan noktalar vardı. Orkların gözleri.

Sayısız göz. Kimi kırmızı, kimi sarı, kimi yeşil. Nicolas bir ara hepsini saymaya çalıştı, ama onuncuda vazgeçti. Gözlerin değil, ölümün sayısı önemliydi. Elini karnına koydu. Qi'si yanıyordu. Alev değil, kor gibi. Bekliyordu. Henüz Qi Arıtma 2 değildi. Ama yaklaştığını hissediyordu. Sanki içindeki ateş her gece biraz daha yükseliyor, biraz daha bilinçleniyordu.

Ersoy uyuyordu. Nicolas’ın yanında biri vardı. Bu bile yeterliydi. Gece yarısına doğru ormanın derinliklerinden bir hırıltı geldi. Önce uzaktı, sonra yaklaştı. Sanki dev bir hayvan nefes alıyordu. Gözler hareketlendi, kırmızılar parladı, sarılar kaydı, yeşiller söndü. Ama saldırmadılar. Sadece yer değiştirdiler, sonra yavaşça kayboldular. Sanki ormanın derinliklerine çekiliyorlardı.

Belki de gerçekten korkuyorlardı. Nicolas, onların da korktuğunu ilk kez bu kadar net hissediyordu. Sabaha karşı gökyüzü ağardı. Kuşlar ötmeye başladı. Rüzgâr durmuştu. Nicolas surun korkuluğuna yaslanmıştı, yorgundu. Gözleri kan çanağıydı, bacakları uyuşmuştu, elleri hâlâ kılıcın sapına kenetliydi. Ama ayaktaydı. İlk kez nöbeti tek başına tamamlıyordu. Kimsenin yardımı olmadan. Sadece kılıcı ve içindeki ateşle. Ersoy hâlâ uyuyordu. Nicolas kendi kendine fısıldadı: “Başardım.” Karnının altındaki sıcaklık, bu gece daha sessizdi. Ama daha güçlü. Sanki kor, külün altında bekliyor, sabırla gününü bekliyordu.

Sabah olduğunda Nicolas mutfağa girdi. Urek ekmekleri fırından çıkarıyordu. Sıcak ekmek kokusu her yeri doldurmuştu. Dışı çıtır, içi yumuşak, buharı hâlâ üzerinde. Urek başını kaldırdı. “Nöbet nasıldı?” “Sessizdi.” Urek bir somun ekmek uzattı. Nicolas aldı. Sıcak ekmekti. Isırdı. Uzun zamandır yediği en iyi ekmekti bu. Urek yanına oturdu. “İyi muhafız olmuşsun.” Nicolas bir an durdu. “Teşekkürler.” Urek ekmekten bir parça koparırken: “Artık sadece kendin için değil, bu kale için savaşıyorsun. Bunun ağırlığını taşıyabilecek misin?” Nicolas doğrudan gözlerine baktı. “Taşımak zorundayım.” Urek başını salladı. “Aferin.”

Öğle olmuştu. Güneş artık iyice yükselmiş, avlunun her köşesini ısıtmaya başlamıştı. Ama sıcaklık insanı rahatlatmıyordu; terletiyor, yapış yapış yapıyordu. Avluda askerler talim yapıyordu.

Kılıç sesleri, bağırışlar, ter kokusu. Gölgeler kısalmıştı, herkes birbirinin üzerine basıyor gibiydi. Nicolas da aralarındaydı. Üzerinde eski bir keten gömlek vardı — bir zamanlar beyaz olduğu belli olan, ama şimdi gri-sarı renkte bir gömlek. Kolu dirseğine kadar sıvanmıştı. Kolunda Selim’in kanından kalma bir leke vardı, çıkarmamıştı. Kılıcını sallıyor, duruşunu düzeltiyor, nefesini ayarlıyordu. Her sallayışta bileği sızlıyor, omuzu ağrıyordu. Ama Roderick’in ona baktığını görünce daha hızlı sallıyordu. Bazen yanlış yapıyor, bazen kılıç elden kayıyor, bazen nefesi kesiliyordu. Ama kalkıyor, yeniden başlıyordu.

Roderick yanına geldi. “Gelişiyorsun.” Nicolas kılıcını indirdi, nefes nefeseydi. “Henüz yeterli değil.” Roderick başını salladı. “Yeterli olmayacak. Ama her gün biraz daha iyi olacaksın.” Aralarında kısa bir sessizlik oldu. Roderick bir an durdu. “Nicolas. Eski halini görseydin, şimdiki haline inanmazdı.” Sonra arkasını dönüp gitti. Nicolas kılıcını sıktı. Surun diğer ucunda, atını tımar eden Lord Marcus’a baktı. Adam hâlâ ona bakmıyordu bile. Atının yelesini tarıyor, hiçbir şeyle ilgilenmiyor gibiydi. Ama Nicolas biliyordu: bir gün gözlerinin içine bakacaktı. O güne kadar çalışacaktı.

Öğleden sonra güneş batıya kaymıştı. Surların bir yarısı gölgede, diğer yarısı güneşteydi. Nicolas surun korkuluğuna yaslanmış, manzarayı izliyordu. Kuzeyde orman, güneyde krallığın içleri. Uzakta bir köy görünüyordu. Bacasından duman tütüyordu. Duman beyazdı, hafifti, yavaşça gökyüzüne yükseliyordu. İçinde odunun, ekmek kabuğunun, belki de gül ağacının kokusu vardı.

Nicolas burnunu çekti. Kokuyu alamıyordu, çok uzaktı. Ama hayal ediyordu. Savaşın olmadığı, ölümün olmadığı bir hayat. Kadınların sabah erkenden kalkıp ekmek hamuru yoğurduğu, çocukların tavukların peşinden koştuğu bir hayat. Orkların adının bile anılmadığı bir hayat. Nicolas’ın özlemini bile tam olarak kuramadığı bir hayat. Belki de bir gün o köye gidecekti. Belki de bir gün bu kaleden çıkacaktı. Ama şimdilik buradaydı. Surlarda. Nöbette. Kılıcı elinde. İçindeki ateş yanıyordu. Ersoy yanına geldi. “Ne bakıyorsun?” “Uzaklara.” “Ne görüyorsun?” “Bir köy. Belki de bir gün gideceğimiz bir yer.” Ersoy başını salladı. “Umarım.” Güneş batıyordu. Surların taşları kırmızıya boyandı. Nicolas gözlerini köyden ayırdı, nöbetine döndü.

Gece çöktüğünde depo sessizdi. Öyle sessizdi ki, duvarlardaki taşların çatlaklarından sızan rüzgârın fısıltısı bile duyuluyordu. Samanların kuru kokusu, eski ekmek kırıntılarının unutulmuş kokusuyla karışıyordu. Nicolas samanların üzerinde oturuyor, ellerini dizlerine dayamıştı.

Belindeki kumaşı çıkardı. Lei arması. Şimşek çakmış bulut. İpek soğuktu. Ama parmaklarının altında ısınıyor gibiydi – belki de vücut sıcaklığından, belki de hayalinden. İşlemeler ay ışığında soluk mavi parlıyordu. Annesinin parmakları bu ipekleri dokumuştu. Babasının gözleri bu armayı onaylamıştı. Ama klan onu satmıştı. Bir çocuktan daha değersiz görmüşlerdi onu.

Parmağını işlemelerin üzerinde gezdirdi. Her bir dikişin arasında annesinin emeği, babasının umudu vardı. Kumaşı tekrar beline sardı. Sımsıkı sarıyordu, sanki bırakırsa annesiyle babası da gidecekti. Artık sadece soğan doğramıyordu. Artık surlarda nöbet tutuyordu. Artık bir muhafızdı.

Rütbesi yoktu, Qi'si düşüktü. Ama bir şeydi. Bir şey olmak, hiç olmaktan iyiydi. Ateş sönmemişti. Sadece külün altında saklanıyordu. Ama artık sadece büyümüyor, şekilleniyordu. Ve Nicolas, o şeklin bir gün keskin bir kılıca, bir gün güçlü bir kola, bir gün Marcus'un gözlerinin içine bakan bakışlara dönüşeceğini biliyordu. O güne kadar bekleyecekti. Çalışacaktı. Ve asla unutmayacaktı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı