Şafak sökerken, Xi Ping’in misafir odasının arkasındaki odada iki karaltı vardı. Bunlar Pang Jian ve Zhao Yu idi.

“Dün İmparatorluk Akademisi’nden eve döndükten sonra maktul Dong Zhang, kırsal alanda bir gezi bahanesiyle şehirden ayrılmış.
Aslında bir mezarı ziyarete gitmiş.” Zhao Yu, Genç Efendi Dong’un şehir dışında bir metres tuttuğu meselesini kısaca rapor etti. “Ölümü sırasında içinde bulunduğu arabada, imparatorluk muhafızları kırmızı kağıt üzerine yazılmış bir evlilik teklifi kartı buldular. Kartın üzerindeki doğum tarihleri, etrafa saçtığı kağıt paralarda metresinin doğum tarihi, ölen genç efendinin doğum tarihi gibi detaylı yazılmıştı.”

''Anlıyorum, öbür dünyadan gelen romantik bir borç.'' dedi Pang Jian soğukkanlılıkla. ''Korkarım ki bu Genç Efendi Dong mezar ziyareti için gitmedi. Büyük Seçim yaklaşırken, gözlerden uzak tuttuğu o yasak aşkının ortaya çıkmasından endişe duydu ve işlerini yoluna koymak için gitti, değil mi?'' dedi.

Kunlun ve diğer mezheplerle kıyaslandığında Xuanyin, müritlerinin zekasına çok daha büyük bir değer atfederdi. Bu nedenle Büyük Seçim’de, zihinsel gelişimini henüz tamamlamamış çocukları seçmezdi; adayların erkeklerde on altı, kadınlarda ise on beş yaşın üzerinde olması şarttı.

Ölümsüzlük yolu uzun, dünyevi endişeler ise büyük bir engeldi. Bu yüzden ölümsüzlük mezhebi, seçilen kişilerin evli olamaması gerektiğine dair kesin bir kural koymuştu.

Ancak Büyük Seçim her on yılda sadece bir kez geliyordu. Bu durum, Jinping’in üst tabakasının evlatları için çok zorlayıcıydı; her Büyük Seçim’den önce, pek çok isimsiz gayrimeşru çocuk ve isimsiz anneleri topluca can verirdi. Bu artık Pang Jian’ı şaşırtmıyordu.

“Pekâlâ… Muhtemelen o mezarı da ziyaret etmiştir.” Zhao Yu iç çekerek sessizce devam etti: “Dün gece Dong Zhang’ın arabasını kullanan sürücü, metresinin babasıydı.”

Pang Jian’ın kaşları çatıldı. ''Yani araba kapısı açılır açılmaz çakal otu lanetiyle can veren o ilk kişiyi, sürücüyü mü kastediyorsun?''

''Doğru,'' dedi Zhao Yu. ''Eğer sürücü ölmeseydi, onu Sorgu Odası’na götürüp en ince ayrıntısına kadar sorgulamamız gerekecekti.''

''Hayatta kalan bir yakını var mı?''

''Hayır, o bir kız çocuğuyla yaşayan bir dulmuş. Ama kızı yılın başında ölmüş.
Kendisi uşak olarak çalışıyordu ve sessiz, içine kapanık bir mizacı vardı. İnsanlarla sadece işi gereği temas kurardı. İkametgâhında hiçbir şey bulamadık. Yatağının altında çok miktarda yanmış kağıt külü vardı. Belli ki yakılabilecek her şeyi yakmıştı… Komutanım, bana kalırsa bu, tam anlamıyla bir musallat vakası.''

Acı dolu bir hayat, yalnız bir yaşam, başkalarıyla hiçbir temas yok.

''Anlıyorum'' dedi Pang Jian bunu inkar edememişti.

Misafir odasına yaklaştı ve içeriden gelen sesleri dinledi. ''Oldukça derin uyuyor. Bu çocuk soğukkanlılığını koruyabiliyor.'' dedi.

Sekiz kader canavarının burnunun dibinde bu kadar huzurla uyuyabiliyorsa, gerçekten de vicdanı temiz olabilir,'' dedi Zhao Yu. “Soruşturma, Dong Zhang’ın ölümünün sürücüyle bağlantılı olması gerektiğini gösteriyor. Eğer kader canavarları da Yongning Vikontu’nda bir sorun olmadığına kanaat getirdiyse, o zaman belki de gerçekten…''

Pang Jian ellerini arkasında birleştirdi ve ona sakince baktı; ifadesini okumak imkansızdı.

Zhao Yu, komutanının bakışlarını ve tavrını tarttıktan sonra hemen rota değiştirdi. ''Yine de onunla iki kez karşılaşmış olmamız çok büyük bir tesadüf. Bence düzenli temas kurduğu kişileri araştırmalıyız. Hepsi geçmişi bilinen Jinping sakinleri olmalı. Bu pek zor olmayacaktır.''

Bunları duyan Pang Jian gülümsedi; bu Zhao’nun, Büyük Wan’ın köklü ve güçlü ailelerinin gerçek bir evladı olduğunu, hiçbir şeyi şansa bırakmadığını düşündü.

Zhao’nun söylediği her şey tarafsızmış gibi görünse de, aslında Yongning Vikontu’nu her türlü suç ortaklığı ihtimalinden sessizce uzaklaştırıyor; Xi Ping’in aile geçmişinin temiz olduğunu, dolayısıyla kirli bir işe bulaşmış olsa bile bunun kesinlikle pasif ve masum bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu söz ve tavırlarıyla ima etmeyi ihmal etmiyordu.

''Pekâlâ, soruşturmanın başına sen geç, bu işi sana bırakıyorum. Biliyorsun ben bir taşralıyım; sizin gibi büyük ailelerden gelenlerle aşık atamam. Dangui Sokağı’ndaki o insanların arasındaki karmaşık bağlar bana hiçbir zaman mantıklı gelmiyor zaten.'' Pang Jian, zifiri karanlık misafir odasına bakarak manidar bir tavırla ekledi: ''Bu züppe hergelenin cidden iyi bağlantıları varmış.''

Geniş çevreli züppe Xi Ping, gün iyice ağarana kadar uyudu.

Genelde geç yatar ve sabah bitene kadar da kalkmazdı; bu kadar doyasıya uyumayalı uzun zaman olmuştu. Tüm vücudu gevşemişti.
Tam yataktan çıkıp giyinmesine yardım etmesi için Haozhong’u çağıracaktı ki, bir şeyin onu rahatsız edecek şekilde süründüğünü hissetti.

Xi Ping, henüz mahmurluğu üzerindeyken el yordamıyla arandı ve kalçasının altından küçük bir ipek kese çıkardı. Sonunda Jiangli’nin ona bir hediye vermiş olduğunu hatırladı.

Dün gece her şey o kadar tuhaf gelişmişti ki, bu detayı tamamen unutmuştu.

Xi Ping hızla ipek keseyi yırtıp açtı ve içinden bir parça kırmızı yeşim çıkardı. Rengi, pahalı bir kırmızı yeşim sanacak kadar saf değildi. Üzerinde hiçbir süsleme veya oyma bulunmayan küçücük bir parçaydı. Kesesinin kendisinden bile daha ucuza mal olmuş gibi görünüyordu. Ancak yeşimin üzerine sinmiş, belli belirsiz ama zarif bir koku vardı. Dokusu yumuşak bir ten kadar pürüzsüzdü. Bunun, bir kadının yıllar boyu tenine yakın tuttuğu bir eşya olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu.

Bir kadının bu kadar şahsi bir eşyasını ona vermesi ne anlama geliyordu? Normal olan her insan bunu anlardı. Xi Ping bu durumdan biraz sıkılmaya başlamıştı; tam taşı kenara fırlatacakken arka yüzündeki çentikleri hissetti.

Gelişigüzel bir şekilde yeşimi ters çevirdi ve üzerindeki küçük satırı gördü: ''Ning’an şehri Chen ailesinden Baishao; Ateş Öküzü yılı, 4. ay, 9. gün, Tavşan saati.''

Ning’an Chen ailesinin kızı mı? Kimdi bu kadın?

Yeşim parçasının üzerinde bir çiçek işlemesi bile yoktu. Bu nasıl bir imzaydı böyle? Zaten bir imza olsa yanına sadece yıl ve ay, bilemedin gün yazılırdı. Kimse günün saatine kadar detay vermezdi, tıpkı bir doğum tarihi gibi…

Bir dakika, bir doğum tarihi!

Xi Ping’in zihni bir anda ürpertiyle açıldı.

Hayır… Bu bir imza değildi; bu bir memleket, tam isim ve doğum tarihiydi!

Büyük Wan’da genç kızların, çocukluklarından itibaren vücutlarına yakın bir yerde bir "doğum günü yeşimi" taşımaları eski bir gelenekti. Evlilik görüşmeleri zamanı geldiğinde, çöpçatanlık yapılıp nişan hediyeleri verildikten sonra, gelin adayı damada bu doğum günü yeşimini teslim ederdi. Damat da yeşimi kabul edip karşılığında ona bir inci verir; böylece "inci ve yeşimin mükemmel uyumu" tamamlanmış olurdu.

Bir başka deyişle, üzerinde doğum tarihi kazılı bir doğum günü yeşimi, bir evlilik teklifiyle eşdeğerdi.

Wang Baochang’ın cesedinden de bir doğum günü yeşimi düştüğünü duymuştu. Üstelik Yüce Zhao’nun, Prens Zhuang Malikanesi’nde ona verdiği talimatlar hâlâ kulaklarında çınlıyordu: ''Üzerinde doğum tarihi yazılı hiçbir şeyi veya evlilik teklifini andıran herhangi bir eşyayı sakın kabul etme!''

Xi Ping, yeşim parçasını yatağın dibine fırlatıp attı; yerinden fırladı ve kan dolaşımını hızlandırmanın kendisini yürüyen bir cesede dönüşmekten koruyabileceğini umuyormuş gibi vücudunun her yerine vurmaya başladı.

Dong Zhang’ın huzursuz, çürümekte olan yüzünü bir gecede neredeyse unutmuştu. Şimdi, bu şüpheli doğum günü yeşimi bir hatırlatıcı görevi görerek o görüntüyü zihnine geri getirdi.

Daha bir insanın kocası olma şansını bile yakalayamamıştı; şimdi bir hayaletin kocası olmaya mı zorlanıyordu? Üstelik öldükten sonra kafasını da kazıyacaklardı!

Trajik bir güzelliğe uygun bir kader miydi bu?

İmkânı yok, diye düşündü Xi Ping, bu evliliği kesinlikle kabul edemezdi!

Ayakkabılarını bile giymeden kapıya doğru fırladı; dışarı fırlayıp bir nara atmayı ve mavi cübbeli Yücelerden bu sevdalıları ayırmaları için yalvarmayı planlıyordu.

Haozhong, dış odada yatak takımlarını topluyordu. Genç efendisinin bir havai fişek gibi dışarı fırlamasını ağzı bir karış açık izledi; bu manzara esnemesinin ikinci yarısını korkuyla geri kaçırmıştı.

''Genç efendi, ne…''

Sonra genç efendisinin misafir odasının kapısında elini kaldırarak, heybetli bir ifadeyle sözünü kestiğini gördü. Xi Ping bu pozda bir süre sessizce düşündü. Ardından, sanki uyurgezer gibi arkasını dönüp odasına geri gitti.

Kapıya vardığında Xi Ping, bu doğum günü yeşimini ona verenin Jiangli olduğunu aniden hatırlamıştı.

Jiangli’nin ona zarar vermek istemesi… Bu mantıklı gelmiyordu.

Her şeyden önce, kendisinin yeryüzündeki en sevilesi adam olduğunu düşünüyordu. Bir kadının ona zarar vermeye elinin varacağına kesinlikle inanmıyordu.

İkincisi, Jiangli’ye karşı görevini fazlasıyla yapmıştı; Jinping’in tüm huzursuz kadın hayaletlerini gölgede bırakacak şekilde, halkın içinde göğsünü ve sırtını açıkta bırakan kadın kıyafetleri bile giymişti. Daha ne istiyordu ki?

En aşırı ihtimali düşünse bile; Jiangli karşılıksız aşk yüzünden ondan nefret etse dahi, şarabına herhangi bir zaman onu sekiz kez öldürecek kadar fare zehri koyabilirdi. Ona bir "ölüm sonrası evlilik" tezgahlamasına hiç gerek yoktu.

Xi Ping, kırmızı yeşimi bir havluyla tutarak yerden aldı. Kafası karışmıştı; eğer Jiangli ona zarar vermek istemiyorsa, o zaman bu şey de neyin nesiydi?

Tam o sırada, Zhao Yu’nun sesi pencereden duyuldu. Xi Ping, Yüce Zhao’nun Haozhong’a şunu sorduğunu işitti: ''Vikont uyandı mı?''

Burası Cennet Tasviri Köşkü’ydü, kendi evi değil. Yatakta tembellik edemezdi. Bu yüzden Xi Ping hızla yeşimi sakladı, aceleyle üstünü başını düzeltip Zhao Yu’yu karşılamaya çıktı.

Yüce Zhao, Prens Zhuang’ın o kadim tablosunu kabul etmişti. Toplum içinde taraflı olduğuna dair en ufak bir şüpheye yer verecek davranışlardan kaçınsa da, özelde Xi Ping’e çok daha nazik davranıyordu. Önce bir sürü hoş ama boş laf etti; "onu merkez ofiste tutmalarının tamamen formalite olduğu, ondan hiçbir şekilde şüphelenmedikleri" gibi şeyler söyledi. Sonra ona küçük, porselen bir şişe verdi.

''Markis’in kalp rahatsızlığı olduğunu duydum. Dün gece onu rahatsız etmemiz gerçekten kaçınılmazdı. Bu kalp hapları, tarikatımdaki bir büyüğüm tarafından yapıldı. Hafif bir ilaçtır, fanilerin kullanımı için uygundur. Bunu benim yerime babana götür. Başka bir gün bizzat özür dilemeye geleceğim.''

Xi Ping şişeyi kabul edip teşekkür etti. Ardından Zhao Yu gülümseyerek, ''Çok gençsin ama bela karşısında paniklemiyorsun ve sakin bir zihne sahipsin. Önünde parlak bir gelecek olabilir,'' dedi.

Xi Ping bu dalkavukluğu ciddiye almadı; dahası, Yüce Zhao’nun dün gece o uyurken kendisini gözetlemiş olması gerektiği sonucuna vardı.
Çünkü sadece derin uykudayken "sakin" kelimesiyle bir alakası olabiliyordu. Bu yüzden sordu: ''Yüce Zhao, üzerimdeki şüpheler temizlendi mi?''

Zhao Yu’nun ağız kenarlarındaki gülümseme çizgileri sertleşti. Bu hovardanın zeki mi yoksa aptal mı olduğunu kestiremiyordu; çok direkt konuşuyordu.''Aile geçmişin temiz. En başından beri bir şüphe yoktu zaten. Sizin de dediğiniz gibi; sizi burada sadece bir gece tuttuk çünkü farkında olmadan o musallatlarla yolunuzun kesişmiş olabileceğinden endişelendik.''

Xi Ping hemen kelimelerini değiştirdi: ''Öyleyse Yüce Zhao, hâlâ temiz miyim? Üzerime kirli bir şey bulaşmadı, değil mi?''

Zhao Yu: ''…''

''Sen… şimdilik iyisin.'' Kaptan Zhao, ne de olsa tecrübeliydi; sakin ''Bodhisattva''maskesini yerinde tutmaya zorlayarak yumuşak bir sesle ekledi: “Şimdi evine git, aileni daha fazla meraklandırma.''

Yüce Zhao’nun verdiği porselen şişeyi sıkan Xi Ping, Üçüncü Ağabeyi'nin Zhao Yu’ya verdiği o sebze kabuğuna benzeyen tablo parçasının, fani dünyadaki yüce bir "yürüyen"in ona yaranmak istemesini sağlayacak kadar nadir bir şey olması gerektiğini düşündü.

Hain zihni durumu tartarak hızla çalışmaya başladı. Prens Zhuang’ın Zhao Yu’ya verdiği tablonun, değerli bir hediye olmaktan ziyade, ne kadar tatlı görünürse görünsün, Zhao Yu’nun üzerinde bir baskı aracı oluşturduğunu hissetti. Bu yüzden şansını zorlamaya karar verdi: ''Ama Yüce Zhao, ben hâlâ korkuyorum. Bana beni… güvende tutacak bir şey veremez misiniz?''

Zhao Yu duraksadı. Xi Ping’i izlerken gözlerindeki bakış hafifçe uğursuz bir hal aldı.

Xi Ping ikna edici bir sinirlilik gösterisi sundu.''Eğer dün gece kağıt paralarla kaplı o güney sokağını düşünürsem, eve gitmeye cesaret edemem. Muhtemelen temizlenmiştir ama ya hala bir köşede, bir taşın çatlağında veya bir tuğla duvarın arasında saklanan birkaç parça kaldıysa? Şey, en iyisi ben bugün yine bir yemek otlanmak için Prens Zhuang Malikanesi’ne gideyim…''

Sözü, Zhao Yu’nun gözlerinin önüne bir yelpaze koymasıyla kesildi.

Yelpazenin çıtaları oldukça sade ve düzgündü. Yelpaze açıldığında köşelerinde uğurlu bulut desenleri vardı; merkezinde ise kafasının yarısını kaplayan gözlere sahip bir canavar çizilmişti. Tıpkı dün gece Xi Ping’in odasındaki nakış ve duvar resminde gördüğü canavarın aynısıydı.

Xi Ping yelpazeyi açar açmaz, kağıdın üzerindeki canavar kendiliğinden hareket etti. Önce bir köpeğin veya kedinin dışkısını gömmesi gibi ön bacaklarıyla yeri kazıdı, sonra yelpazenin diğer tarafına fırladı!

“Bu ne biçim bir sihirli silah?”

“Bu sihirli bir silah değil,” dedi Zhao Yu. “Bu, Cennet Tasarım Köşkü’nün kutsal Kader Canavarıdır. Geleneğe göre bir zamanlar Güney Bilgesi’ne hizmet etmiştir. Kötülükten nefret eder. Kağıtların, ipeklerin, duvarların içinden geçebilir… Bir yer hariç, üzerinde bir şeyler yazılmış veya çizilmiş olan her yere gidebilir. Eğer bir şey yoksa, sadece birkaç kelime karalamanız yeterlidir. Sıradan şer nesneleri Kader Canavarlarıyla karşılaştığında yanıp kül olur. Eğer dün geceki gibi kağıt paralarla tekrar karşılaşırsan, yelpazeyi sallayarak onları kovabilirsiniz.''

Xi Ping bir sevinç nidası atıp yelpazeyi sakladı. ''O zaman nezaketi bir kenara bırakıyorum. Teşekkürler, Yüce Zhao!''

Zhao Yu’nun artık ona ayıracak dikkati kalmamıştı. Sadece bu veledin bir an önce defolup gitmesini istiyordu. ''Eğer başka bir şey hatırlarsan, bize bildirmesi için birini gönderebilirsin.''

Bunu söylerken Xi Ping, üzerinde taşıdığı doğum günü yeşimini hatırladı ve tam ondan bahsedecekti ki, mavi cübbeli biri dört nala oraya doğru atıldı. ''Şey... Zhao-shixiong, komutan burada mı?''

Zhao Yu cevap veremeden, Pang Jian avlu duvarının içinden doğrudan yürüyerek geçti. ''Eee, ne bu panik?''

Hay aksi! Efsanevi duvarın içinden geçme tekniği!

Xi Ping, bir süre konuşmayı unutarak Pang Jian’a bakakaldı. Bu beceri sayesinde, gece yarısı eve geldiğinde istediği yoldan içeri girebilirdi; kapıda yakalanıp babasından azar işitmezdi!

Sonra mavi cübbeli adam atından atladı ve süslü bir kağıt kart çıkardı. ''Komutan, Zhao-shixiong, lütfen şuna bakın.''

''Nedir bu?''

Xi Ping boynunu uzatıp karta bir göz attı. ''Taşan İhtişam’dan bir Çiçek İzleme davetiyesi mi?''

''Evet, Çiçek İzleme Festivali’nin son günü için özel bir oda bileti.'' dedi mavi cübbeli yarı-ölümsüz. Kağıt kartı parmaklarının arasında dağılana kadar ovuşturdu; kart aslında iki katmanlıydı. Katmanlar birbirinden ayrıldığında, içinde koyu kan kırmızısı renginde, çarpık bir yazı ortaya çıktı. Bu bir horoskoptu!

“Ver bir bakayım.” Pang Jian gözlerini kıstı, sonra dönüp Xi Ping’e sordu: ''Bunlardan birine dokundun mu?''

''Hayır.'' Xi Ping başını salladı. ''Bilete ihtiyacım olmadı. Yüzüme bir bakış attılar ve daha sonra da beni içeri aldılar.''

''Ah, pekala, terbiyesizliğimi bağışlayın,” dedi Pang Jian gizleyemediği bir kinaye ile. Bakışlarını başka yöne çevirdi ve ifadesi buz kesti. Emretti: ''Bana Taşan İhtişam’ın patronunu, madamını, tüm kâhyalarını, bu davetiyeleri kim yazdıysa ve kalemini, mürekkebini, kağıdını kim satın aldıysa hepsini getirin. Hepsini zindana atın ve sorgulayın!''

Xi Ping boş boş bakakaldı.

Büyük Wan’daki her çocuk zindan'ı bilirdi. Yaramaz çocukların hepsi ''Eğer uslu durmazsan seni zindan'a kapattırırım.” sözünü duyarak büyümüştü. Buranın, Cennet Tasviri Köşkü’nün musallatları tuttuğu yer olduğu söylenirdi. Orada her gece yüz binlerce kötü canavar feryat ederdi. Eğer bir fani oraya girerse, bir daha çıkamazdı.

Bu mesele… bu kadar ciddi miydi?

Ancak kendisi dışında hiç kimsenin bir itirazı yok gibi görünüyordu.

Zhao Yu sordu: ''Taşan İhtişam’ı kapatmalı mıyız?''

''Elbette! Ne bekliyorsun? Öyle bir pislik yuvası çoktan kapatılmalıydı!'' Bu yerinde olmayan suçlamaları savurduktan sonra Pang Jian, Xi Ping’e sabırsız bir bakış attı. ''Vikont, eğer bunun gibi bir şey almadıysanız lütfen gidin. Yoksa başka bir şey mi var?''

Kesinlikle başka bir şey yoktu. Xi Ping oradan hemen uzaklaştı. Uşak Haozhong’u yanına alıp ayrıldı.

Şunu anlamaya başlıyordu: Cennet Tasviri Köşkü’nün "misafir odalarında" öyle herkes kalamazdı.

Kuzeniniz bir prens, teyzeniz bir imparatorluk cariyesi değilse; işiniz ne kadar büyük, ağınız ne kadar geniş olursa olsun, bir musallatla bağlantılı olduğunuz şüphesine düşerseniz, kendinizi bir anda zindanda sorgulanmayı beklerken bulurdunuz.

Bu durumda… rüzgârın önündeki yaban otu kadar sahipsiz bir fahişenin başına neler geleceğini söylemeye bile gerek yoktu.

Göz açıp kapayıncaya kadar Xi Ping bir karar verdi: Doğum günü yeşimini gizlemek zorundaydı
Böylesine hassas bir zamanda, böylesine hassas bir nesneyi eğer yüceler öğrenirse, kadını kesinlikle mahzene atarlar.
Jiangli’nin bünyesiyle oradan sağ çıkma şansı ne olabilirdi ki?

Zaten bu doğum günü yeşimiyle neler döndüğünü henüz kendisi de bilmiyordu. Kadının bu şekilde ölümüne sebep olamazdı.

Çiçek İzleme Festivali’nin o şatafatı, üzerine yağ dökülmüş bir ateş gibi göz kamaştırıcı ve görkemliydi; ama sanki güçlü bir rüzgârla savrulmuş gibi yok olup gitmişti. İki gece önceki o genelev bir fare deliğine dönmüştü. Baskından sonra herkes bir yana dağılmış, kapıdaki ipeklerin bile rengi solmuştu.

Görünüşe göre kâhyaların hiçbiri kaçamamıştı; hepsi zindana atılmıştı.

Kızlara gelince; statülerinden dolayı tam olarak "insan" sayılmadıkları için hapse tıkılmamışlardı. Bunun yerine, Taşan İhtişam’ın kedileri, köpekleri ve papağanları gibi evin içine kapatılmışlardı ve sorgulanmalarını kolaylaştırmak adına dışarı çıkmalarına izin verilmiyordu.
Haozhong, Xi Ping Cennet Tasaviri Köşkü’nden eve döndükten sonra gidip bunları öğrenmişti.

Xi Ping sordu: ''Peki ya Jiangli? O da mı zindana kapatıldı?''

''Bayan Jiangli orada değil,''diye cevap verdi Haozhong. “Tesadüf bu ya, bu sabah şehrin güneyine gitmek üzere ayrılmış.''

''Neden şehrin güneyine gitmiş?''

''Daha önce adak adamak ve tütsü yakmak için Güney Bilgesi Tapınağı’na gittiğini, görünüşe göre Güney Bilgesi’nin de onu duyduğunu söylemişti ki sonuçta kamelya tacını o aldı, değil mi? Bu yüzden adağını yerine getirmeye gitmiş.''

Xi Ping gülmekten neredeyse çatlayacaktı. Güney Bilgesi Tapınağı, Jinping’in on kilometre güneyindeydi. Efsaneye göre burası, Xuanyin’in kurucusunun göğe yükseldiği yer üzerine inşa edilmişti. Xuanyin neredeyse erkeklerle kadınlar birbirine karışmamalı ibaresini gökyüzü kanunlarına kazıyacaktıve birisi gerçekten Güney Bilgesi Tapınağı’na kamelya tacı için dua etmeye gitmişti!

''Hadi canım!'' dedi Xi Ping. ''Eğer onu gerçekten duysaydı, yaşlı Güney Bilgesi onu pişirmek için aşağıya bir yıldırım gönderirdi! Ne düşünüyordu ki?''

Haozhong dedi ki: “Genç efendi, neden dönüş yolunda onu karşılamıyorum? Bayan Jiangli’ye Taşan İhtişam’a geri dönmek yerine saklanacak bir yer bulmasını söyleyebilirim. Orada şimdi öyle bir tantana var ki…''

''Tamam.''Xi Ping tereddüt etti, sonra başını salladı. ''Al şunu, eğer onu görürsen, bana neden o doğum günü yeşimini verdiğini sor..''

Haozhong uzun süre bekledi ve sonunda dayanamayıp sordu: ''Size ne verdi?''

''Boş ver, kurcalama; kendim gideceğim.''Xi Ping gökyüzüne bir göz attı. Eğer şimdi çıkarsa, hava kararmadan döneceğinden emindi. Bu yüzden hemen binici çizmelerini ayağına geçirdi. ''Kapıları pencereleri kapat. Eğer babamlar sorarsa, Cennet Tasviri Köşkü’nde iyi uyuyamadığımı ve
daha sonra da uyuyup uykumu aldığımı söylersin.''

''Bekleyin, genç efendi… Hey, genç efendi!'' Haozhong’un küçük yüz hatları buruştu. Daha itiraz bile edemeden Xi Ping fırlayıp gitmişti.

Vikont'u ne yazık ki durdurabilene aşk olsun.

Xi Ping, Jiangli’nin ona zarar vermek istediğine inanmasa da, böyle bir zamanda kendisine böyle bir şey vermiş olmasına takılmamak elde değildi: Hem Wang Baochang hem de Dong Zhang sadece onunla karşılaştıktan sonra felakete uğramışlardı; tahrif edilmiş Çiçek İzleme Davetiyeleri tam da Taşan İhtişam’dan çıkmıştı ve durup dururken ona bir doğum günü yeşimi hediye eden Jiangli, tam da Taşan İhtişam’daki soruşturmadan sıyrılacak şekilde şehirden ayrılmıştı.

Eğer tüm bunlar tesadüfse, ortada çok fazla rastlantı vardı.

Onun konumundaki normal bir insan; Dong Zhang’ın ölümünü kendi gözleriyle gördükten ve bu tuhaf işin içine çekildikten sonra, doğum günü yeşimini şimdiye dek çoktan Cennet Tasviri Köşkü’ne teslim etmiş olurdu.

Fakat Vikont’un felakete davetiye çıkarma konusundaki başarıları devasaydı. Hiçbir zaman sağduyuya bağlı kalmamıştı.

Hiçbir şey söylememeye ve doğum günü yeşiminin arkasındaki hikâyeyi anlatması için bizzat Jiangli’ye gitmeye karar vermişti.

Bu şey gerçekten başını belaya sokacak olsa bile, önceki kurbanların her ikisi de gece geç saatlerde ölmüştü. Eğer hava kararmadan dönebilirse, hâlâ Cennet Tasviri Köşkü’ne gidip kurtarılmak için yalvarmaya vakti olurdu. Eğer doğum günü yeşiminde bir sorun yoksa ve o sadece üzerinde bir doğum tarihi yazıyor diye korkudan altına edip genç bir kadını zindana attırırsa, hâlâ erkeklikten bahsedebilir miydi?

Böylece, içi cesaret ve kendine has mantığıyla dolu olan Xi Ping, güney kapısından şehri terk etti.

Güney şehir kapısından çıktığınızda karşınıza Büyük Kanal çıkardı. Kanalın kıyısında, işçilerin derme çatma evlerinin yanı sıra dumanlara bürünmüş fabrikalar vardı; içlerindeki makineler gece gündüz demeden gürültüyle çalışıyordu. Kıyıya yakın yerlerde, suyun üzerinde leş gibi kokan yeşil bir yağ tabakası yüzüyordu.

Kanal boyunca karışık tahıllı lavaşa benzer yassı ekmekler satan seyyar satıcılar vardı. Ölüden hallice duran satıcılar ''Bir alana iki bedava''diye bağırıyordu. Bellerinden yukarısı çıplak işçiler kıyıya çömelmiş, kirli suyun tuzlu ve pis kokusu içinde yemek yiyorlardı.

Atmosfer iğrençti. Güney Dağları’nda sadece Bilge Yolu tek bir toz lekesiyle bile lekelenmemişti.

Güney Bilgesi Tapınağı’na giden bu dağ yolunun her iki yanında, bir adam boyundan yüksek, mermer oymalı korkuluklar vardı. Korkuluklara uğurlu hayvanlar veya bulutlar değil, tozu yok eden ve kirliliği defeden yazıtlar kazınmıştı. Korkulukların tabanı boyunca yeşim mühürlü ruhani taşlar yerleştirilmişti. Şehrin güneyindeki nadir bahar manzaraları eşliğinde, kazara fani dünyaya düşmüş bir ölümsüz yolu gibi görünüyordu.

Xi Ping şehir kapısından çıkar çıkmaz burnunu kapattı. Yanaklarını ve göğsünü şişirip, Bilge Yolu’na hızla at sürene kadar nefesini tuttu. Ancak o zaman burun deliklerini açtı ve nefes aldı.

Güney Bilgesi Tapınağı’na gitmek için Bilge Yolu’nu gidiş-dönüş katetmek zorundaydınız. Zamanı hesaplayan Xi Ping, Jiangli’nin şu sıralarda dönüyor olması gerektiğini düşündü. Onu yolda karşılayabilirdi. Jiangli’nin şoförü Lao-Zhang kamburdu, hem de aşırı derecede kamburdu; onu iki metre öteden fark edebilirdiniz. Üstelik yol şu an kalabalık değildi. Onları kaçırması imkânsızdı.

Ancak Xi Ping, Güney Bilgesi Tapınağı Dağı’nın eteklerine kadar at sürmesine rağmen Jiangli’nin gölgesini bile göremedi.

Güneş batıya doğru alçalmaya başlamıştı. Ne yılbaşıydı ne de herhangi bir festival; ayın biri veya on beşi de değildi; bu yüzden Güney Bilgesi Tapınağı’nda neredeyse hiç ibadet eden yoktu. Tapınağın dışındaki durakta sadece birkaç araba bağlıydı. Xi Ping etraftakilere sordu; herkes Kambur Zhang’ı görmediklerini söyledi.

Elinde olmadan bir endişeye kapıldı: O it herif Haozhong’a güvenebilir miydi?

Tam o sırada yanından biri söze karıştı: ''Kambur şoför mü? Onu gördüm. Durakta durmadı.''

Xi Ping etrafına bakındı ve çay ocağının yakınında öküz arabasını koşan, günün işini bitirmeye hazırlanan yaşlı bir adam gördü.

Yaşlı adam işine devam ederken mırıldandı: ''Sırtı benimkinden bile daha eğri olan o adam... Alışverişini bitirince güneye gitti. Geri döndüğünü görmedim.''

''Ne satın aldı?'' dedi Xi Ping.

''Çiçek.'' Yaşlı adam ellerini birleştirip Xi Ping’e doğru işaret ederek tarif etti.''Bugün bir sürü beyaz çiçek getirmiştim. Hepsini satamam sanıyordum ama o hepsini birden aldı. Yeraltı dünyasından birinin bugün bir misafiri varmış.''

Yeraltı dünyasından biri…

Xi Ping donakaldı. Yaşlı adamın işaret ettiği yöne, güneye doğru baktı ve oranın ilerisi, güney şehrindeki Saadet Köyüne doğru giden yöndü.

Saadet Köyü, günlük bakımı ve bekçisi olan, oldukça düzgün düzenlenmiş bir mezar grubuydu; ancak tam anlamıyla resmi bir mezarlık sayılmazdı. Mezar taşlarına kazınmış isimlerin çoğu takma isimdi. Zengin ve soylu oğulların yanından kaybolan köle kızlar, iffetini kaybedip intihar eden genç kızlar, soylu konutlarından kovulmuş cariyeler, bir eğlence teknesinin iki yanında solup gitmiş deste deste ''ünlü çiçekler''... Gün ışığına çıkamayan, isimlerini geride bırakamayan bu insanlar, yaşam diyarını terk ettiklerinde buraya yerleşirlerdi.

Jiangli, bir adak yerine getirmek için Güney Bilgesi Tapınağı’na gittiğini iddia etmişti ama aslında gizlice bir mezarı ziyaret etmek için Saadet Köyü’ne mi kaçmıştı?

Xi Ping, yaşlı çiçek satıcısından onların geri dönmediğini öğrenince atını Saadet Köyü’ne doğru sürdü.

Ölülere karşı bir tabusu yoktu ve Saadet Köyü’nden korkması için bir sebep de görmüyordu. Burası bir mezarlık olmasına rağmen, uzun zamandır Jinping’in uğrak yerlerinden biri haline gelmişti. Her yıl Qing Ming ve Kışlık Kıyafet Festivali’nde, zengin ve aylak gençler Saadet Köyü’nde kağıt eşyalar yakmak için bir araya gelirdi. Bu durum nazikçe güzel kadınların ruhlarına saygı duruşu olarak bilinirdi. Oraya eli boş gelmezlerdi. Madem gelmişlerdi, arkalarında birkaç methiye bırakmaları gerekirdi; bu yüzden eski pagoda ağaçları ve antik selviler saçma sapan cenaze nutuklarıyla kaplanmıştı. Sanki ağaçların bir cilt hastalığı varmış gibi görünüyordu. Bu manzara, her türlü hayalet izini dağıtacak kadar mide bulandırıcıydı.

Xi Ping Saadet Köyü’ne ulaştığında, belki de havadaki nem yüzünden ormanda bir sis yükseldi. Atını durdurdu. At burnundan soluyor ve ön iki toynağını, bir mahkemenin sonundaki davul sesi gibi sürekli yere vuruyordu.

Hayvanlar, cesetlerin gömülü olduğu yerlere karşı her zaman olağanüstü hassastı. Xi Ping buna aldırış etmedi. Sesini yükselterek mezar bekçisine seslendi: ''Altıncı Usta, orada mısınız?''

Altıncı Usta, mezarları koruyan münzevi bir ihtiyardı. Saadet Köyü’nün dışındaki küçük bir kulübede yaşıyordu. Her ay yirmi ölçek tahıl ve yarım dizi bakır para alırdı. Boş zamanlarında avlusunda tavuk besler ve sebze yetiştirirdi.

Tavuklar şu an orada değildi. Sadece ihtiyar adam vardı; tek başına, sebzeleri için toprağı gevşetirken iki büklüm olmuştu.

Belki de yaşlı olduğu için hareketleri olağanüstü ağırdı, paslanmaya hazır bir makine gibiydi.

“Hey ihtiyar, bir ara ver.” Xi Ping cebinden bir gümüş parçası çıkardı ve Altıncı Usta’nın küçük avlusuna fırlattı.''Sana bir şey sormak istiyorum. Bugün buraya kimse geldi mi?''

Altıncı Usta ayaklarının dibine düşen gümüş boncuğa dik dik baktı. Kazmayı bıraktı ve yavaşça başını salladı.

Xi Ping dedi ki: ''Kambur şoförlü genç bir kadın, değil mi? Gittiler mi?''

''Hı-hı.''Altıncı Usta bunamış olabilirdi. Konuşmak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Uzun bir süre sonra sonunda kelimeleri dışarı fırlattı: ''Hâlâ burada.''

''Güzel… Ah, doğru ya, kime saygılarını sunmaya geldiklerini biliyor musun?''

Yaşlı mezar bekçisinin kulakları ağır işitiyordu. Xi Ping iki kez sordu ama onu duymadı. Tüm odağı toprağı kazmaktaydı.

''Peh, kocamış bunak.'' Xi Ping’in sabrı tükenmişti. Vakit geç oluyordu ve yaşlı adamla konuşarak daha fazla zaman kaybetmedi. Atını ormanın içine doğru sürdü.

Tuhaftır ki; atı az önce ormana girmek konusunda fazlaca isteksizken, bu sefer sahibinin zorlamasına gerek kalmamıştı. Dizginler gevşer gevşemez içeri daldı.

Sis gitgide daha da yoğunlaştı. Çok geçmeden at ve binicisi, sanki sis tarafından yutulmuşçasına ormanın içinde gözden kayboldular.

Ardından, yoğun sis ormandan dışarı taştı ve mezar bekçisinin küçük kulübesinin etrafını sardı.

Münzevi mezar bekçisi, tırmığını o leş kokulu toprağa vurmaya devam ediyordu. Ve bir ''pıt'' sesiyle yüzünden bir deri parçası koptu ve dengesini kaybedip topraktaki deliğin içine düştü. Düştüğü yerden yuvarlanarak dışarı çıktı…

Bu bir ter damlası değildi. Bulutlanmış, cansız gözleri olan bir kadavraydı.

İhtiyar adam, bilinçsizce tırmığını tekrar tekrar toprağa savurmaya devam etti.

BÖLÜM NOTU

* Tavşan saati: Geleneksel Çin zaman sisteminde (Shichen), bir gün 24 saat değil, her biri bir burç hayvanı tarafından temsil edilen 12 çift saatlik dilimlere bölünür. Tavşan Saati (Mǎo shí), bu döngünün dördüncü dilimidir. Tavşan Saati, sabahın erken saatlerini, yani 05:00 ile 07:00 arasını kapsar.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı