Xi Ping'in başkalarına acımaya ayıracak vakti yoktu.

Şu anda, Tai Sui'nin neden kendisine musallat olduğu konusunda tüyler ürpertici bir tahmin aklına geldi.

O gün Saadet Köyü'nde onun dışında ölümlü dünyadan yürüyenler, gözleri açık yarı ölümsüzlerdi.

Xi Ping, Gizli Gelişim Tapınağı’nda hatırı sayılır miktarda genel bilgi edinmişti. Göklerin Tasarımı Köşkü’nün "Yüceleri"nin yalnızca ölümlülerin gözünde muazzam göründüğünü zaten biliyordu. Yükselmiş güçlü bir ruh gelişimcisi için onların ölümlülerden farkı yoktu. Durum böyleyken, Tai Sui neden bedenini hemen ele geçirebileceği bir "yarı-ölümsüz" seçmemişti de Xi Ping'in ruhsal gözlerini açmasını beklemeyi tercih etmişti?

Ya ruhsal gözlerine bağlanmayı bile beceremeyen "uğursuz" bir aptal çıksaydı?

Hatta... o zamanki koşullar altında, Gizli Gelişim Tapınağı'na girmek için seçileceği bile kesin görünmüyordu.

Bu, Xi Ping'in ne yaparsa yapsın çözemediği bir sorundu; ta ki az önce yüce iblisin A-Xiang'a yemin ettirdiğini duyana kadar.

Bir müridin sahip olduğu her şey, hiçbir çekince olmaksızın iblise sunulmalıydı; haliyle Chen Baishao'nun yaşamı ve ölümden sonraki bedeni de buna istisna değildi. Bedeni her ne kadar anne ve babası tarafından var edilmiş olsa da Chen Baishao o bedenin sadece kullanım hakkına sahipti ve bir "kiracı" konumuna indirgenmişti.

Öyleyse, bir damla kalp kanıyla kendi hayatını Xi Ping'inkiyle takas ettiğinde, bu... o takas edilen hayatın da yüce habis gelişimciye ait olduğu anlamına gelmez miydi?

Tai Sui, Saadet Köyün'de Zhaoting tarafından neredeyse paramparça edilmişti.

Tai Sui, A- Xiang'ın tesadüfen reenkarnasyon odununa kanını damlattığında uyanmıştı. Muhtemelen Xi Ping’i seçmek gibi bir niyeti yoktu, sadece otomatik olarak "ait olduğu yere geri dönmüştü." Xi Ping başlangıçta bu habis gelişimcinin "başkasının yuvasını çalmak" istediğini sanmıştı; oysa meğer adam sadece kaçak bir "kiracıyı" tahliye etmeyi planlıyordu!

Tüm bunlar neydi böyle? Çözüm için kime gitmesi gerekiyordu?

Vücudundaki ani gerginliği "ev sahibinden" gizleyemedi. Habis gelişimcinin yılanı andıran sesi kulağında yankılandı: "Nen var senin? Seni huzursuz eden şey ne?"

Gece gökyüzü sise teslim olmuştu.

Güney banliyölerinin dev bacaları, endişeli gece vardiyası işçilerini bütün gece çiğneyip posalarını ancak sabahın ilk ışıklarında tükürmek üzere yutuyordu. Orada yaşayan insanlar, gök gürültüsünü andıran bu sanayi gürültüsüyle uyumaya çoktan alışmıştı.

Chunying, yüzündeki yaraları saçlarıyla örttü, bir yağ lambası yaktı ve küçük kıza dönerek oldukça şefkatli bir sesle, "Adli tabip çoktan geldi. Ani bir hastalık nöbetinden öldüğünü söyledi. Eğer ailesi gelip hesap sorarsa onları ben savuştururum. Ne diye korkuyorsun be çocuk? Gel de biraz çorba iç," dedi.

A-Xiang’ın alnında bir sıyrık vardı. Bakışları boşluktaydı; duyup duymadığı belli değildi.

Elinde bir tuğlayla, ölesiye dövüşmeye hazır bir halde Ustabaşı Lü’nün evine dalmıştı. Ama her şeyini ortaya koysa da gücü sınırlıydı. Ustabaşı Lü normalde fiziksel bir işte çalışmasa ve alkol yüzünden yarı yarıya çökmüş olsa da, on dört-on beş yaşındaki bir kız çocuğu yine de onun dengi değildi.

Bu yüzden kolayca etkisiz hale getirilmiş ve bir zongzi gibi bağlanmıştı. Lü az önce iki yudum şarap içmişti ve elindeki bambu kırbacın da etkisiyle şehveti azmıştı; alkol başına vurmuştu. Chunying’in savurduğu küfürleri duymazdan gelerek, ayağına kadar gelen bu taze eti geri çeviremeyeceğini düşünmüştü.

Ancak yağlı pençesini A-Xiang’a doğru tam uzatmışken, dışarıdaki duvarın üzerine yaşlı bir karga konmuş ve sanki ölüler diyarından bir hüküm bildirircesine boğuk bir sesle gaklamıştı. Lü, eli hâlâ uzanmış bir halde donup kalmış, hıçkırmış ve sanki Heibai Wuchang (Ölüm Melekleri) adını seslenmiş gibi gözleri gittikçe büyümüştü. Gözleri en son raddesine kadar açıldığında, tek bir ses bile çıkarmadan oracıkta ölüvermişti!

Ölü adamın yüzü A-Xiang’ın yüzünden sadece bir karış ötedeydi, görüntüsü kızın gözlerine kazınmıştı… Chunying’in ipleri çözmek için kendini nasıl öne attığı, nasıl yardım çağırdığı, ikisinin nasıl götürüldüğü, tabibin cesedi inceleyip "kalp felci" dediği ve serbest bırakıldıkları… A-Xiang için tüm bu anılar bulanıktı. Tüm gece çıldırtıcı bir kabus gibiydi.

A-Xiang elini göğsüne götürdü; reenkarnasyon odunu tılsımını kıyafetlerinin içine gizlemişti. Kulağında bir ses yankılandığını hatırlar gibiydi. Sonra tılsımın üzerinde bir satır yazı parlamıştı.

Büyük Dük… gerçekten bir mucize mi yaratmıştı?

Aniden barakanın kapısı güm güm vuruldu. A-Xiang korkuyla sarsıldı. Chunying kollarını ona doladı. "Kim o?"

"A-Xiang! A-Xiang, çabuk, çabuk… aç kapıyı! Deden! Deden!"

A-Xiang’ın başının üzerinde asılı duran ruhu, sendeleyerek bedenine geri döndü. Alelacele dışarı fırladı.

Yaşlı adam neredeyse insana benzemiyordu; ayakları gemi kadar şişmiş, yüz hatları parçalanmış et ve kan yığınının içinde kaybolmuştu. Birkaç işçi arkadaşı onu bir sedye üzerinde geri getirmişti. Göğsünün iniş kalkışı hızlı ve yüzeyseldi. Seslendiklerinde uyanmıyordu. Her an son nefesini verebilirdi.

A-Xiang’ın zihni uğuldadı, dizlerinin bağı çözüldü. Chunying onu saçından tutarak ayağa kaldırdı. "Git bir doktor bul!"

Pang Jian, güney banliyölerinin yoğun sisinin içinden çıktı ve boğucu toz ile külleri eliyle savuşturdu. Çevresini dikkatlice inceleyemeden, loş bir ara sokaktan sıska bir figür aniden fırladı.

Pang Jian yana dönüp hamleden kaçtı ama bu kişi yine de botunun üzerine basmayı başardı.

Komutan Pang’ın ayağı tam anlamıyla çelikten yapılmış değildi, ama ona çok yakındı. Kendisi iyiydi, ama üzerine basan kişi yüzüstü yere kapaklandı ve bileğini burktu.

''Hey.. sen...''

''İyi misin?''

Bu, onlu yaşlarında bir kızdı. Acil bir işi olmalıydı. Ona bir şey söylemeye hiç aldırış etmedi, sadece topallayarak ayağa kalktı ve koşarak uzaklaştı.

Pang Jian, onun kendisine tanıdık geldiğini düşünmüştü. Ama demin gördüğü kişinin bir çocuk olduğunu gördüğünde bu durumu pek önemsemedi. Üzerine bir karma canavarı çizilmiş bir gazlı bez parçası kullanarak, bir reenkarnasyon ağacı tılsımı çıkardı.

Karma canavarının tüyleri dik dik olmuştu. Gazlı bezin üzerinde, durmaksızın reenkarnasyon odununa doğru kükrüyordu. Pang Jian bir parça kömür çıkardı ve yanındaki tuğla duvara bir çiçek çizerek, bezin üzerindeki karma canavarının çizimin olduğu duvara tırmanmasına izin verdi.

''Habis enerji güney banliyölerini işaret ediyor. Lütfen yol göster, kutsal canavar.''

Karma canavarı kafasını salladı, toynaklarını hazırladı ve duvar boyunca hızla atıldı. Pang Jian, kutsal canavara bir "yol" açmak için duvara ara sıra rastgele çizgiler çizerek onu hemen takip etti.

Bu sırada, ölümlü dünyadaki mavi giysili gezginler ayrıldı ve güney banliyölerinin farklı noktalarına indiler. Onlarca karma canavarı, habis enerjiyi büyük bir nefretle arayarak o kaba ve lekeli duvarların üzerinde bir ileri bir geri koşuyordu. Fenerlerin ışığı ve kılıçların parıltısı, güney banliyölerinde dans eden şer güçlerini aydınlatıyordu.

Gizli Gelişim Tapınağı’ndaki Qiu avlusunda, yüce habis gelişimcinin gözetimi altında, Xi Ping’in nefesi bile bir anlığına kesildi.

Birdenbire, öfkeli bir at gibi kapıdan dışarı fırladı. ''Xi Yue!''

Xi Yue az önce su çekmişti. Kovayı yere sağlamca koyamadan Xi Ping tarafından yakalandı. Xi Ping parmağının ucunu kesti ve hiç tartışmaya mahal vermeden kanını ejderha terbiyesi zincirine sürdü.

Hırçın genç efendi soğuk bir sesle,''Şu andan itibaren, benim emrim olmadan bu avludan ayrılmayacaksın; Gizli Gelişim Tapınağı’ndaki kâhyalara veya iç tarikattan gelen ölümsüzlere tek bir kelime etmeyecek, tek bir karakter yazmayacak veya tek bir işaret yapmayacaksın,'' dedi.

Xi Yue konuşamıyordu. Sadece şaşkınlıkla gözlerini kocaman açabildi ve saf efendisinin şer güçler tarafından büyülenmiş olduğunu görerek umutsuzluğa kapıldı.

Ancak Tai Sui güldü. “Yarım kuklanın boynunda o ejderha terbiyesi zinciri var. Bu kadar gerilmene gerek yok.”

“Bilincimi kullanarak onu nasıl kontrol edeceğimi henüz öğrenmedim. Bir damla kan sadece birkaç gün işe yarıyor.” Xi Ping, Xi Yue’ye bakıp asık bir suratla odasına döndü. Tai Sui’ye, “O şey çok sinsi, yürürken hiç ses çıkarmıyor. Onu hep unutuyorum. Önceden düşünmek zorundayım. Hey, dinle kıdemli, senin derdin ne?! Yarın iç tarikattan bir usta geliyor, sen hâlâ nasıl gülebiliyorsun? Ben bile senin adına endişeleniyorum!” dedi.

Tai Sui '' Rahatsız olduysan prensesi yarın da görebilirsin, onu halletme işini bana bırak. Korkacak bir şey yok.'' dedi.

''Hayır, bekle.'' Xi Ping onun adına gerçekten endişeleniyor gibiydi. Az kalsın nezaketini bozacaktı. ''Kıdemlim, şunu alabilir misin? Prenses General Zhi'den daha güçlüydü! Bir şey söylemeyeceğinden emin misin? Kolay olsaydı, her gün insanlar Xuanyin Dağının iç kısımlarına sızmaya çalışmazlardı değil mi?''

''Küçük Şeytan.''Tai Sui, sözlerinde bir ima olduğunu sezdi ve soğukkanlılıkla sözünü kesti. ''Bana ders vermeye mi çalışıyorsun?''

Xi Ping, az önce reenkarnasyon ağacından yayılan öldürme niyetini hatırlayarak bir an nefesini tuttu. Yine korkaklığa kapılmış gibi görünüyordu.

''Demek istediğim bu değil, Kıdemlim ben... ben korkuyorum. Göklerin Tasviri Köşkü; Jiangli’nin... Chen-abla ve diğerlerinin reenkarnasyon odunu tılsımlarını ele geçirdi. Az önce o kadar tantana kopardık ki çoktan Göklerin Tasviri Köşkü'nü alarma geçirmiş olabiliriz, bu yüzden iç tarikat da kesin haberdar olmuştur! Üstelik bugün Yanhai Binası’nda herkesin önünde prensesin reenkarnasyon odunu oymasını istedim, yani...''

Tai Sui, onun korkudan saçmalamaya başladığını duyunca ses tonunu biraz yumuşattı. '' Elbette, ben diğerleri gibi değilim. Duanrui’yi boş ver, Xuanyin Dağı’ndaki Kader Bürosu’nun yaşlı canavarı Zhang Jue gelse bile, yine de korkmana gerek yok.''

Xi Ping’in kirpikleri hafifçe titredi. yıldızları okuyanların bile fark edemediği bir ele geçirilme hali, ancak bir hayat takasıyla mümkün olabilirdi, değil mi?

''Gök Tasviri Köşkü’ne gelince…'' Tai Sui yüksek sesle güldü. ''Eğer yapabiliyorlarsa gelsin bulsunlar beni. Okyanusta iğne aramalarını izlemek isterim.''

Güney banliyölerinden geçtikten sonra, beyaz bulutlar bir anda uğursuz birer alamete dönüşürdü. Pang Jian, burnunun dumanlardan griye döndüğünü hissediyordu.

Yüzü asık bir halde, yorgunluktan dilleri dışarı sarkan kutsal canavarları hürmetle geri gönderdi. Sonra sinirli bir tavırla bu canavarların eşeleyip çıkardığı "sonuçlara" baktı ve bir mezar soyguncusu çetesini yakalamışlardı; insan kanından yapılmış ekmek , ceset yağı ve yasaklı ilaçlar satan birkaç dükkanı ortaya çıkarmışlardı; bir köpek kulübesinde bebek kemikleri yığını bulmuşlardı… İçinde birkaç uyluk kemiği vardı, yani bu kemikler birden fazla kişiye ait olmalıydı.

Güney banliyölerinin tamamı, her türlü alçaklığı barındıran devasa bir bataklık gibiydi. İçine bir çakıl taşı yuvarlansa, izini bile bulamazdınız.

Pang Jian bitkin bir şekilde nefes verdi ve tam konuşmak üzereyken yakındaki bir kulübeden gelen tiz bir çığlık duydu: ''Dede!''

Yarı-ölümsüz birinin işitme duyusu, yüz metre ötedeki bir böceğin vızıltısını yakalayabilirdi. Pang Jian donup kaldı. İnsanların iç geçirdiğini, inlediğini; ''başın sağ olsun''gibi faydasız şeyler söylediklerini duydu.

Gün ağarmadan birisi ölmüştü…

Bunu düşünürken, az önce ne söyleyeceğini unuttu.

Uzun bir sessizliğin ardından Pang Jian, elini sallayarak, ''Dağılın,'' dedi. “Şu… şu yakalanan insanları şehir muhafızlarına teslim edin, ne yapılması gerekiyorsa baksınlar. Ben ölümsüz dağına gidip rapor vereceğim.''

Lingyang Nehri’nin konforlu batı yakasında, Bai Ling, Prens Zhuang Köşkü’nün güney çalışma odasına süzüldü. Kağıt figür yere nazikçe indi ve solgun, sıska bir adama dönüştü. Arkasını dönüp elini penceredeki yazıtın üzerinde gezdirdi. Yazıtın üzerinde gümüş bir ışık parladı. Güney çalışma odasının pencereleri ardına kadar açıktı ama içeride konuşulanların tek bir kırıntısı bile odadan dışarı sızmıyordu.

Buna rağmen Bai Ling, sesini temkinli bir şekilde alçalttı.''Göklerin Tasiviri Köşkü’nün Komutan Yardımcısı Pang, az önce ölümsüz dağlarına bir 'Semavi Soru' gönderdi. Büyük bir mesele hakkında talimat istiyor olmalı yani aldığım haberlere göre, daha önce Ejderha Damarı’na göz diken o habis gelişimcilerin üzerinde buldukları ahşap tılsımlarda, sebebi bilinmeyen ani bir değişim yaşanmış.''

Prens Zhuang sordu: ''Bu ne zaman oldu?''

Bai Ling, ''Meteor yağmurunun olduğu gece,'' dedi.

Prens Zhuang’ın kaşları sıkıca çatıldı—Xi Ping, yarım kuklaya Xi Yue adını verdiğini söylediğinde, meteor yağmurundan sonraki günün sabahın ilk saatleriydi.

Yataktan kalkması için pek normal bir vakit sayılmazdı.

Bai Ling, ''Göklerin Tasiviri Köşkü’nün bu işinin Vikont ile bir ilgisi olabileceğini mi düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Ekselansları, bana kalırsa Vikont’un yanıtında sıra dışı bir durum yoktu… Ama yine de onu, düşük seviyeli bir haberleşme cihazında Temel İnşası aşamasındaki bir ustanın adını zikretmemesi konusunda uyarmalısınız. Yoksa siz biraz fazla mı…''

Fazla mı paranoyak davranıyorsunuz?

''O, yaşlı kadınla birlikte büyüdü. Mektubun sahte olduğunu kesin fark etmiştir.'' Prens Zhuang başını salladı. ''İçinde benim ailemle ilgili tabum vardı. Eğer gerçekten bir sorun olmasaydı, mektubun sahte olduğunu 'anladığı' gerçeğini kullanarak ortalığı birbirine katardı. Bir de şu Luo Qingshi meselesi var; belli ki adam ondan hoşlanmıyor. Onun ailesine, arasının iyi olmadığı insanlardan bahsettiğini ne zaman gördün?''

Bai Ling: ''…''

Meseleye böyle bakınca, gerçekten de biraz tuhaftı.

“Luo Qingshi’den kasten bahsetti, muhtemelen beyaz yeşim haberleşme cihazının güvenli olup olmadığını test ediyordu… Luo çoktan Temel İnşası aşamasında ve Gizli Gelişim Tapınağı’nın kıdemli kâhyalarından biri. Shiyong (Xi Ping) onu karşısına almayı göze alıyorsa, bu, veletin başına gelen belanın bir Temel İnşası gelişimcisinden gelecek beladan çok daha kötü olduğunu kanıtlar.”

Bai Ling hâlâ onun meseleyi fazla büyüttüğünü düşünüyordu. Nazikçe, “Gizli Gelişim Tapınağı sadece dış tarikata ait olsa da, ölümsüz dağı için hâlâ kritik bir noktadır. Beden hırsızlığı olmadığı sürece, dışarıdan kimsenin sızmasına asla izin vermezler. Ancak beden hırsızlığı sadece gelişimciler arasında olabilir. Vikont’un daha önce gelişim tarikatlarıyla hiçbir teması olmamıştı; tarikata girer girmez ruhsal gözlerini açması çok zor, değil mi?”

Prens Zhuang, “O noktaya gelmedi,” dedi. “Mektubu kesinlikle kendi yazdı. Sıradan bir insan, onun o 'dayak isteyen' üslubunu taklit edemez.”

“Ama eğer sadece bir ruhun öz varlığı onu ele geçirdiyse, o kişi fazla dikkatsiz davranıyor demektir. Bir ruh tarafından ele geçirilen kişinin bedeni ve ruhu arasında bir kopukluk olur. Tarikatla bağlantılı olan ve içinde Temel İnşası gelişimcilerinin, hatta bizzat ders vermeye gelen Yükselmiş Ruh ustalarının bulunduğu Gizli Gelişim Tapınağı’nı geçtim, ben bile orada bir terslik olduğunu görebilirdim.”

“Genel kural budur.” Prens Zhuang’ın parmakları masasının üzerinde ritmik olarak tıkırdadı. “Seçim kartını almadan önceki tek gelişim teması, Saadet Köyü'deki o olaydı. General Zhi’nin bizzat dağdan inmesinin sebebi o habis gelişimci olmalı. Zhaoting’in Büyük Kılıç'ı kendisini bile rahatsız eden, neredeyse bir depremi tetikleyen ve muhtemelen Zhaoting’den sağ kurtulan bir gelişimci… Büyük Yol’un üç bin patikası vardır ve bunların içinde çok fazla incelik bulunur. Senin o 'genel kuralın' her yerde geçerli olmayabilir.”

“Eğer mesele Saadet Köyün'deki o yüce habis gelişimciyse, Göklerin Tasiviri Köşkü zaten soruşturma yürütüyor olmalı. Ekselansları, Köşkü bu durumdan gizlice haberdar etmenin bir yolunu bulayım mı?”

Prens Zhuang hiç düşünmeden hemen reddetti: “Hayır.”

Bai Ling donup kaldı.

“Sen ölümsüz tarikatı olsaydın ve genç müritlerinden birinin bu kadar tehlikeli bir şahıs tarafından ele geçirildiğini öğrenseydin ne yapardın?” Prens Zhuang, bir türlü ısınmak bilmeyen parmak eklemlerine masaj yaptı. Kaşlarında adeta kırağı oluşmuştu. “Onlara güvenmiyorum.”

Bai Ling başını eğerek alçak sesle, “Beni bağışlayın Ekselansları,” dedi, “ama eğer Gizli Gelişim Tapınağı’na kimseler fark etmeden sızmamı istiyorsanız, korkarım ki ben…”

“Seni Gizli Gelişim Tapınağı’na sızdırmak gibi bir niyetim yok. İçeri girmeyi başarsan bile bir faydası olmaz.” Prens Zhuang koltuğuna oturdu. Durum ne kadar tehlikeliyse, ifadesi o kadar sakinleşiyordu. “Onu ele geçiren habis gelişimci, kesinlikle seni ondan önce fark edecek ve saniyeler içinde onu öldürecektir.”

Bai Ling pes etti. “Lütfen talimatlarınızı verin, Ekselansları.”

“Bekle. Önce bir sonraki mektubunda ne yazdığını görelim.” Prens Zhuang beyaz yeşim cihaza hafifçe vurdu. “Ondan önce, Saadet Köyün'deki o habis gelişimcinin tüm hikayesini öğrenmeni istiyorum.”

Bai Ling onun emirlerini asla sorgulamazdı. Ne kadar mantıksız görünürse görünsün, onları her zaman titizlikle yerine getirirdi. Ancak her ne kadar itaat etse de, tüm bu olanların hâlâ biraz gülünç olduğunu düşünüyordu.

Belki de en güçlü insanlar bile başkalarını kendi ölçütlerine göre tartmaktan kendilerini alamazlardı. Prens Zhuang’ın kendisi her an tetikte olduğu için, diğer insanların omuzlarının üstünde taşıdıkları şeylerin içinde de bir beyin olduğunu sanıyordu. Her halükarda, Bai Ling o hovarda ile olan birkaç karşılaşmasına dayanarak, genç efendinin o kadar da kurnaz biri olmadığını düşünüyordu… Eğer gerçekten bir şeyler ters gittiyse, kendini kurtarması için onun işbirliğine güvenmektense, acısını hafifletmesi için ona bir lanet göndermek daha iyi olurdu.

Bai Ling, Vikont’un dikkatsiz davranmış ve mektubu dikkatli okumamış olabileceğini düşünüyordu. Genç ve hayat dolu bir delikanlının, yaşlı bir kadının dırdırlarını sonuna kadar okuyacak sabra sahip olmaması çok normal değil miydi? Mektubun içinde prensin aile tabusunun geçtiğini fark etmemiş bile olabilirdi.

Yarım kuklaya verdiği isme gelince… Kim bilir aklına ne esmişti? Büyük kara bir kedi kendi kuyruğunu kovalarken nasıl bağırıyorsa, bunun da öyle bir mantığı olmalıydı.

“Yanlış alarm,” diye düşündü Bai Ling. “Umarım öyledir… Hayır, kesinlikle yanlış alarm olmalı.”

Avlunun kapısından ayrılmadan önce dönüp güney çalışma odasına baktı. Fener ışığı, Prens Zhuang’ın gölgesini pencereye yoğun, durgun kara bulutlar gibi yansıtıyordu.

Bai Ling ile Xi Ping arasında bir dostluk yoktu.

Sadece şu vardı… Babası imparatordan sevgi görmemişti, kardeşleriyle arası bozuktu ve o meseleden sonra Prens Zhuang, İmparatorluk Cariyesi olan annesiyle yabancılaşmış, dayısının ailesiyle de sadece görünüşte iyi geçinir olmuştu. Bunca yıl boyunca, gelip geçici birkaç kedi köpek dışında, yanında kalan tek canlı varlık, küçüklüğünden beri peşinde bir uşak gibi dolaşan Xi Ping olmuştu.

Bai Ling bazen, eğer o küstah ve saygısız Vikont giderse, Ekselanslarının bu dünya ile olan son duygusal bağının da kopup yok olacağını düşünürdü.

Ancak o gün Prens Zhuang beklediği halde Xi Ping’den bir mektup gelmedi.

Ders vermeye geleceğini söyleyen Prenses Duanrui, nedense bunu erteledi. Müritler bir kez daha Luo Qingshi’nin ellerine kaldı.

Belki de Xi Ping’in çizdiği portre hoşuna gitmediği için, Luo Qingshi her zamankinden daha acımasızdı; Xi Ping’e dik dik bakıyor ve adeta delirmiş gibi üzerine geliyordu. Xi Ping bir eğitim "hardal tohumu" boyutuna atıldı ve bütün gün orada hapis kaldı. Diğer kâhyalar araya girmeye çalışsa da başarılı olamadılar.

Eğer yüce habis gelişimci onun hâlâ bir işe yarayacağını düşünüp ara sıra ona ipuçları vermeseydi, Xi Ping içerideki canavarlar ve hortlaklar tarafından neredeyse tanınmaz hale getirilecekti.

Nihayet akşam olduğunda, ölüden farksız haldeki Xi Ping, sürünerek Qiu avlusuna geri getirildi… ve avlu kapısında Yao Qi ile karşılaştı.

''Neden içeri girmedin Ziming-kardeş?'' Xi Ping, "sağlığı bozuk ama ruhu muzır" birinin en saf örneği olarak, son nefesinde bile Yao Qi ile uğraşmadan edemedi. ''Beni o kadar çok mu merak ettin ki bekledin…''

Bu noktada Xi Ping aniden ağzını kapattı. Yao Qi’nin omzunun üzerinden, Qiu avlusunun içindeki küçük çardakta weiqi (go oyunu) oynayan iki kişi gördü.

Bir adam ve bir kadın... Adam tanıdıktı; General Zhi.
Kadın tamamen boyanmamış, ağartılmamış giysiler içindeydi ve genç görünüyordu; ancak her hareketi kendine has bir ihtiyat taşıyordu.
Bir hareketlilik duyunca gözlerini kaldırıp baktı. Gözleri siyah bir kırağı gibiydi; tek bir bakışta bir ölümlünün ruhunu delip geçebilecek kadar keskindi.
Xi Ping irkildi, kadının kim olduğuna dair belli belirsiz bir tahminde bulundu.
''Hepiniz döndünüz mü?” Zhi Xiu, Yao Qi’nin az önce volta ata ata Qiu avlusunun basamaklarını neredeyse aşındırdığını bilmiyormuş gibi yaptı. Ayağa kalktı ve onlara işaret etti. ''Buraya gelin ve Duanrui-shishu’nuzla tanışın.''
O tanıdık pranga hissi her ekleminden yayılmaya başladı. Tai Sui, tek bir uyarı bile vermeden Xi Ping’in bedeninin kontrolünü ele geçirmişti.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı