Seraphina kısa bir sessizliğin ardından ciddiyetle devam etti.
“Şimdi sana o kılıcı bulman için yardım edeceğim.”
Aren “Kendim bulmam benim için daha iyi olmaz mı?” dedi.
Seraphina sakince devam etti.
“Kalan bütün zamanını burada mı harcamak istiyorsun? İstersen kılıcı kendin bulmayı deneyebilirsin. Ancak bu sana hiçbir şey kazandırmayacak. Sadece zaman kaybı. Ayrıca bu zindanı ne kadar erken bitirirsen sistemin sana vereceği ödül o kadar iyi olur.”
“Haklısın. Peki kılıcı nasıl bulacağız?” dedi Aren. Başını hafifçe sallayarak.
Seraphina kıkırdadı. “Çoktan buldum bile.” Dedi.
Aniden önünde altın bir ışık belirdi.
“Işığı takip et. Sana yol gösterecek. Eğer hızlı olursan birkaç saate işimiz biter.” dedi Seraphina.
Aren kafasını salladı. Altın ışığın rehberliğinde yürümeye başladı.
Adımları hızlandıkça, etrafındaki manzara daha da kasvetli bir hal alıyordu. Metal yığınları yükseliyor, rüzgârın paslı kılıçların arasından geçerken çıkardığı ıslık sesi, ölülerin fısıltılarını andırıyordu.
Seraphina’nın ışığı, dümdüz bir çizgide ilerliyor, en karmaşık metal tepelerinin üzerinden aşıyordu.
Aren, çevikliği sayesinde bu engelleri bir parkur koşucusu gibi rahatlıkla aşıyordu.
Birkaç saat süren tempolu bir koşunun ardından altın ışık, diğerlerinden daha yüksek, devasa bir kılıç yığınının tepesinde durdu.
Metalik sesler ayaklarının altında gıcırdıyordu. Zirveye ulaştığında nefes nefese kalmamıştı ama gördüğü manzara karşısında duraksadı.
Tepenin tam ortasında, toprağa saplanmış bir kılıç duruyordu.
Gösterişli değildi. Kabzasında yakutlar yoktu. Gereksiz süslemeler yoktu.
Sadece…
Siyah, mat bir metalden dövülmüş, oldukça sıradan görünen, keskinliğini kaybetmemiş bir kılıçtı.
Mucizevi bir şekilde etrafındaki diğer bütün kılıçlar paslanıp çürürken, bu siyah kılıcın üzerinde tek bir pas lekesi bile yoktu. Sanki zaman, bu kılıca dokunmaya cesaret edememiş gibiydi.
“İşte orada.” dedi Seraphina.
Aren yavaşça yaklaştı.
Kılıca doğru elini uzattığında, parmak uçlarında hafif bir karıncalanma hissetti.
Bu bir elektriklenme değil, saf bir ‘kesme’ niyetiydi.
Kılıç, sadece varlığıyla bile havayı kesiyordu. Aren derin bir nefes aldı ve kılıcın kabzasını kavradı.
Avucunun içinde hissettiği ilk şey buz gibi bir soğukluktu.
‘Soğuk.’ Diye düşündü.
Hemen ardından, sanki kılıç onun kolunun bir parçasıymış gibi garip bir bütünlük hissi geldi.
‘Sanki benim için yaratılmış gibi.’
Aren tek bir hamlede kılıcı topraktan çekip çıkardı.
Kılıç topraktan çıktığı anda, hafif, tiz bir çınlama sesi çıkardı.
GÖREV: KILICI BUL. (TAMAMLANDI.)
AÇIKLAMA: Kılıç Azizi Aunger öldürdüğü düşmanlarından aldığı kılıçları kullanarak bir Kılıç Mezarlığı hazırladı. Gençliğinde kullandığı kılıcı bu mezarlığın içinde bir yerlere sakladı.
ÖDÜL: KILIÇ AZİZ AUNGER İLE GÖRÜŞME.
CEZA: ÖLÜM.
Aren önünde beliren ekrana bakarken aniden bütün Kılıç Mezarlığı sallanmaya başladı.
“Deprem mi oluyor? Böyle bir yerde mümkün mü ki?” dedi Aren, bir yandan da dengesini korumaya çalışıyordu.
Kara toprağa saplanmış, sayısız paslı metal parçası, yerçekimine meydan okuyarak gökyüzüne yükseliyordu.
Zaten karanlık olan gökyüzü iyice kararmıştı.
Bu sefer gökyüzünü kapatan bulutlar değil, havada bir kasırga gibi dönen sayısız kılıçtı.
Metalik sürtünme sesleri, kulakları sağır edecek bir uğultuya dönüştü.
Havada dönen kılıçlar, sanki görünmez, devasa bir mıknatıs tarafından çekiliyormuş gibi tek bir merkezde toplanmaya başladılar.
Hepsi birbirine çarpıyor, eriyor ve birleşiyordu.
Aren bütün bu ihtişamlı manzarayı tek bir kaşını dahi oynatmadan muazzam bir sakinlikle izliyordu.
Zihninde küçümseyici bir ses belirdi.
“Sadece basit bir palyaço şovu.”
Gökyüzündeki metal kasırgası yavaşça sıkıştı. Önce devasa, metalden bacaklar oluştu. Ardından gövde. Sonra kollar ve en sonunda baş.
Sonunda, havada süzülen, normal bir insan boyutlarında ama tamamen sıvı metalden oluşmuş bir varlık ortaya çıktı.
Teni cilalı çeliktendi. Saçları, başından aşağıya dökülen ince, demir şeritlerdi. Göz çukurlarında yanan iki beyaz alev topu vardı.
Metal varlık yavaşça yere indi. Baskın bir aura yayıyordu.
Ayakları toprağa değdiği anda, havada asılı kalan toz zerresi bile dondu. Mezarlıktaki o sağır edici gürültü, yerini mutlak, ölümcül bir sessizliğe bıraktı.
Metal adam, başını yavaşça Aren’e çevirdi. Göz çukurlarındaki beyaz alevler parladı.
“Sen…” dedi Aren, yüzünde buz gibi sakin bir ifadeyle. “Kılıç Azizi Aunger misin?”
Metal varlık hafifçe başını iki yana salladı. Göz çukurlarındaki beyaz Alevler Aren’in elindeki kılıca sabitlendi.
Derin bir iç çekişle arkasını döndü, ellerini arkasında birleştirdi. “Ben ondan geriye kalanlarım. Ruhunun ufak bir parçasıyım. Bu kadar kısa sürede kılıcı bulmana şaşırdım.”
“Biraz şanslıydım.” Dedi Aren, herhangi bir şekilde utanmadan.
Aunger duygusuz bir sesle “Öyle olsun.” Dedi.
Aren gözlerinde beklentiyle Kılıç Aziz Aunger’e bakıyordu.
“O kılıcı buldun diye seni öveceğimi sanıyorsan yanılıyorsun çocuk.”
Aren tam konuşup bir şey söyleyeceği sırada Kılıç Aziz Aunger’in sesi tekrar kulaklarında yankılandı.
“Çok fazla zamanım yok. Kısa keseceğim. Öncelikle şunu bilmelisin. Evren sandığından çok daha büyük. Bu testi geçen sadece sen değilsin. Şu an, evrenin farklı köşelerinde, tıpkı senin gibi gerçek mirasımı bulmaya hak kazanan başkaları da var.”
“Başkaları mı?” dedi Aren.
“Tam 99 kişi.” dedi Kılıç Aziz Aunger. Aren’e doğru döndü ve beyaz alevden gözlerini Aren’e dikti. “Ve sen… Sen 100. kişisin.” Dedi ve hemen ardından aynı duygusuz sesle devam etti.
“Sana 100. harita parçasını vereceğim. 100 parçayı da bir araya getirebilirsen, mirasıma giden yolu bulacaksın. Artık her şey kaderine kalmış.”
Aren’in zihninde karmaşık bir haritanın çok ufak bir parçası olduğunu düşündüğü şey belirdi.
“İyi şanslar evlat.”
Aunger’in sözleri biter bitmez, vücudu formunu kaybetmeye başladı. Önce parmakları, sonra kolları ve gövdesi…
Toza dönüşerek rüzgâra karıştı.
Geriye ne o beyaz alevden gözler ne de o baskın aura kaldı.
Kılıç Aziz Aunger’den geriye kalanlar rüzgâra karışıp kaybolduğunda, beklediği gibi bir zindan çıkışı, bir mağara ya da kaotik bir savaş alanı yoktu.
Aniden önünde bir ekran belirdi.
GÖREV: ZİNDANI TEMİZLE. (BİREYSEL) (TAMAMLANDI)
AÇIKLAMA: Kılıç Aziz Aunger, ömrünün sonuna yaklaşırken ardında yalnızca bir kılıç değil, bir miras da bırakmak istiyor. Fakat kalbinde derin bir pişmanlık taşıyor. Hayatı boyunca kendisine layık bir öğrenci bulamadı, bilgeliğini ve savaş sanatını aktaracak kimseyi yetiştiremedi.
SÜRE: 100 GÜN.
Not: Bu zindan onun son vasiyetidir.
CEZA: ÖLÜM.
ÖDÜL: 1000 adet 2.Seviye Öğretici Mağazası Kuponu.
Aren gözlerini kapatıp açtığında kendini farklı bir yerde buldu.
‘Yine ışınlandım.’ Diye düşündü.
Aren, kendini devasa, yüksek tavanlı bir lobinin ortasında buldu.
Yerler, kandan ve çamurdan arınmış, kırmızı renk yumuşak halılarla kaplıydı.
Tavanda asılı duran devasa kristal avizeler, ortamı sıcak, altın sarısı bir ışıkla aydınlatıyordu.
Duvarlar, pahalı maun ağacı panellerle kaplıydı ve üzerlerinde huzur verici manzara tabloları asılıydı.
Odanın bir köşesinde, üzeri dumanı tüten yemeklerle, buz gibi içeceklerle ve egzotik meyvelerle dolu upuzun bir açık büfe masası duruyordu. Binlerce kişiyi doyuracak kadar yemek vardı.
Diğer köşelerde ise deri koltuklar ve dinlenme alanları vardı.
Bir otel lobisiydi. Hem de ultra lüks bir otel lobisi.
Ama en dikkat çekici özelliği lüksü değildi.
Sessizliğiydi.
Çıt çıkmıyordu.
Aren, elindeki siyah kılıcı sıkıca kavradı. Sırtını hemen en yakın duvara vererek savunma pozisyonuna geçti. Keskin gözleri etrafı tarıyordu.
Önünde beliren ekranı görünce rahatladı.
DİNLENME ALANI (GÜVENLİ BÖLGE)
Açıklama: Zindanı başarıyla tamamlayanların son aşamaya geçmeden önce toplandıkları bekleme salonu.
SÜRE: 80 GÜN.
‘Zindanı tamamlamak için 100 gün süre verilmişti. Ve ben 20 gün içerisinde tamamladım. Dinlenme Alanının 80 Günlük süresi var. Bu da demek oluyor ki ne kadar erken bitirirsen o kadar fazla dinlenebilirsin.’ Diye düşündü Aren.
Birkaç dakika sonra resepsiyonu buldu. Resepsiyonda tanıdık bir sima gördü.
O tanıdık, kâbus gibi silüet duruyordu.
Kızıl teni, alnındaki tek boynuzu ve sırtındaki yarasa kanatlarıyla, arenada yüzlerce insanı katleden o “Şey”.
Xeras.
Ama en tuhafı bu değildi.
Bu korkunç yaratık, üzerine zorla geçirilmiş gibi duran, kaslarından dolayı dikişleri patlamak üzere olan şık bir smokin giymişti. Boynunda ise komik derecede küçük duran siyah bir papyon vardı.
Aren”…”
Seraphina”…”
Xeras, önündeki deftere bir şeyler karalıyordu. Aren’in yaklaştığını fark edince başını kaldırdı.
Aren’i gördüğü anda vahşi yüzünde şok belirdi. Bir an sonra bu şok kayboldu.
Yüzünde o vahşi, dişlerini sergileyen gülümsemesi belirdi.
“Ooh! Bakıyorum da ilk misafirimiz teşrif etmiş!”
Aynı zamanda Aren’in üstünün çıplak ve altının paramparça olmasına çok az kaldığını gördü.
“Evlat önce üzerine bir şeyler giymeye ne dersin?”
Erkeksi sesi bütün lobide yankılandı.
Aren istemsizce bir adım geri çekildi, elindeki kılıcı Xeras’a doğrulttu.
Xeras kahkaha attı. Elindeki kalemi masaya fırlattı.
“Sakin ol. Burası ‘Güvenli Bölge’. Burada kan dökmek yasak. Hem ben senin eğitmeninim unuttun mu?”
Aynı zamanda yüzünde kötücül bir gülümseme belirdi.
“Ayrıca… Eğer ben seni öldürmek istesem beni durdurabilir misin ki?”
Aren’in şu anki gücüyle bile, karşısındaki bu varlık onun için bir okyanus kadar derin ve tehlikeliydi. Aren artık çevredeki manayı hissedebiliyordu.
Bu yüzden Xeras’ın aslında ne kadar güçlü olduğunu biraz da olsa anlayabiliyordu.
Eğer Karşılaştırma yapmak gerekirse Aren’in içerisindeki mana ufak bir kıvılcımı andırıyorsa, Xeras’ın içerisinde mana devasa bir volkandı. Tıpkı lav gibi yoğun ve her an patlamaya hazır.
Eğer Xeras onu öldürmek isteseydi, Aren kılıcını kaldıramadan ölmüş olurdu. İçgüdü olduğunu düşündüğü bir şey Aren’e bunu söylüyordu.
Seraphina’nın sesi zihninde yankılandı.
“Şu aşağı ejderha melezine bak sen. Önümde bu şekilde davranmaya cüret ediyor!”
Aren Seraphina ile olan telepatik bağını kullanarak konuşmaya başladı.
“Ejderha melezi mi?” dedi.
Seraphina duygusuz bir sesle “Evet. Fazlasıyla seyreltilmiş ‘Kızıl Ejderha’ kan hattına sahip. Ancak yine de seni tek parmağıyla yok edebilecek kadar güçlü. Ama merak etme. Öğretici içerisinde sistemin kurallarına bağlı. Kuralları bozmadığın sürece sana dokunamaz.”
“Anladım.” Dedi Aren.
Hemen ardından Aren yavaşça kılıcını indirdi ve soğuk bir sesle “Haklısın. Durduramam.” dedi.
Xeras’ın yüzündeki gülümseme genişledi.
“Zindanı bu kadar hızlı temizlemiş olmana şaşırmamak gerek. Söylesene ‘Sistem’ sana nasıl bir zindan sundu?”
Aniden Seraphina’nın ciddi sesi zihninde belirdi.
“Ona söyleme. Zindandan çok erken çıktığının farkında. Sende özel bir şeyler olduğunu düşünüyor. Bir ‘Azizin’ mirası evrendeki birçok kişiyi çıldırtmaya yeter. Eğer bu yayılırsa emin ol senden çok daha güçlü kişiler tarafından avlanacaksın.” Dedi.
Bütün bunları dinlerken Aren yüz ifadesini hiç bozmadı.
“Sadece… Mağaralar. Ve bitmek bilmeyen tahta kuklalar. Oldukça sıkıcıydı.”
Xeras gözlerini kıstı. Kızıl, dikey göz bebekleri Aren’in ruhunu delip geçmek istercesine parladı.
“Sıkıcı mı?”
Xeras’ın burun delikleri genişlerken, yüzündeki alaycı ifade yerini saf bir şaşkınlığa bıraktı.
“Sen… Kokmuyorsun.”
“Sıkıcı bir yer, bir insanın vücudundaki bütün toksinleri atmasını sağlar mı sence?”
Aren sakince “Duş aldım.” dedi
Xeras’ın yüzündeki şaşkınlık genişledi.
“Sen ‘Lekesiz Beden’e mi ulaştın?”


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı