Yao Qi, Xi Ping’in ona eziyet etmek istediğinden zerre kadar şüphe duymadı. Buna oracıkta, tüm kalbiyle inandı.

Yao ailesine göre, İmparatorluk Cariyesi Leydi Xi bir dişi iblisti ve Xi ailesi her türden canavarı yetiştirmede uzmanlaşmış bir iblis yuvasıydı. O Xi Ping’e gelince; Yao Qi, onun kendisine bakışındaki ifadenin sanki kötü bir şeyler planlıyormuş gibi olduğunu hissediyordu!

Daha dün gece, Küçük Genç Efendi Yao bir kabus görmüştü. Rüyasında Xi’nin kafasına bir pipet sokup beynini emdiğini ve hatta beyninin şekersiz olduğundan şikayet ettiğini görmüştü!

Bu nasıl hayra alamet olabilirdi ki?

Yao Qi’nin tüm mantıklı düşünceleri uçup gitti. O an Chengjing Salonu’na dalıp yardım çığlıkları atmayı canı gönülden isterdi. Ama bunu yapamazdı. Küçüklüğünden beri, öğretmene tuvalete gitmesi gerektiğini söylemeye cesaret etmektense altına kaçırmayı tercih edecek tipte biriydi. Normalde sadece kâhyalara veya büyüklere hal hatır sormak için bile zihninde yüz kereden fazla prova yapması gerekirdi. Nasıl yardım çağırabilirdi?

Notun üzerindeki yazı bir çocuk karalamasına benziyordu. Eğer elinde bununla Chengjing Salonu’na gidip sınıf arkadaşını ona zarar vermek istemekle suçlasa… Yao Qi, intikam almak için öfkeli bir hayalete dönüşmenin çok daha güvenilir bir yol olacağını düşündü.

Karnı guruldadı. Acıyla iki büklüm oldu, tuvaletin çağrısını bir kez daha hissetti.

Kramp sancısı geçince, Küçük Genç Efendi Yao hızla pencerelerini kontrol etti. Sonunda cesaretini topladı, çalışma odasındaki kuzey penceresini bir aralık açıp dışarıyı dikizledi. Bir tesadüf eseri, tam o sırada Xi Ping bir osmanlı ağacının dibine pencereden çay tortularını döküyordu. Avlunun yarısı kadar bir mesafeden göz göze geldiler.

Uzaktan Xi Ping, tehditkar derecede beyaz dişlerinin hepsini sergileyerek ona gülümsedi.

Yao Qi pencereyi güm diye kapattı, ağlamak üzereydi: Eyvah, tilki iblisi dişlerini gıcırdatmaya başlamıştı!

''Hıh.'' Xi Ping çayı doldurmayı bitirip fincanı bir kenara attı. Yemekhaneden getirdiği yeşil eriklerden birini eline alıp yedi.

Ancak arkasını dönüp masanın üzerindeki reenkarnasyon ağacı oymasını gördüğünde, aniden yeniden kasvetli bir hale bürünmüş gibiydi. Ağzındaki çekirdeği henüz tükürmemişti bile ama gözlerindeki gülümseme çoktan uçup gitmişti.

''Kıdemlim, Dün sanırım A-Xiang'ın büyük babasının öldüğünü gördüm.

''Evet'' dedi Tai Sui.

''Onu kurtaracağını söylememiş miydin?''

''Onu hapisten çıkardım.'' dedi Tai Sui sakince. ''Bu, insanlığın ortak yazgısı. Güney sınırlarının genelinde, elli yaşını görebilen kaç kişi var?''

Xi Ping onunla tartışmadı.

Reenkarnasyon odununu kapıp odaklandı ve meditasyona geçti.

Gördüğü tek şey umut dolu sayısız iki çift gözdü. Duyduğu ise bir sel gibi taşan feryatlardı. Sonra, habis gelişimcinin gözlerini ödünç alarak bakışları duman ve tozun altına süzüldü ve A-Xiang’ı gördü.

Koca bir gün geçmişti. Taziyeye gelen iş arkadaşları birer birer ayrılmıştı. Chun Teyze yiyecek almak için dışarı çıkmıştı.
Yıkık dökük yas çadırında sadece, mekanik bir şekilde mangala kağıt eklemeye devam eden yetim kız kalmıştı.

Xi Ping ona baktığında, A-Xiang bunu hissetmiş gibiydi. Zaman ve mekanın ötesinden Xi Ping’in gözleriyle buluştu.

Sürekli bir iç çekiş duyduğunu sanıyor ve durup dururken içinde bir haksızlığa uğramışlık hissi uyanıyordu. Burnunun direği sızladı.

Tam o sırada, arkasından bir ses sessizce sordu: ''Ne hissettin?''

A-Xiang irkildi. Yerinden fırladı. ''Kim var orada?''

Bambu şapka takan bir adam, ne zaman olduğu bilinmez bir şekilde yas çadırına girmişti. Omzuna bir karga tünemişti.

Adam cevap vermedi. Ölünün ruhu için saygıyla tütsü yaktı, ardından ağır bir sesle, ''Başın sağ olsun,'' dedi.

A-Xiang gayriihtiyari selam vererek karşılık verdi ve yanlışlıkla gözlerini kaldırdı. Adamın bambu şapkasının altındaki yüzünü gördü. A-Xiang aniden bembeyaz kesildi ve neredeyse kusacaktı. Adamın yüzünün yarısı sanki asitle yanmış gibiydi. Yüzünün sol tarafında sadece gergin bir deri vardı, hiçbir uzvu seçilmiyordu. Ancak bu korkunç yüzdeki tek sağlam göz, sıcak ve hüzün dolu bakıyordu. A-Xiang, bir babanın veya abinin bakışlarını andıran bu gözlerle buluşunca, nedense artık o kadar korkmuyordu.

Adam sıcak bir sesle ''Evlat, az önce Büyük Dük Tai Sui’nin uyarısını hissettin mi?''

A- Xiang şaşırmıştı. Reenkarnasyon odununu elleriyle sıkı sıkı kavradı. ''Siz...''

''O gece, seni ve arkadaşını yönlendirmemde yardımcı olan kişi Büyü Dük Tai Sui’ydi.'' dedi Adam. ''Güzel evladım, ağlama. Tai Sui seni izliyor. İleride çok büyük yerlere geleceksin. Adın ne senin?''

Kız, ona güvenip güvenmemesi gerektiğini, ona teşekkür edip etmemesi gerektiğini bilmiyordu. Tereddütle, ''A-Xiang…'' dedi.

Adam anıt tabletindeki isme baktı. ''Senin tam adın Wei Xiang mı?'' dedi.

''…Wei Chengxiang.''

Adam gülümsemiş gibi görünüyordu. ''Peki. Sence sana rehberlik edecek niteliklere sahip miyim?''

A-Xiang’ın başı dönüyordu. ''Beni nereye götüreceksin, amca?''

''Yerin altında, tüylerini takınacağın, dala tırmanıp adaletsizliğe karşı feryat edeceğin o gün için varsın,'' dedi adam usulca. ''Şu sözleri unutma: 'Büyük yangın yanmaya devam eder, ağustos böceğinin feryadı dinmez. İnançlarından vazgeçmektense, ayazda ölmeyi yeğle.''

Xi Ping aniden kaşlarını çattı. Alnının ortasındaki imge paramparça oldu. ''Kıdemli, anlamıyorum. O küçük kızın daha tüyleri bile çıkmamış. Hiçbir şeyden anlamıyor. Onu müridin olarak almanın ne faydası var? Onun etrafında dolanan yetişkin kadını alsan daha iyi olurdu.''

Tai Sui duraksadı, sonra kaçamak bir cevap verdi: ''Onu ben seçmedim. O beni seçti… Sen derslerine baksan iyi olur.''

Xi Ping, değirmen taşını çekmeyi erteleyen tembel bir eşek gibi gönülsüzce bir ''Pekala'' dedi. Oyalandıkça oyalandı; reenkarnasyon odununu kaptığında ellerine bulaşan çini mürekkebini yıkaması bir asır sürdü, sonra aylakça karma canavarının makyajını sildi, ardından taze çay istedi, meyve yedi. Ancak Tai Sui’nin öfkeyle homurdandığını duyunca istemeyerek masasının başına oturdu ve shixiong’larının okumalarını söylediği kitabı açtı.

Xi Ping şunu düşünüyordu: İnsanların seslerini duyduğu o ilk gün, en net ses A-Xiang’ın dedemi kurtarın çığlığıydı. Yaşlı bağırsak kurdu onu uyandıranın o kız olduğunu iddia etmişti ve bu muhtemelen doğruydu.

Bu küçük hanımda özel bir şeyler olmalıydı; eğer horoskopuyla ilgili değilse, fiziksel yapısıyla ilgiliydi.

Yüce habis gelişimci kendine ''Tai Sui'' diyordu, hatta reenkarnasyon odununun kendisiyle bağlantılı bir materyal olduğunu iddia ediyordu. Bu kadar büyük konuştuğu için dilini yutmaktan korkmuyor olabilirdi ama Xi Ping onun tek bir kelimesine bile inanmıyordu.

Reenkarnasyon odunu kadim zamanlardan beri vardı. Dışarıdan ithal edilmiş yeni bir ürün değildi. Ama bu habis gelişimci… Xi Ping, elindeki sınırlı bilgiye dayanarak, onun muhtemelen General Zhi’nin kuşağından biri olduğunu hissediyordu.

Yaşlı bağırsak kurdu gerçekten büyük atıyordu. Konuşmasına bakılırsa ölümlülere hiç değer vermiyordu. Zhi Xiu’yu tanıyordu ama Zhi Xiu onu tanımıyordu; yani daha önce Zhi Xiu’yu gördüğünde ona aşağıdan yukarı bakıyor olmalıydı. En azından o zamanlar bir gelişimci değildi. Zhi Xiu gençliğinde ağır bir hastalığa yakalanmış ve otuz yaş civarında Xuanyin Dağı’na girmişti. Yaşlı kurt onu ölümlü dünyada gördüğüne göre, çok geç doğmuş olamazdı.

Aslında Xi Ping, onun asaletinin de pek yüksek olmadığını ve muhtemelen uzun süre dünyadan elini eteğini çekip inzivada yaşadığını hissediyordu; ne zaman aşırı sefahatle dalga geçse, lafı dönüp dolaştırıp Phoenix Perch Köşkü’ne getiriyordu. Bu çok saçmaydı.

İşte bu yüzden Xi Ping, bir avantajı kullanmaya cüret etmiş ve yarı-kukla aracılığıyla General Zhi’ye “tatlı notalar” ile bir mesaj iletmişti.

“Tatlı notalar”, Jinping’in boş gezen zengin çocuklarının, başları belaya girdiğinde aile büyüklerine yakalanmadan birbirlerine mesaj göndermek için kullandıkları bir kod sistemidir. Üç türe ayrılırdı: “çalınan tatlı notalar”, “ıslıklanan tatlı notalar” ve “tıklatılan tatlı notalar.” Bunlardan bir tanesi olan tıklatılanlar, parmak boğumlarıyla bir ritim tutarak iletilirdi; kullanımı en kolay olanıydı. Kullanan çok kişi olduğu için sırların sızması kolaydı, bu yüzden kuralları düzenli olarak değişirdi. Öte yandan, çalınan ve ıslıklananlar pek değişmezdi. Önceki gece Xi Ping, yarı-kuklaya birkaç ıslıklanan tatlı notalar öğretmeye çalışmıştı.

Zhi Xiu’nun bunu anlayıp anlayamayacağını bilmiyordu ama her halükarda Tai Sui muhtemelen anlayamazdı. Eğer habis gelişimcinin bilmediği bir casusluk yöntemi varsa bile, bu şekilde hiçbir şeyi açık etmemiş oluyordu.

Yarı-kuklanın Yao Qi’nin yorganına sokuşturduğu nota gelince; Xi Ping bunu komik bir şaka olarak görmüş ve eve yazdığı mektupta açıkça bundan bahsetmişti. Büyük iblis mektubun sıkıcı olduğunu düşünüp dikkat etmemişti… Bu sayede, daha sonra notlara farklı şeyler yazabilirdi.

''Çok üzgünüm kardeşim. Bir hayat kurtarmanın, yedi katlı bir pagoda inşa etmekten daha hayırlı olduğunu düşünebilirsin,'' diye düşündü Xi Ping. ''Bundan sonra karşında duracağım ve hırsını almak için bana vurmana izin vereceğim.''

Ama… kimin aklına gelirdi. Kadim kitaplardan çıkmış bir beyefendi havası taşıyan Zhi-shishu’su, gençliğinde hiç de öyle uslu biri değilmiş.

Zihni habis planlarla dolu olan Xi Ping, ödevini üstünkörü geçiştirdi. Nasıl olsa shixiong’u bir soru sorarsa, kopya çekmesine yardım edecek biri vardı.

Ertesi sabah Yao Qi, Qiankun Kulesi’nde Xi Ping’in masasının üzerine yerleştirilmiş reenkarnasyon odunu oymasını gördü. Çöpçatan makyajını silinmişti. Xi Ping, karma canavarına yamuk yumuk kaşlar çizmiş ve burnunun etrafına çiller kondurmuştu.

Yao Qi’nin kanı anında dondu. Kendisi de yamuk kaşlı ve çilliydi!

Akşam dersinden sonra Yao Qi, sanki kaçıyormuş gibi Qiu avlusuna döndü ve korkudan titreyerek yorganının içinde ikinci bir not buldu.

Sabah kalktığında, üçüncüsünü ayakkabısının içinde buldu…

Bu ceset tarlasına dönmüş karalamalar Küçük Genç Efendi Yao’yu delirtmek üzereydi. Sonunda daha fazla dayanamadı. Enine kağıdı çıkardı ve ağlayarak ailesine yardım isteyen bir mektup yazdı. Gecenin yarısında, gizlice avludaki küçük havuza bıraktı.
Bu ceset tarlasına dönmüş karalamalar Küçük Genç Efendi Yao’yu delirtmek üzereydi. Sonunda daha fazla dayanamadı. Enine kağıdı çıkardı ve ağlayarak ailesine yardım isteyen bir mektup yazdı. Gecenin yarısında, gizlice avludaki küçük havuza bıraktı.

Mektubu yerleştirdikten sonra Yao Qi içeri girdi; hemen ardından yarı-kukla Xi Yue bir ağacın arkasından süzülerek çıktı ve temizlemeyi bitirdiği ayakkabıları Xi Ping’in odasına geri taşıdı.

Jinping günlerdir kapalıydı. Sonunda beklenen yağmur yağmaya başladı.

''Kendine Tai Sui mi diyor?'' Prens Zhuang kaşlarının ortasını ovdu. ''Yani sen, deri değiştirme aşamasına sadece yarım adım kalmış habis bir tanrının, Ejderha Damarını çalmak için hazırladığı yazıtın, Shiyong tarafından bir yelpaze kullanılarak yok edildiğini mi söylüyorsun?''

Bai Ling başını iyice öne eğmişti, sesi oldukça güvensiz çıkıyordu. ''Göklerin Tasviri Köşkü’ndeki adamımızdan aldığımız bilgi bu yönde. Ben de buna inanmayı imkansız buldum ve Kaptan Zhao’ya gizlice danışılması için özel bir emir verdim. Sanırım bu bilginin teyit edildiğini söyleyebilirim.''

Prens Zhuang kaşlarını çattı, cevap vermedi.

Bai Ling: ''Görevlerimi yerine getirmekte başarısız oldum…'' dedi.

Bai Ling donup kaldı. ''Aşılamaz... Kim var orada?!''

Gürleyerek sorduğu bu soru çok etkiliydi. Kapı ve pencerelerdeki yazıtların oluşturduğu görünmez perdeyi delip geçerek dışarıya ulaştı. Yazıt perdesi kırılır kırılmaz, rüzgar ve yağmurun sesi odaya doldu. Hemen ardından, bir ses yüksek ve net bir şekilde duyuldu: ''Göklerin Tasviri Köşkü’nden Komutan Yardımcısı Pang Jian, Ekselansları Prens Zhuang’ın huzuruna çıkmayı talep eder.''

Prens Zhuang kaşlarını kaldırdı ve hızla Bai Ling ile bakıştı. Bai Ling gizlenmek için hemen bir kağıt adama dönüşmeye başladı. Tam yarı yola gelmişti ki Prens Zhuang tarafından durduruldu. ''Gerek yok. Komutan Pang’ın Bariyer Dağıtan Kalp Yolu çoktan kemale ermiş. Onun gözlerinden kaçamazsın. Yüce kişi, lütfen içeri buyurun.''

Pang Jian cevap olarak avlu duvarından geçti, şemsiyesini koridora bıraktı ve Bai Ling’in kapıyı açmasını bekledi. Yüzü ifadesizdi ama içten içe dehşete düşmüştü: General Zhi dışında, bugüne kadar Kalp Yolu’nun tamamlandığını kimse bilmiyordu. Ölümlü biri olan bu Prens Zhuang bunu nasıl görmüş ve bir çırpıda söyleyivermişti?

Ve bir de şu yazıtlar meselesi vardı…

Prens Zhuang Malikanesi’ndeki yazıtlar kanuna aykırı değildi. Aslında hepsi, Xuanyin Dağı’nın kural gereği tahsis ettiği üçüncü sınıf yazıtlardı. Onun yerindeki başka bir fani dünyalı yürütücü hiçbir sorun görmeyebilirdi ancak Pang Jian’ın yazıtlar konusunda tesadüfen derin bir bilgisi vardı ve sorunu anında fark etmişti.

Yazıtlar hakkındaki bilginin tam derinliğinin, muhtemelen sadece kaosun içinde doğan ve gökle yeri kendi elleriyle ayıran yüce tanrı Pangu tarafından anlaşıldığı söylenebilirdi. Bazıları, ölümlü dünyada bulutları hareket ettiren rüzgarın ve nehirlerin okyanuslara akmasını sağlayan gücün temelinde bu yazıtların olduğuna inanırdı.

Tek bir yazıt karakterinin yerleşimi kışla yazı yer değiştirebilir, karın içinde açelyalar büyütebilir veya yakıcı güneşin altında don yaratabilirdi. Yazıtın her vuruşu mutlak bir hassasiyette olmalıydı. En küçük derecedeki bir uzunluk veya kısalık farkı, devasa sonuçlar doğururdu. Onu kazıyan kişinin değişmesi, hatta kazındığı saat bile yazıtın biçiminde değişikliklere yol açardı.

Yazıtlar, kazıyan kişinin öz enerjisinin transferini gerektirirdi; onları sadece "temelini oluşturmuş" bir gelişimci kazıyabilirdi. Ancak bu seviyedeki gelişimcilerin yüzde doksanı, onları oymak bir yana, üçüncü sınıf yazıtları genel hatlarıyla anlayabiliyorlarsa kendilerini şanslı sayarlardı. Yazıtlar üzerinde uzmanlaşmış bir gelişimci bile, bir asırlık çalışmadan sonra basit bir dördüncü sınıf yazıtı oymayı başaramayabilirdi.

İkinci derece bir prensin malikanesinde kullanılan bu tür üçüncü sınıf yazıtlar için; bir uzmanın uğurlu bir saati hesaplaması, herkesin geçici olarak geri çekilmesi ve yazıtların en katı yöntem ve sırayla yerleştirilmesi gerekirdi. Eğer sıra biraz şaşarsa, bir bahçeyi unufak edip havaya uçurabilirdi.

Ancak Prens Zhuang Malikanesi’nin güney çalışma odasındaki yazıtların sırası tamamen yanlıştı. Birisi açıkça onların yerini değiştirmişti!

Pang Jian’ın bilgisi bile, bozulan yazıtların nasıl yeniden düzenlendiğini anlamaya yetmiyordu. Tek bildiği; az önce iki ince duvarın ötesinden, güney çalışma odasından tek bir ses bile duyamamış olduğuydu.

Bunun yanında, Prens Zhuang’ın yanındaki teknik olarak bir habis gelişimci sayılan gizli muhafız hiçbir şey ifade etmiyordu.

Prens Zhuang onun içeri girdiğini görünce ayağa kalkmadı. Dizlerinin üzerinde kalın bir battaniye seriliydi. Gülümseyerek, ''Doğuştan narin bir bünyem var. Yağmur yağar yağmaz dizlerim sızlamaya başlar. Sizi ayakta karşılayamadığım için beni affedin, Yüce kişi,'' dedi.

Pang Jian hızla ve nezaketle, ''Gerek yok.'' dedi.

Bai Ling sessizce çayı hazırladı. Prens Zhuang, Bai Ling’e bir bakış attı ve gülümseyerek manidar bir şekilde konuştu: ''Buraya tek başınıza geldiğinize göre Yüce Kişi, sanırım amacınız sadece ‘kağıt yakmak’ değildir. Benimle ne hakkında görüşmek istemiştiniz?''

Nezaket kurallarını bir kenara bırakan Pang Jian da doğrudan konuya girdi. ''Geldim çünkü iç tarikatın Zhi-shishu’sundan gizli bir emir aldım. Bana, Ekselansları Prens Zhuang dışında hiç kimseye söylemememi ve bizzat sizinle görüşmemi emretti.''

Prens Zhuang’ın dizlerinin üzerinde duran elleri hafifçe kasıldı. ''Öyle mi?''

Pang Jian, ''Yongning Vikontu meselesiyle ilgili.'' dedi.

Prens Zhuang’ın yüzündeki o bahar esintisini andıran gülümseme bir anda yok oldu. Kömür karası gözlerindeki bakış, dipsiz kuyuları andırıyordu.

''Xi Shiyong, Gizli Gelişim Tapınağı’nda yine mi bir yaramazlık peşinde? Tarikatın nezaket göstermesine gerek yok. Eğer bir hata yaptıysa, her ne gerekiyorsa yapın, gidin ve ona güzel bir dayak atın.'' Bai Ling’in ona sunduğu çayı aldı ve sanki dayanılmaz bir acı çekiyormuşçasına halsiz bir sesle ekledi: “Zaten benim onun hakkında elimden ne gelir ki? Siz en iyisi Yongning Markisi’ne gidin, Yüce Kişi.''

Pang Jian, ''Ekselansları, Ustaya bunu bizzat Vikont’un kendisi söyledi ve size gelmemiz gerektiğini belirtti.'' dedi.

Prens Zhuang’ın ellerindeki çay fincanı ve kapağı sert bir çınlamayla birleşti.

'' Usta dedi ki; bir anlık dikkatsizliğimiz nedeniyle güney varoşlarındaki habis gelişimcinin kaçmasına izin vermişiz. O habis kişi, bilinmeyen bazı karanlık sanatlar kullanarak Xi-shidi’yi ele geçirmiş, kendini Prenses Duanrui’nin gözlemlerinden bile saklamayı başarmış. Şans eseri shidi henüz ruhsal gözlerini açmamış olsa da tetikteymiş. Ustayı bu durumdan haberdar etmek için elinden geleni yapmış ve Ekselansları ile iletişim kurmanın bir yolunu bulduğunu söylemiş. Bize size gelmemizi tembihledi.''

Prens Zhuang bir an sessiz kaldı. Biraz garip bir şekilde gülümsedi ve üzerine basa basa, ''Ölümsüz tarikata... çok güveniyor,'' dedi.

''Evet. Ne olursa olsun, Xi-shidi’yi koruyacağız,'' dedi Pang Jian. “Ekselansları oldukça kudretli. Benim Kalp Yolu’mu bile ifşa ettiniz. Muhtemelen bu habis gelişimcinin kendisine ‘Tai Sui’ dediğini zaten biliyorsunuzdur. Kendisi kusursuz bir 'yükselmiş ruh' aşamasında. Her ne kadar gelişim seviyesi gerçek gücüyle tam uyuşmasa da, elinin altında pek çok tuhaf yöntem var. Xi-shidi onun ellerindeyken, o habis gelişimciyi kolayca ürkütmeye cesaret edemiyoruz. Usta, bir ölümsüz yadigarı talep etmek için iç tarikata döndü bile; ancak onu Xi-shidi’den nasıl ayıracağımızı bilmemiz için önce bu habis gelişimcinin gerçek adını bulmalıyız. Ekselansları, eğer bir bilginiz varsa bize yardım edebilir misiniz?”

Prens Zhuang gözlerini kaldırdı. ''Yüce Kişi, herkes Kalp Yolu’nun bir gelişimcinin can damarı olduğunu söyler. Artık sizin Kalp Yolu’nuzu bildiğimize göre, korkmuyor musunuz?”

Pang Jian’ın ifadesi değişmedi. Sesi bile titremedi. ''Bir Kalp Yolu, zaten en başından beri sürekli sorgulanmalı, sürekli hesaba çekilmelidir. Ancak badirelerden sağ çıkarsa tam anlamıyla bütünleşebilir. Eğer Kalp Yolu’nuzun sorgulanmasından korkuyorsanız, bu kendinizin bile ona inanmadığınız, sadece kendinizi ve başkalarını kandırmaya çalıştığınız anlamına gelir. Ben hiçbir tehdit hissetmiyorum.''

Prens Zhuang ona derin bir bakış attı. ''Yüce Kişi, yeteneklerinizle iç tarikata girmemiş olmanız ne yazık.''

Bunu söyledikten sonra bacaklarındaki battaniyeyi attı, ayağa kalktı ve sonunda Pang Jian’ın selamına karşılık verdi. ''Büyük Seçim gününde, ufak bir rahatsızlığım nedeniyle Göklerin Tasviri Köşkü’ne gidemedim ve ailemizin o insan kılığındaki canavarını dize getiren General Zhi’nin o zarif duruşunu görme şansını kaçırdım. Madem o velet her şeyi açık yüreklilikle itiraf etmiş, o zaman benim de saklayacak bir şeyim yok…''

Sözünü bitiremeden, pencerenin dışından aniden tuhaf bir su sesi geldi.

Prens Zhuang duraksadı. Bai Ling hızla yerinden fırladı. Bir an sonra, çırpınan yeşil seramik bir balıkla geri döndü. ''Ekselansları, gerçekten de bir mektup var!''

Bir Haberci Balık mı?

Pang Jian bakakaldı. Bunun çok sefilce olduğunu düşündü. Yarı kukla gerçekten o veleti yoksulluğa mı sürüklemişti?

Prens Zhuang çoktan mektubu açmıştı. Hızla göz gezdirdi ve Pang Jian’a uzattı.

Pang Jian, düzenli ve ihtiyatlı yazıyı görür görmez bunun Xi Ping tarafından yazılmadığını içgüdüsel olarak anladı. Başlığa baktı ve gönderenin adı ''Qi'' olan genç bir öğrenci olduğunu gördü.
Mektup, inanılmaz bir hikâye anlatarak ailesinden yardım isteyen dağınık bir dille yazılmıştı.

''Qi'', Xi Ping’in kendisine benzeyecek şekilde yapılmış reenkarnasyon ağacından bir canavarı olduğunu söylüyordu. Bu şey çok tuhaftı oyma figürü görür görmez göğsü ağrımaya başlamış, nefes alamaz hâle gelmişti. Kimliği belirsiz bir usta, bu oyma figürün bir insanı uykusunda kontrol etmek için kullanıldığını söylemişti. Ruhsal gözlerini açtığı anda kötü bir canavarın gelip bedenini ele geçireceğini anlatmıştı. Xi ailesi, Mutluluk Köyü’nde bir sunak kurması için zaten kötü bir uygulayıcı tutmuş ve onun aracılığıyla Veliaht Prens’i öldürmeye yönelik bir komplo planlamıştı.
Bu kötü uygulayıcının bir adı vardı. Korktuğunda her şeye inanan İkinci Genç Efendi Yao’ya göre: ''Adı Wei Chengxiang. Güney eteklerinde saklanıyor!''

Pang Jian: ''…''

Xi Ping’in Zhi Xiu ile iletişim kurabilmesi mantıklıydı; Pang Jian onun elinde Ejderha Terbiye Zinciri olduğunu biliyordu. O Tai Sui denilen varlık olağanüstü titiz olsa ya da Xi Ping dikkatsizlik edip yakayı ele verse bile, General Zhi orada olduğu sürece sonuçları onun adına üstlenmek için elinden geleni yapardı.

Ancak o velet, kendisiyle açıkça anlaşamayan bir sınıf arkadaşını, kendi yerine mektup yazmaya nasıl ikna edebilmişti? Üstelik mektubu gönderen kişinin olan bitenden zerre haberi yoktu! Mektubu okuduktan sonra Pang Jian, Prens Zhuang’a bakmaktan kendini alamadı. İçinden, "Yongning Markisi’nde göründüğünden çok daha fazlası var," diye düşündü. "Tam da tahmin ettiğim gibi. İmparator Taiming, birine sadece yakışıklı olduğu için nasıl soyluluk unvanı verebilirdi ki? Majesteleri bir erkek erkeğe aşk meraklısı değil ya! Genç Hanım Cui de şehvetten gözü dönmüş biri değildi; kendisine neyin iyi geleceğini gayet iyi biliyormuş!"

Onun gözlerindeki o bakışı gören Prens Zhuang, Pang Jian’ın düşüncelere daldığını ve meseleyi başka yerlere çektiğini anladı.

''Shiyong küçükken birkaç yıl burada benimle yaşadı. Amcamın tek oğlu olduğu için ve ben de o zamanlar genç ve fevri olduğumdan, onun bir ilerleme kaydetmediğini görünce ebeveynlerinin yerine onu ben disipline ettim. Bunların hepsi, ders çalışmak istemediği zamanlarda benimle çatışırken başvurduğu ucuz numaralar.''

''Ekselansları çok mütevazı davranıyorsunuz.'' Pang Jian hızla mektubun üzerinden geçti ve kilit terimleri ayıkladı: Saadet Köyü, reenkarnasyon odunu ve ruhsal gözlerin açılmasıyla bedenin ele geçirilmesi.

''İç tarikatın büyükleri Xi-shidi’yi ve elindeki reenkarnasyon odununu incelediler. Olağan dışı hiçbir şey bulamadılar.'' Pang Jian dürüst bir adamdı. Saadet Köyü’ndeki Tai Sui ile ilgili tüm detayları Prens Zhuang’a açıkladı, ardından şunları söyledi: “Zhi- Usta’nın tahmini, bu habis gelişimcinin onu ele geçirmek için sadece ruhsal benliğini kullanıyor olduğu yönünde. Daha önce yakaladığımız habis gelişimciler, taze kanla yazılmış yazıların reenkarnasyon odununa emdirilmesi yoluyla birbirleriyle iletişim kuruyorlardı. Tapındıkları o habis tanrı olan bu ‘Tai Sui’ ise onlarla iletişim kurmak için kan dökmeye ihtiyaç duymuyor gibi görünüyor. Ekselansları, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

Prens Zhuang sözünü kesmedi. Dikkatle dinledikten sonra yavaşça konuştu: ''Öncelikle, bu sahte tanrı bir erkek olmalı; çok yaşlı değil, yaklaşık General Zhi ile aynı yaşlarda.''

Pang Jian bakakaldı. Zhi Xiu da tam olarak aynısını söylemişti.

''İkincisi, güney varoşlarındaki bu Wei Chengxiang muhtemelen o habis gelişimciyle yakından bağlantılı… En azından, o gelişimci kızı her an gözlemleyebiliyor olmalı. Adamlarınız onu soruştururken fazla yaklaşmamalı, aksi takdirde bu durum habis gelişimciyi tetikleyecektir. Üçüncüsü; o habis gelişimci Saadet Köyü’nde neden yarı-ölümsüzlerden birini değil de Shiyong’u seçti? Sizin anlattıklarınızdan yola çıkarsak, bu durum o fahişenin kendi hayatını onunkiyle takas etmesiyle bağlantılı görünüyor. Wei Chengxiang’ı araştırırken o fahişeyi de sakın unutmayın.'' Prens Zhuang duraksadı, ardından ekledi: “Bir şey daha var. Komutan Pang, az önce güneyden gelen ‘karabasan cinleri’ ve ‘ruh sürükleyen baharat’tan bahsettiniz… Bu iki şey yıllar önce karaborsadan silindi ancak bu kişi sadece onları temin etmekle kalmıyor, aynı zamanda ‘gizli sanatı’ da biliyor. Bu kişinin güneyle bir bağlantısı olduğundan şüpheleniyorum. Lancang Kılıç Tarikatı’na ait olan ruh taşı madenleri bir zamanlar oradaydı.''

Pang Jian derin bir nefes aldı ve kendi yargılarına sadık kalmaya, Prens Zhuang’ın o “tevazu” dolu saçmalıklarını dinlememeye karar verdi. Tüm Xi ailesi üyelerinde kesinlikle göründüğünden çok daha fazlası vardı.

''Araştıracağız. Eğer başka bir bilgi alırsanız, Ekselansları…''

''Size anında ulaştıracağım, Yüce Efendi.” Prens Zhuang bu kez o sahte, maske gibi duran gülümsemesini takınmadı. ''Shiyong’u size emanet ediyorum.''




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı