''Onu içmeyeceğim, bana şarap getirin.'' dedi Xi Ping, bir hizmetkârın ona uzattığı zihin yatıştırıcı ilacı itti. Kağıt paralar kapıya dayandığında, aklında lamba yağı döküp umutsuz bir mücadeleye girişmekten başka hiçbir şey yoktu. Tepkiyi ancak olay bittikten sonra gösterebilmişti; her yanından soğuk terler boşalıyordu.
Xi Ping için dün geceki olay, başkentin dedikodu kazanında kaynayan, üzerine espri yapılabilecek veya rüşvetle üstü örtülebilecek "uzak" bir dramdı. Ancak Dong Zhang vakasıyla birlikte her şey değişti.
Fakat birkaç canlı insanın kağıt paralara sarılıp çürüyen et yığınlarına dönüşmesini bizzat, tüm çıplaklığıyla görmüştü. Ne kadar rahat tavırlı biri olursa olsun, yine de sarsılmaktan kurtulamazdı.

Artık hem bedeni hem de zihni yatıştığına göre, Xi Ping’in kafası da karışmıştı: ''Neden yine oydu?''

Dün gece zevk teknesi iskelesinde yaşananlar bir tesadüf olarak nitelendirilebilirdi. Sonuçta Çiçek İzleme Festivali tüm dikkati üzerine çekmişti; eğlenmek isteyeninden iğrenç niyetleri olanına kadar herkes dışarıdaydı.

''Peki ya şimdi? Ya Protokol Ofisi Başkanı’nın oğlu olan şu Genç Efendi Dong’a ne demeliydi?''

''O ceset herhangi bir zamanda da yürümeye başlayabilirdi; ama o, tam da Dangui Sokağı’nda onunla karşılaştıktan hemen sonra feryat etmeyi seçmişti... Bay Yu Gan’ın şöhreti yerin yedi kat dibindeki Dokuz Pınar’a kadar yayılmıştı da, yürüyen cesetler bile şarkılarını ona oylatmak için sıraya mı girmişti yani?''

Tam o sırada, bir hizmetkâr telaş içinde içeri girip rapor verdi: ''Lordum, Cennet Tasviri Köşkü Sağ Komutan Yardımcısı adamlarıyla birlikte kapıda!”

Yongning Markisi donup kaldı. Kısa bir tereddütten sonra, ''İçeri buyur edin,'' dedi.

Ardından elini uzatıp Xi Ping’in omzundan itti. ''İçeri gir; anneni ve büyükhanımı gör.''

Xi Ping tepki veremeden uşak şöyle sözlerine devam etti: ''Yüce Efendi özellikle... Genç Efendimizi görmek istediğini söyledi.''

"Bir fani dünya yolcusu tarafından bir gün içinde iki kez ismen zikredilmek... Xi Ping, birinin atalarının mezarına bir işaret fişeği gömmüş olabilir mi diye düşündü. Eğer öyle değilse, tüm bu duman başka nereden çıkıyor olabilirdi?"

Cennet Tasviri Köşkü Birliğinin bugün ikinci kez kapılarına gelmesi Xi Ping'e biraz tuhaf gelmişti.

Sabah saatlerinde oldukça samimi davranan Zhao Yu, onu tanımıyormuş gibi davrandı. Tamamen iş odaklı bir tavırla, onun nerede olduğunu, kimi gördüğünü ve kiminle konuştuğunu sorguya çekti; ayrıca, tüm bunları doğrulayacak birini bulmak niyetiyle, yanında bekleyen bir imparatorluk muhafızına, önem derecesine bakılmaksızın her şeyi not almasını emretti.

Gümüş kemerli Komutan Pang, sanki iç organlarını kesip yakından incelemek istermişçesine, bıçak gibi keskin gözlerle onu süzdü.

Genç Efendi Xi bir eşek gibiydi; rahatsız hissederse mutlaka tekmelerdi. Özellikle de bu Pang denen adam daha önce onu duvardan itmişti; bu yüzden Komutan Pang'ın bakışlarına karşılık verdi ve kışkırtıcı bir şekilde gözlerinin içine baktı.

Ama o sertçe baktığında, Pang Jian gülümsedi.

Sonuçta, hafife alınmayacak bir havası olan bu adamın gözleri gülümsüyordu. Samimi bir tavırla ''İki kurbanı iyi tanıyor muydunuz?'' diye sordu.

Xi Ping, ''Wang Sidu’dan bir türlü kurtulamıyordum, ama Dong Zirui’yi pek tanımıyordum,'' dedi.

''Dong Bey’in oğlu zarif ve kibar biriydi, İmparatorluk Koleji’nde okuyordu. Bu değersiz şeyle hiçbir ilgisi yoktu,''diye Yongning Markisi zamanında araya girdi. Sonra Xi Ping’i işaret ederek ekledi: ''Her zaman derdim ki, bu şeytan o genç adamın yeteneklerinin bir kısmına sahip olabilseydi, birkaç yıl önce seve seve ölürdüm, ama şimdi… Ne büyük bir şok… Dong ailesinin böyle bir felaketle karşılaşması ne büyük bir şok! Herkes, en büyük oğullarının bu yıl neredeyse kesin olarak ölümsüzler tarikatına gireceğini söylüyordu… Ah, bu onun ebeveynleri için bir felaket değil mi?''

Şeytan Xi Ping göz kapaklarını indirdi ve gözlerini kapaklarının altında yuvarladı.

Dong ailesi dürüst ve namusluydu ve Dong Ailesi’nin en büyük oğlu, hiç dalga geçilmeyecek kadar erdem abidesiydi… sadece şehir dışında bir güzel sırdaş tutmuştu.

Düşününce, büyük bir tesadüf eseri, Büyük Seçimler yaklaşırken metresi yılın başında esen bir rüzgardan etkilenip üşütmüş ve ne hikmetse ölüvermişti.

Denilene göre Genç Efendi Dong bu yüzden teselli edilemez haldeydi; tam üç gün boyunca yas alameti olarak beyaz bir yeşim saç iğnesi takmıştı.

Bizim Marki'nin o yapmacık tavırlarını saymazsak, Xi Ping başka hiçbir gerçek sera çiçeği tanımamıştı. Her halükarda, koskoca bir insanın esen rüzgardan nasıl olup da üşütebileceğini bir türlü anlayamıyordu ki zaten Jinping’in kışları o kadar da soğuk olmazdı.

Onun fikrine göre, olayın başka bir versiyonu kulağa çok daha inandırıcı geliyordu: Söylenenlere göre o kadın, bir kase çocuk düşürücü ilaçla sonsuzluğa uğurlanmıştı.

Fakat babasının onu bu işten sıyırmaya çalıştığını anlayabiliyordu; bu yüzden dilini tuttu ve düşüncesizce davranıp onun sözünü kesmedi.

Zhao Yu sakin bir iç çekişle Yongning Markisi’ne katıldı: “Aslında, çok yazık oldu.”

Ancak Pang Jian, sanki onları hiç duymamış gibi hâlâ gözlerini Xi Ping’e dikmiş bakıyordu. “Nabzınızı kontrol edebilir miyim, Vikont?” diye sordu.

Keyfin bilir, diye düşündü Xi Ping kolunu uzatırken. ''Ne o, hamile olup olmadığıma mı bakacaksın?''

Aşınmış iki parmak, nabzına hafifçe dokundu. Ardından, damarlarından yukarı doğru ve tüm vücuduna yayılan hafif, ılık bir akım hissetti.
Xi Ping irkildi.

Yongning Markisi’nin göz kenarlarındaki kahkaha çizgileri bir anda düzleşti. Sert bir sesle, “Yüce Efendi, oğlumda yanlış bir şey mi var?” dedi.

''Hiçbir şey.'' Pang Jian rahat bir tavırla elini geri çekti. ''Sanırım genç adam gezmeyi tozmayı seviyor ve sık sık geç saatlere kadar dışarıda kalıyor? Kanı ve soluğu biraz bitkin düşmüş.'' dedi.

Marki'nin yüzündeki gerginlik biraz azaldı ama Pang Jian açıklamaya devam etti: ''Ben sadece amatörüm. Sonuç olarak bugün Vikont içinde zehirli bir ceset olan bir araçla kafa kafaya geldi. Güvenlik amacıyla, Vikont'u, her ihtimale karşı kapsamlı bir inceleme için Cennet Tasviri Kulesin'de bir gece kalmaya davet etmek istiyorum.''

Bunun anlamı neydi?

Bu bir sorgu mu yoksa soruşturma mıydı? Davet mi ediliyordu yoksa tutuklanıyor muydu?

Marki’nin yüz ifadesi buz kesti. ''Dün gece zevk teknesi iskelesinde pek çok kişi cesetle karşılaştı. Görebildiğim kadarıyla hepsinin durumu iyi. Benim oğlum dikbaşlı ve haylazın tekidir. Bu ilgi onun için fazla...''

Pang Jian ise hemen hemen aynı anda ''Peki o zaman, ne zaman gidiyoruz? Bir uşak getireyim mi?''

Markis: ''...''

Yongning Markisi’nin arkasına sığınmış olan Xi Ping’in üzerine birkaç bakış dikildi. İyiyi kötüden ayırt edemeyen bir budala gibi, Xi Ping’in ''Cennet Tasviri Köşkü’ne gitmenin ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikri yoktu; babasına gayet rahat bir tavırla,''Baba, bırak gideyim, daha önce hiç Cennet Tasarım Köşkü’ne gitmemiştim,'' dedi.

''Baş belası!'' diye azarladı Marki, ona dönerek. ''Cennet Tasviri Köşkü oyun yeri değil!''

''Neden bir gece kalmayayım ki? Yatağımı ıslatacak halim yok ya.'' dedi Xi Ping.

Marki'nin öfkeden bıyıkları titreyecek hale gelmişti.

Sonra Xi Ping şöyle dedi: ''Göz kırptığımda bile hâlâ Dong-kardeşin bana göz kırptığını görüp her yanım diken diken oluyor. Bu gece kesin kabuslar göreceğim. O yüzden bırakın da Yüce Efendiler beni Cennet Tasviri Köşkü’ne götürsünler ki biraz ölümsüz aurası soluyup cesaretimi toplayayım. Yanımda Haozhong’u da götürürüm. Söz veriyorum Yüce Efendilere zorluk çıkarmayacağım… Kendi yatağımı da getirmeli miyim, Yüce Efendi?''

Pang Jian gülümsedi. ''Merkez binamızda misafir odalarımız mevcut.''

Bunu duyan Xi Ping, Marki’nin konuşmasını beklemedi bile. İzin almadan, hemen kabul etti: ''Pekâlâ, birini eşyalarımı toplaması için göndereyim bari!''

O, Yongning Marki Köşkü’nün tek varisiydi; çocukluğundan beri ne tatlı dile ne de zorlamaya pabuç bırakmıştı.

Normalde Marki elinde disiplin değneğiyle onu kovaladığında, babasına saygısından ve yaşlı adama biraz egzersiz yaptırmak için etrafta biraz koşturmaya razı gelirdi. Fakat bir şeyi gerçekten kafasına koyduğunda, kimseyi dinlemezdi.

Anlaşma sağlandıktan sonra Xi Ping, Marki’nin kazan karası gibi kararmış yüzüne bakmadı bile. Şimşek hızıyla birini eşyalarını toplamaya gönderdi ve ardından büyük bir neşeyle Cennet Tasarım Köşkü’nün arabasına bindi. Ayrılmadan önce, kalpsizce kafasını arabadan dışarı çıkarıp Marki’ye el salladı.
''Baba, yarın öğleden sonra yemekte evde olurum, bana güzel bir şeyler bırak! Üçüncü Altesleri’nde çorba ve lapadan başka bir şey yok, bütün gün karnım doymadı!''

Eğer orada yabancılar olmasaydı, Yongning Markisi’nin savuracağı küfürler muhtemelen Lingyang Nehri’nde yankılanırdı.

Prens Zhuang’dan bahsettiğini duyan Pang Jian’ın bakışları bir an dalgalandı. Gülümseyerek, ''Endişelenmeyin, sizi aç bırakmayacağız.'' dedi.

Fani dünya yolcuları ateş getirmişlerdi ve rüzgâr gibi gittiler; arkalarında sadece, başka bir aksilik çıkmasın diye Dangui Sokağı’nı sıkıca kuşatan zırhlı imparatorluk muhafızlarını bıraktılar.

Sokağın güney ucunda, tüm konaklar kapılarının önündeki o pisliği temizlemeleri için cesur hizmetkârlarını dışarı salmıştı. Pek çok kişi, Cennet Tasviri Köşkü’nün Xi Ping’i götürdüğünü gördü. Ancak büyük evlerin hizmetkârları ne zaman sağır ve dilsiz taklidi yapmaları gerektiğini iyi bilirlerdi; herkes şöyle bir bakıp hemen başını öne eğdi ve tek kelime etmedi.

Göze çarpmayan, orta yaşlı bir adam evinin basamaklarını süpürdü, yanmış bir tılsımın küllerini etrafa saçtı ve ödülünü kâhyadan almak için bir meslektaşıyla birlikte içeri girdi. Cesaretini toplayıp kapıda nöbet tutmaya devam edeceğini bildirdi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, sokağın güney ucu sessizliğe bürünmüştü. Arada bir imparatorluk muhafızlarının silahları zırhlarına çarptığında çıkan o metalik çınlama uzaklardan duyulabiliyor, pek çok kişiyi uykusundan sıçratıyordu.

Orta yaşlı adam, evin içi tamamen sessizleşene kadar bekledi; sonra ahşap bir koruma muskası çıkardı.

Bir iğneyi suya batırdı ve ahşap muskanın üzerine şunları yazdı: ''Boynuz Kulesi feryadı duydu, göz açıp kapayıncaya dek vardılar, altı kişiler. Xi götürüldü.''

Yazısı, yeni öğrenmeye başlayan bir çocuğunki gibi eğri büğrüydü. Su, ahşap muskanın üzerinde emilmeden öylece duruyordu. Son darbeyi de yazdığında, işaret parmağını ısırıp kanattı ve ahşaba bir damla kan damlattı. O anda hem suyla yazılan yazı hem de kan emilip yok oldu; muskanın yüzeyi tıpkı önceki gibi parlak ve tertemiz kaldı.

Bir an sonra ahşap muska hafifçe ısındı ve üzerinde birdenbire suyla yazılmış üç kelime belirdi. Bunlar, belli ki başka bir elden çıkmış, enfes bir hat sanatıyla yazılmıştı. O el şöyle yazmıştı: "Plana uygun."

Hizmetkârın elindeki o sıradan koruma muskası, aslında mesaj taşıyan bir ölümsüz yadigârıydı!

Orta yaşlı adam gözlerini kapattı ve yavaşça nefesini verdi. Ardından muskanın üzerindeki su damlacıklarını sildi ve bir kez daha yazdı: "32. Kardeş, dilediği gibi dava uğruna öldü."

Duraksadı, sonra mesajı göndermek için kanını kullandı. Ardından parmağının titremesini engellemeye çalışarak, muskanın üzerine harf harf şunları karaladı: "Büyük yangın yanmaya devam ediyor, ağustos böceğinin feryadı bitmek bilmiyor."

Ahşap muska bir an sessiz kaldı. Sonra diğer uçtaki kişi cevap verdi: "İnançlarından döneceğine, kırağıda ölmek daha iyidir."

Bu sırada, Cennet Tasviri Köşkü tarafından götürülen Xi Ping'in ise keyfine diyecek yoktu.

O, her yerde keyfine bakardı; sanki "çekince" kavramı olmadan doğmuştu. Arabanın içinde arsızca Pang Jian’ı süzdü ve söylenenlere göre Cennet Tasviri Köşkü’nün şefi inzivaya çekilmişti ve şu an başkentin ve çevresinin savunması bu Sağ Komutan Yardımcısı’nın elindeydi. O, çok mühim bir şahsiyetti. Normalde onu yakından görme fırsatı olmazdı; madem şimdi buradaydı, bakmamak israf olurdu.

Pang Jian, bir mızrak kadar dik bir sırtla oturuyordu. Dizlerinin üzerindeki ellerinin eklemleri belirgindi; bileklerini saran damarlar sessizce kıvrılıyordu. Parmak uçları ve avuçları nasırlarla kaplıydı ve ellerinin sırtında pek çok eski yara izi düzensiz çukurlar oluşturmuştu. Yanında Zhao Yu, kendi köşesine çekilmiş oturuyordu. Komutan Yardımcısı Pang’a karşı tavrı son derece saygılıydı. Xi Ping, bu genç yüzlü Büyükbaba Zhao'nun gerçek kimliğini hatırlayınca, kendine engel olamayıp merak etti: Peki ya Komutan Yardımcısı Pang kaç yaşındaydı?

Pang Jian, ''Soracak bir şeyin mi var?'' dedi.

Xi Ping ona aşinaymış sırıttı. ''O küçük bayrağı fırlatıp nasıl güney sokağının taşlarına sapladığınızı düşünüyordum. Ama benden sadece birkaç yaş büyük görünüyorsunuz. Bunu yapmayı nasıl öğrendiniz?''

Pang Jian cevap verdi: ''Senden birkaç yaş büyük olarak.''

''Kaç yaşında ki?'' dedi Xi Ping.

Pang Jian acelesizce yanıtladı: ''Çok değil. Sadece bir altmış yıllık döngü kadar daha.''

Xi Ping: “…”

Affedersiniz, Büyükbaba Pang!

''Fakat merak ediyorum; normalde bir kişi gecenin bir yarısı Cennet Tasviri Köşkü tarafından götürüldüğünde biraz gergin olur.'' Pang Jian, Xi Ping’i süzdü. ''Marki bile huzursuzdu. Siz bunu gerçekten de hiç mi dert etmediniz, Vikont?''

''O bizim Marki’nin her şeyi çok ciddiye almasından kaynaklanıyor. Kusuruna bakmayın, Yüce Efendi.'' Xi Ping rahatça bacak bacak üstüne attı.''İki gün üst üste gidip yürüyen cesede dönüşen birilerine rastladım. Bu bir tesadüf olabilir mi? Ya gerçekten üzerime kirli bir şeyler bulaştıysa?''

Pang Jian, onun konuyu bu kadar doğrudan ortaya koymasını beklemiyordu. Kaşları hafifçe kalktı.

Xi Ping devam etti: ''Eğer Büyük... yani Wang Sidu gibi sessizce nalları dikebilseydim mesele değildi. En kötü ihtimalle ertesi gün hayalet olur, intikamımı alırdım. Ama ya bugün Dong-kardeşin başına geldiği gibi, ölmeden önce başkalarını da bu işe sürüklersem? Bizim Marki hâlâ çevik olabilir ama bir de yetmişlerindeki yaşlı babaannem var. Güvenlik hatırına, Cennet Tasviri Köşkü’nün hapishanesinde pineklemeyi tercih ederim.''

Bu kadarı da fazlaydı. Zhao Yu, Prens Zhuang hatırına onu korumak istiyordu ama bunları duyunca kendini tutamayıp öksürdü.

Pang Jian gülümseyerek,''O kadar ileri gitmez,'' dedi.

Xi Ping etrafına bakındı. Gevezeliğini bitirdiğinde, kurnazlığını konuşturdu: ''Biliyorum. Üçüncü Altesleri’nin hatırına, siz Yüce Efendiler beni zor durumda bırakmazsınız.''

Pang Jian gerçekten de ona karşı bir miktar takdir beslemeye başlamıştı.

İlk bakışta, Yongning Vikontu’nun altınlara ve gümüşlere sarılmış bir aptal olduğunu düşünmüştü. Ayrılmadan önce Prens Zhuang’ı bir sigorta gibi öne sürdüğünde, küçük numaralar peşinde koşan şımarık bir zengin züppesi gibi görünmüştü. Önce hafif bir tiksinti uyandırmış, ardından yayılıp oturarak utanmazlığını açıkça sergilemiş; böylece önceki budalaca tavırlarını ve küçük oyunlarını tek bir hamlede silip atmıştı.

Pang Jian, içinden Xi Ping’i değerlendirdi: ''Cesur, dizginlenemez ve zihni berrak. Doğuştan yetenekli bir serseri.''

Cennet Tasarım Köşkü, Xi Ping’e karşı oldukça nazikti. Onu bir misafir odasına götürdüler ve gerçekten de aç bırakmadılar; ona bir gece yarısı atıştırmalığı ile zihni sakinleştirici bir iksir verdiler.

Onu içeri buyur eden mavi cübbeli, nazikçe şöyle dedi: ''Gelişimciler olarak meskenimiz Marki Köşkü’ne kıyasla biraz sadedir; ancak burada bir gece uyumak zihni yatıştırır ve yüz hastalığa şifa olur. Kabus görme konusunda endişelenmenize gerek yok.''

Xi Ping, küçük beyaz dişlerini sergileyerek bu Yüce Kişi’ye aptalca bir gülümseme sundu. İçinden, ''Eğer bu kadar kutsal ve şifalı bir oda bile beni iyileştiremiyorsa veya ben oradayken bir aksilik çıkıyorsa, demek ki sorun dışarıda değil, doğrudan benim içimdedir. Hastalık bizzat benim'' diye geçirdi.

Ancak vicdanı rahattı. Gerçekten bir "hastalığı" olsa bile, bunu ona başkası bulaştırmıştı. Bir kurban neden suçluluk hissetmeliydi ki? Bu yüzden büyük bir alicenaplıkla uşağı Haozhong’u yanına çağırdı ve bu iki babayiğit genç, üç dört kişiyi doyurabilecek o gece yarısı ziyafetini silip süpürdüler.

Efendi ve uşak, ikisi de dertsizdi. Karınlarını iyice doyurup içkilerini içtikten sonra kısa süre içinde, biri iç odada diğeri dış odada olmak üzere sessizliğe gömüldüler.

Tavanda asılı duran cam gaz lambaları, sanki onların uyuduğunu anlamış gibi kendiliğinden karardı.

Uykuya dalarken Xi Ping, etrafında onu izleyen bir şeyler olduğunu hissetti. Fakat göz kapakları çok ağırdı; onları açmaya gücü yetmiyordu. Sadece diğer yanına dönüp, o bakışların manzaranın tadını çıkarmasına izin verdi.

Duvarlar, alacakaranlık parıltısı gibi zayıf bir ışık yaymaya başladı. Ardından duvardan tuhaf bir "duvar resmi" sızdı.
Resimde devasa gözleri olan birkaç canavar vardı ve bu resimdeki canavarların gözleri gerçekten hareket edebiliyordu. Büyük gözleri döndükçe, bakışları hep birlikte Xi Ping’in üzerine dikildi.

Sonrasında sadece gözleri hareket etmekle kalmadı, canavarların gövdeleri de duvarlar üzerinde hızla hareket etmeye, Xi Ping’in etrafında daireler çizmeye başladı.

Birdenbire içlerinden biri bir koku almış gibiydi. Duvardan yatak perdesine atladı ve bir "duvar resminden", perdenin üzerindeki bir "nakışa" dönüştü.

Bu uğursuz nakış, yatak perdesinden hızla yorganın üzerine, oradan da Xi Ping’in göğsüne tırmandı!

Tam o sırada, tesadüfen Xi Ping yuvarlandı. Üzerinden bir şey düştü ve onu rahatsız etti. Sabırsızca etrafı karıştırıp o şeyi kenara itti, sonra yine yorganın altına kıvrıldı; sanki yüzüyle canavarın salyasını yakalamaya çalışır gibi, tam da canavarın dişlerinin altına geldi.

Onunla burun buruna gelen iri gözlü canavar, neredeyse utanmış gibiydi. Biraz geri çekildi ve utangaçça bir süre etrafı kokladı; yüzündeki öfke yavaş şüpheye düşüp diğer arkadaşlarını yanı başına topladı; hep birlikte yorganın ve şiltenin üzerine üşüştüler.
Çağırdığı canavarlar dağıldı ve yatak perdelerinin içini aradı. Bir süre sonra, iri gözlü canavarlardan biri, Xi Ping'in yatağın kenarına ittiği küçük ipek keseyi buldu.

Canavar yanına gidip kokladı, sonra sanki bir yığın dışkı koklamış gibi geri çekildi; başını birkaç kez şiddetle salladı ve Xi Ping'e alaycı bir bakış attı, onu çantayı oraya attığından şüpheleniyordu.

Kürek kadar büyük gözleri olan canavarlar yaklaşıp küçük ipek brokar çantayı çevrelediler. Bir an sessizce iletişim kurdula rve sonra nihayet kokunun dayanılmaz olmasına rağmen bu şeyin zararsız olduğu sonucuna vardılar.

Xi Ping'i tam bir saat boyunca baştan aşağı inceledikten sonra, canavarların bedenleri sonunda duvarlardan, yorgan ve şilteden kayboldu. Garip duvar resimleri ve nakışlar ortadan kayboldu ve loş ışık söndü. Oda yeniden sessizliğe büründü.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı