Sonunda Xi Yue cevap verme fırsatı buldu. Ejderha evcilleştirme zinciri aracılığıyla, beceriksizce şöyle dedi: ''Yasağı… kaldırın, ben… ölümsüzlere… rapor vereceğim.''

Xi Ping bir süre sessiz kaldı. ''Ölmekten korkmuyor musun?''

Xi Yue içtenlikle cevap verdi: ''Korkuyorum.''

Ancak bir an dikkatlice düşündükten sonra, korkmasının bir anlamı olmadığını, hatta bunun biraz da kendini fazla önemsemek olacağını düşündü. Bu yüzden cevabını değiştirdi: ''Değilim.''

''Öyle mi?''dedi Xi Ping. ''Senin kafanın içinde de bir büyü düzeni falan mı var? Eğer düzgün çalışmıyorsa söyle, gelecekte bir şekilde birine tamir ettirmenin yolunu bulurum.''

Xi Yue: ''…''

Bu pek bir iltifata benzemiyordu.

''Beni dinle,'' dedi Xi Ping ve sözlerine devam etti. ''Sadece üzerindeki kısıtlamayı kaldıramamakla kalmayacağım, yakında onu güçlendirmek zorunda da kalacağım.''

Yarı-kukla afallamıştı.

''Bugün o prenses beni canımdan bezdirecek kadar korkuttu.'' Uyandığımda kesinlikle panik içinde olacağım. Eğer senin kısıtlamanı güçlendirmeyi akıl edemezsem, bu hiç inandırıcı olmaz,” dedi Xi Ping. ''Eğer ben ‘hatırlamazsam’, kendisine Büyük Dük diyen o yaşlı bağırsak kurdu benim yerime hatırlar. İkimizin bildiklerini toplasan, onun zihninin köşesinde kalanlar kadar etmez. O yaşlı kurdu numaralarla alt etmeye çalışmak düpedüz ölüme davetiye çıkarmaktır. Bu yüzden bana karşı tetikte kalmasına izin veremem, yoksa gündüzleri bana halüsinasyonlar gördürür, geceleri de uyutmaz. Buna kim dayanabilir? Dişimi sıkıp onunla birlik olmalı, ondan daha paranoyak davranmalıyım; o kadar paranoyak olmalıyım ki o bile benden bıkmalı.''

Yarı-kukla bunların ancak bir kısmını anlayabildi. Sonra Xi Ping’in aniden durduğunu ve kendi kendine mırıldandığını duydu: ''Sence General Zhi ve diğerlerine güvenebilir miyim?''

Eğer habis ruhu kovmak zorsa, ölümsüz dağının onu korumak için elinden geleni yapacağına güvenebilir miydi? Dış tarikattan genç bir mürit, Xuanyin Dağı için olsa olsa en önemsiz figür olmalıydı…

Xi Ping tarikata daha yeni girmişti. Ölümsüzlerin nasıl iş gördüğünü bilmiyordu; her halükarda, eğer böyle bir şey ölümlü dünyada olsaydı, kesinlikle ayvayı yemiş olacağını biliyordu.

Yarı-kukla ölümsüz tarikatlarına daha da yabancıydı; gerçi tek bir cümlesiyle hayatını kurtaran kişi Zhi Xiu olduğu için kekeleyerek de olsa fikrini belirtti.

Bu sefer Xi Ping daha da uzun süre sessiz kaldı. Xi Yue bir an onun gerçekten uyuyakaldığını sandı.

''İsterlerse beni korurlar. Bu onların işi, benim yapabileceğim bir şey yok,'' dedi Xi Ping. “Eğer o herif bedenimi ele geçirmeyi başarırsa, benim kimliğimle tüm ailemi töhmet altında bırakacak iğrenç şeyler yapabilir. Ama eğer ben büyük bir hizmette bulunursam, o zaman ölümsüzler habisi kovarken kazara beni de götürseler bile, kederli aileme her türlü itibar ve tazminatı vermek zorunda kalırlar. Mantıklı olalım.''

Xi Yue o kadar endişelenmişti ki kekelemesi kesildi. ''Öyle bir şey olmayacak!''

Xi Ping onu duymazdan geldi. ''Ruhsal Duyuya Giriş kitabında diyor ki, bir ustanın ruhsal duyusuna kendisiyle karmik bağı olan biri tarafından dokunulabilir. Az önce General Zhi’nin ruhuna yüz seksen kere seslendim. Eğer o lanet kitap beni kandırmadıysa, kesinlikle hissetmiş olmalı. Eğer yarın ben gittikten sonra adamlarıyla gelip odamı ararsa, o zaman… meseleyi bir daha düşünürüz. Ama eğer tek başına gelirse, sana öğreteceğim şeye göre hareket edeceksin. İyi dinle, hafızanın güçlü olduğunu biliyorum; bir melodiyi bir kere duysan ıslıkla çalmayı öğreniyorsun. Bunu kelimesi kelimesine doğru yapmalısın…''

Tai Sui, gürültücü ve çekilmez kiracısının uyumasını fırsat bilerek nihayet dikkatini ölümsüz dağının ruhsal enerjisini devretmeye odaklamayı başarmıştı. Meditasyona yeni girmişti ki Xi Ping’in hortlamış bir ceset gibi yatakta dikilmesiyle huzuru kaçtı.

Xi Ping bir tür kabus görmüştü. Aklı başından gitmiş gibi görünerek aniden yorganı üzerinden attı, yataktan yalınayak fırladı ve dış odadaki yarı-kuklanın üzerine doğru atıldı. Yol üzerinde dekoratif bir kılıcı kaptığı gibi avucuna çalmaya kalkıştı.

Neyse ki Tai Sui onun uyurgezer gibi davrandığını görmüş ve ne yapacağını tahmin etmişti. Bıçak tene değmeden hemen önce, yüce habis gelişimci Xi Ping’in elini ucu ucuna kontrol altına aldı ve kulağına fısıldadı: ''Uyan! Velet, elindeki o devasa kılıç yarasını basit bir sakarlıkla açıklayamazsın.''

Xi Ping zihnini berraklaştırmak için kafasını sertçe salladı.

Birkaç kez derin nefes alıp kendine geldi, sonra kılıcın ağzını kullanarak işaret parmağında küçük bir kesik açtı. Bir damla kan sıkıp ejderha terbiyesi zincirine sürdü ve daha önce yarı-kuklaya koyduğu kısıtlamayı tekrarladı.

Tai Sui bunun oldukça komik olduğunu düşündü. ''Bunu daha dün yapmadın mı? O ejderha terbiyesi zincirindeki kısıtlamalar öyle çabuk kaybolmaz.''

''Her ihtimale karşı.'' Xi Ping’in bakışları hâlâ bulanıktı, sanki Prenses Duanrui her an bir yerden fırlayacakmış gibi karanlık odada endişeyle geziniyordu. ''İç tarikattan o iki yüce şahsiyet gidene kadar, bu kısıtlamayı her gün uygulamalıyım… Ah, her gün kan çıkarmak çok zahmetli, ya gizli bir yerimi kesip bir kasede biriktirirsem…''

Tai Sui işlerin kötüye gittiğini, ilacın dozunun fazla kaçtığını düşündü. Bu işe yaramaz velet şimdiden sayıklamaya başlamıştı. ''Kan dışarıda bırakılırsa kurur.''

''Oh, doğru ya.'' Xi Ping donup kaldı. ''Doğru, doğru…''

Tai Sui, bin bir dille Xi Ping’i ikna ederek tekrar yatak odasına yatırdı.

Yarım tütsü vakti bile geçmeden, Tai Sui tam meditasyona yeniden dalmışken, Xi Ping bir kez daha yataktan fırladı.

Tai Sui: ''....''

Bu sefer Xi Ping tamamen delirmiş gibiydi. Saçından bir tutam kesti ve kapı ile pencere çatlaklarının her birine tek bir saç teli bağladı.

''Şimdi ne yapıyorsun?'' dedi Tai Sui.

Xi Ping tuhaf bir tavırla, ''Yarın kapıyı çekip çıktığımda bu teller gerilecek,” dedi. ''Kapı yavaşça açılmalı. Eğer biri birazcık bile güç kullanarak açarsa saç teli kopar. Böylece döndüğümde içeri birinin girip girmediğini anlarım.''

Kendince kurnazlık yapıyordu; tıpkı Veliaht Prenses’in de kendisi gibi ekmek pişirdiğini hayal eden bir köylü kadını gibi!

Tai Sui iç çekerek sabırla konuştu:''Yükselmiş Ruh aşamasındaki bir gelişimci bir odayı incelemek isterse, içeri bizzat girmesine gerek kalmaz… hele ki kapıyı kırıp girmesine hiç gerek yoktur. Ne düşünüyorsun sen? Gücünü boşa harcama. Zaten odanda sakıncalı hiçbir şey yok.''

''…oh,'' dedi Xi Ping.

Veledin yataktan üçüncü kez fırlayışında Tai Sui artık dayanamadı. Hiç tartışmaya mahal vermeden Xi Ping’i yatağa çiviledi ve gözlerini açmasına izin vermedi. ''Bitmedi mi daha?''

''Kıdemli, sence o kadın ne kadar süre ders verecek? Nasıl birazcık hastalanıp dersi asabilirim? Ah… ne sinir bozucu, sekiz yıldır soğuk algınlığı bile geçirmedim. Sence soğuk suda beklesem işe yarar mı? Yao Ziming gibi ishal olmak için ne yiyebilirim? Toprak yesem olur mu?''

Tai Sui: ''…''

Tai Sui, eğer onunla bir kelime daha ederse, bu aptallığın kendisine de bulaşacağını düşündü. Bu yüzden Xi Ping’in deli gibi atan kalbini zorla yavaşlattı ve hızlı nefes alışverişini derin, ağır bir tempoya sokarak bastırdı.

''Kıdemli,'' dedi Xi Ping,'Nne yapıyorsun, ben… nefes… alamıyorum…''

Nefesi kesilmişti ve kafası gittikçe ağırlaşıyordu. Bir süre sonra, istemeyerek de olsa sonunda sessizleşti.

Ertesi gün, tüm direnme çabaları boşa çıktı ve Xi Ping, yüce habis gelişimci tarafından zorla prensesin dersini dinlemeye götürüldü; Tai Sui tüm yol boyunca onun bedenini kontrol etti. Aksi takdirde velet son anda kaçabilir ya da başka bir aptallığa kalkışabilirdi.

Qiu avlusu sessizliğe büründü. Odaları temizlerken kendi kendine yalnız bir ezgi ıslıklayan yarı-kukla Xi Yue’den başka kimse kalmamıştı.

Chen saatinde (sabah 07:00-09:00 arası) Xi Yue odaların içindeki avluyu süpürmeyi henüz bitirip Xi Ping’in dağınık kıyafetlerini yıkamak için topladığında, çamaşırları ovarken leğendeki ahşap eli aniden donup kaldı.

Xi Yue başını yavaşça kaldırdı; uzun boylu ve ince bir figürün ne zaman olduğu bilinmez bir şekilde avluya indiğini ve onu dikkatle izlediğini gördü.

General Zhi'ydi.

Tek başına.

Xi Yue odaklandı. İhtiyatla ayağa kalktı ve selam verdi.

General Zhi gülümseyerek, ''Tam düşündüğüm gibi. Giysilerimi değiştirdiğim için artık benden korkmuyorsun. '' dedi. “Gel de bir bakayım sana. Göz açıp kapayıcaya kadar ne kadar da boy atmışsın.''

Xi Yue sırılsıklam ellerini arkasına sakladı ve denileni yaparak yanına gitti. Ruhsal taşların besleyiciliğiyle yarı-kukla bir hayli gelişmişti; artık gerçek bir insana benziyordu. Üzerindeki giysiler tam oturmasa da kumaşları lüks, zevkle seçilmiş ve hoş kokuluydu. Genç efendi Xi Ping'e ait oldukları ilk bakışta anlaşılıyordu.

Zhi Xiu onun başını okşadı. ''Shiyong sana epey iyi bakıyor. İşinin başına dönebilirsin.''

Yarı-kuklayı gönderdikten sonra, birkaç zhang öteden Xi Ping’in kuzey odalarına göz attı. Odada bir sürü ıvır zıvır vardı ama neyse ki yarı-kukla onun yerine topluyordu; bu yüzden odalar oldukça düzenliydi. Özellikle kötü bir şey göze çarpmıyordu.

Zaten doğrusu da buydu. Eğer bir şey olsaydı, Prenses Duanrui bunu kaçırmazdı. Eğer gerçekten bu kadar formsuz ve izi sürülemez bir şey varsa, o zaman muhtemelen efsanevi bir tanrı ya da iblis olmalıydı.

Zhi Xiu, Xi Ping’in normalde yaşadığı yerleri karış karış inceledi ve kendi kendine fazla mı kuruntu yaptığını düşündü. Fakat ruhsal duyusu onu ısrarla buraya çekiyordu.

Xi Yue çalışırken ıslık çalıyordu. Dilindeki deformasyon nedeniyle ıslığının sesi çok nev-i şahsına münhasırdı. Zhi Xiu bir süre dinledikten sonra ona sordu: ''Shiyong son zamanlarda iyi mi?''

Xi Yue’nin ıslığı durdu. Cevap vermedi, sadece çamaşırları ovmaya devam etti. Zhi Xiu, onun boynundaki altın ışıkların aktığı ejderha terbiyesi zincirine baktı ve ''Üzerinde efendisinin özel işlerini açıklamaması için bir kısıtlama var,'' diye düşündü.

Ejderha terbiyesi zinciri, Shu eyaletindeki Lingyun Tarikatı’ndan geliyordu. Lingyun, ruhsal canavarları evcilleştirmede ustaydı. Canavarlar vahşi ve inatçı olur, genelde belli bir zekaya sahip olurlardı. Canavarların isyan etmesine karşı önlem olarak, canavar terbiyecileri ve alet yapım ustaları bu zinciri üretmişti. Her zincir sadece bir efendiyi tanırdı; "anahtarlar" ise efendinin zihni ve kanıydı. Kadim mitolojik canavarları bile bağlayabilirlerdi.

Eğer zorla kırması gerekse Zhi Xiu bunu yapabilirdi ama bu yarı-kukla muhtemelen o zaman pek yaşamazdı... Zincirin üzerindeki altın ışığın bu kadar parlak olması, en azından efendisinin zihninin berrak olduğunu gösteriyordu.

Zhi Xiu yarı-kuklaya, ''Pekala,'' dedi, “efendine ilet ki; shishu’ları sadece dağdan sık ayrılmayı zahmetli buluyorlar. Biz efsanelerdeki o kibirli ve duygusuz ‘semavi varlıklar’ değiliz. Bize sıradan aile büyükleri gibi davranabilir. Eğer bir sorunu… ya da bir zorluğu olursa, her zaman Chengjing Salonu’na gelip beni görebilir.''

Yarı-kukla bunu duyduktan sonra, anlayıp anlamadığı belli olmasa da başını eğip çamaşırları ovmaya devam etti. Zhi Xiu iç çekip gitmek üzere arkasını döndü. Aniden arkasından, yarı-kukla sanki doğru notayı bulamıyormuş gibi birkaç kez boş sesler çıkardı; ıslığı birkaç nota arasında gidip geldi.

Zhi Xiu aniden adımlarını kesti.

Gizli Gelişim Tapınağı’nda hava açık ve güneşliydi. Xi Yue, Xi Ping’in tüm yatak takımını güneşe sermişti. İçerisi dışarısı tertemiz ve parlaktı. Müritler akşam döndüğünde, Xi Yue yorganları yeni kaldırmış, avluda Xi Ping’in yazı fırçası tabağını yıkıyordu ki Yao Qi’nin yüzü kıpkırmızı bir halde avluya daldığını gördü. Xi Yue’yi görünce ona da nefretle baktı ve teselli edilemez bir utanç içinde kapısını çarptı.

Xi Yue buna hiç takılmadı. Genç Efendi Yao her gün böyleydi. Kendini asacak gibi durmuyordu.

Kısa bir süre sonra Xi Ping, Yao Qi’nin hemen peşinden Chang Jun ile şakalaşarak geldi. Yao Qi’nin kapısına vardığında kasten uzun, tatlı bir ıslık çaldı… Yine yeni bir muziplik peşinde olmalıydı.

Xi Yue ıslığı duyunca birkaç notayı taklit etmekten kendini alamadı. Xi Ping’in keyfi yerinde gibiydi. Bir kez olsun ona çıkışmadı, hatta yanından geçerken başını okşadı. Çalışma odasına varıp haberleşme cihazının ruhsal taşının hâlâ çalıştığını görünce, giysilerinden mavi bir yeşim çıkarıp yarı-kuklaya fırlattı. “Al bakalım, akşam dersinde 'Para Babası' Luo’dan kazandığım ödül. Şu an işime yaramaz, git ye şunu.”

Tai Sui bunu soğuk bir tavırla izliyordu: Sabahleyin bu velet kapı pervazına yapışmış gitmek istemiyordu, şimdi ise kendinden pek memnun görünüyordu.

Prenses Duanrui’nin Songchuang Büyük Salonu’ndaki dersi tamamen tek kişilik bir performanstı. Altındaki müritlere hiç bakmıyordu. Xi Ping önce büzülecek bir köşe bulmuş, bir süre suçluluk duyan bir hırsız gibi gerilmişti. Sonradan prensesin ona özel bir ilgi göstermediğini görünce yavaş yavaş rahatladı ve düşünceleri yine dağılmaya başladı. Dağa girdiklerinden beri hiç görmediği kadın müritler nihayet onlarla birlikte ders dinliyordu!

Aralarında bambu bir perde olsa da, bu Xi Ping’in keskin gözleri ve kulakları için engel değildi. Diğer taraftaki tüm hafif hareketleri ve fısıltıları net bir şekilde duyabiliyordu. Genç hanımların konuşmaları ve gülüşmeleri onun için bir tür iksir gibiydi. Tai Sui, titreyen hasta kedinin nasıl heyecanlı bir babuna dönüştüğünü izledi.

Babunun heyecanı gün boyu sürdü. Akşam dersinde hile yaparak yine bir ruhsal taş kazandı ve dönüş yolunda Yao Qi’yi eğlence malzemesi yaptı. Odasına dönüp eve mektup yazarken bile hâlâ yerinde duramıyordu. Yoğun ve hızlı bir şekilde yazdı ve altında onu her an gökyüzüne fırlatacak bir yay vardı.

Tai Sui, bütün gün onun sinir bozucu hallerine maruz kalmıştı. Xi Ping’in eve yazdığı mektuba kaba bir göz attı. Yarısının Yao Qi’nin onu görünce nasıl kaçtığına dair saçma sapan ayrıntılarla dolu olduğunu gördü. Son derece sıkıcıydı. Bu yüzden "göz görmeyince gönül katlanır" diyerek, kendi başına ruhsal enerji devretmeye çekildi.

Cihaz ışık verir vermez Prens Zhuang onu eline aldı. Normalde bir bakışta okuyacağı mektubu tam üç kez okudu. Bir süre kendi kendine mırıldandıktan sonra başını kaldırdı ve Bai Ling’e (Xiao Bai) seslendi: “Benim için Lord Yao’nun malikanesine git.”

O gece, Baş Katip Lord Yao çoktan yatmışken, birkaç hizmetli odasını temizledi, yeni alınan kitapları raflara dizdi ve kapıyı kapatıp çıktı. Bir an için çalışma odası sessizliğe gömüldü. Aniden yeni kitaplardan biri sallandı ve kitaplıktan fırladı. Yere düşüp açıldı, içinden bir kağıt parçası düştü. Kağıt yere değince küçük bir kukla gibi bir adama dönüştü; adam sessizce kitabı alıp yerine koydu.

Bai Ling hızla odayı aradı ama bir şey bulamadı. Sadece yazı masasının üzerinde bir kağıt ağırlığıyla tutturulmuş bir mektup vardı. Yazarın sağ salim olduğunu bildiren birkaç tatsız tuzsuz cümleydi. Tarih dördüncü ayın on beşinci günüydü. İmza ise “oğlunuz Qi diz çökerek bildirir” şeklindeydi.

Bai Ling mektuba dokundu ve dokusunun çok özel, yağlı kağıt gibi olduğunu fark etti. Bir an düşündü ve birden bir şeyi hatırladı. Hafifçe mühürlenmiş pencereden dışarı süzüldü. Pencerenin altındaki saçakların altında, rüzgar çanı gibi asılı duran yeşil seramik bir balık buldu.

“Demek mesele bu.”

Yao ailesinin Yao Qi’ye mesaj göndermesi için verdiği alet, bir "enine balık"idi.

Enine balıklar da çift halinde olurdu. Balığın karnının içinde "enine kağıt" denen özel bir kağıt bulunurdu. Bu kağıt su geçirmezdi. Mektubunuzu yazdıktan sonra onu bir dağ kaynağına, havuza ya da herhangi bir dış su kütlesine batırırdınız. Kağıt suyun içinde çözünürdü. Su buharı bulutlara yükseldiğinde, diğer enine balığın bulunduğu konuma doğru sürüklenirdi.

Yağmur yağdığında, yağmur damlaları alıcının balığının içinde tekrar bir mektuba dönüşür ve yeşil seramik balık onu dışarı püskürtürdü.

Bu aletin avantajı, ruhsal taşlardan büyük tasarruf sağlamasıydı; fasulye kadar bir mühür bir yıl yeterdi. Dezavantajı ise, mektubun yazıldıktan sonra ne kadar sürede varacağını sadece gökyüzünün bilmesiydi; her şey alıcının bulunduğu yere ne zaman yağmur yağacağına bağlıydı.

Şanslarına, Jinping yağmur mevsimine girmişti. Yağmurdan bol bir şey yoktu. Fakat Yao Qi, Gizli Gelişim Tapınağı’na vardığı günden beri sadece bir mektup yazmıştı. Açıkçası ailesiyle arası pek yakın değildi.

Bai Ling bir kağıt parçası çıkardı ve onu hızla bir balık şekline katladı. Üzerine hafifçe vurduğunda, kağıt balık orijinalinin aynısı olan yeşil seramik bir balığa dönüştü. Bai Ling, sahte olanı orijinal "enine balık" ile değiştirdi ve gerçeğini yanına alıp Yao malikanesinin arka bahçesinden süzülerek ayrıldı.

Gece derinleşti. Çok uzakta, Gizli Gelişim Tapınağı’nda, diğer enine balık bir çift titreyen el tarafından tutuluyordu.

Yao Qi, Ölümsüz Luo tarafından işkenceye maruz kalmak için herkesten iki saat önce kalkmak zorundaydı, bu yüzden çok geç yatmayı göze alamıyordu. Aceleyle yıkanıp yorganının altına girdi. Tam uzanmıştı ki, yorganın içinde yabancı bir cisim hissetti. Elini uzatıp yokladı. Birisi yorganının içine bir not sokuşturmuştu.

Karakterler sanki birinin ayağıyla yazılmış gibiydi. Eğri büğrüydüler; yatay, dikey, sağa ve sola eğimli tüm çizgiler birbirine girmişti, bakması bile insanın gözlerini yoruyordu.

Ancak içeriği kısa ve özdü: "Xi seni yakalayacak."




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı