insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Gladius’u eline aldı.
Daha öncesinde elinde sadece keskin bir metal parçası tutuyormuş gibi hisseden Aren, şimdi Gladius’un ağırlığını, dengesini ve keskinliğini parmak uçlarında hissedebiliyordu.
Kılıç artık ona yabancı bir cisim değil, kolunun bir uzantısı gibiydi.
Bileğini hafifçe kıvırarak havada dikey bir kesiş hamlesi yaptı.
Kılıç havayı yararken çıkardığı ses tok ve tatmin ediciydi. Duruşu, ayaklarının pozisyonu, kılıcı kavrayışı... Hepsi saniyeler içinde öğrenilmişti.
Aren aniden ileriye doğru atıldı.
Adımları sessiz ve hızlıydı. Vücut ağırlığını nasıl kullanacağını ve dengesini nasıl yönlendireceğini öğrenmişti.
Yakın mesafede patlayıcı hızı artmıştı.
Artık nasıl saldıracağını, nasıl savunacağını ve nasıl kaçacağını biliyordu.
‘Bu gerçekten ilginç. Sadece teorik olarak öğrenmedim, beceriler sanki yıllardır pratik yapıyormuşum gibi vücuduma kazındı. Sistem denen şey gerçekten ilginç.’
Sırada halletmesi gereken insani ihtiyaçlar vardı.
Doğruca banyoya yöneldi.
Kıyafetlerini çıkarıp bir kenara fırlattı.
Sıcak suyun altına girdiğinde kaslarındaki bütün gerginlik boşaldı.
Kollarındaki o korkunç sızı ve morluklar, suyun ve odanın büyülü atmosferinin etkisiyle yavaşça solmaya başladı.
Çatlak kemikler saniyeler içinde kaynıyor, ezilen dokular yenileniyordu. Güvenli Bölge'nin şifası, en az lüksü kadar etkileyiciydi
Duştan çıktığında dolapta kendi bedenine uygun, hareket kabiliyetini kısıtlamayacak siyah bir eşofman takımı buldu. Eski, kanlı takım elbisesinden kurtulmak büyük bir rahatlamaydı.
Yemek masasına oturdu.
Bugün kovulduğu için öğle yemeğini yiyememişti. Fazlasıyla acıkmıştı.
Karnını tıka basa doyurduktan sonra devasa yatağa yöneldi.
Gladius’u yastığının hemen altına yerleştirdi. Sağ eli kabzayı kavrayacak şekilde yan yattı.
Gözleri kapandı.
***
Zamanın ve mekânın ötesinde, karanlığın mutlak bir sessizlikle hüküm sürdüğü, yıldızların ışığının bile ulaşmaya cesaret edemediği evrenin unutulmuş bir köşesinde, gerçekliğin dokusu aniden yırtıldı.
Bu yırtıktan, varlığıyla etrafındaki boşluğu bile titreten bir kadın belirdi. Beline kadar uzanan sarı saçları, yakutlarla süslenmiş, kırık bir ‘Anka Tacı’ ile taçlandırılmıştı.
Kırmızı ve altın tonlarındaki ipek elbisesi, savaşın acımasız izlerini taşıyordu. Yırtıkların arasından görünen süt beyazı teninde, altın rengi kan izleri parlıyordu.
Yüzünü kapatan ince, şeffaf peçe yüz hatlarını gizliyordu ama yaydığı aura, evrendeki galaksileri bile diz çöktürecek kadar asil ve korkutucu bir güzelliğe sahipti.
“Buraya kadar. Kaçacak yerin kalmadı. Artık bana teslim ol.”
Kadın, altın sarısı gözleriyle sesin kaynağına, hiçliğin ortasında yürüyen adama baktı. Adam, uzay boşluğunda değil de kendi sarayının bahçesinde yürüyormuş gibi rahattı.
Üzerinde lekesiz, saf beyaz bir cübbe vardı. Bu cübbe, altındaki heykel gibi yontulmuş kaslı vücudunu saklamakta yetersiz kalıyordu. Gece kadar siyah saçları omuzlarına dökülüyordu.
Yakışıklı yüzünde, avını köşeye sıkıştırmış bir avcının o rahatlatıcı ama ölümcül gülümsemesi asılıydı. Bir çift karadeliği andıran, ışığı bile yutan simsiyah gözleriyle kadını süzüyordu.
Ellerini arkasında, bir hükümdar edasıyla birleştirmişti.
Adam, kadının yırtık elbisesinden görünen tenine bakarken dudaklarını yaladı.
“Beni gerçekten çok yordun.” dedi adam. “Ama buna değdi. Şu haline bak... Yaralı, bitkin ama hala evrendeki en güzel şeysin.”
Kadın cevap vermedi. Sakinliğini koruyordu.
“Hiç ‘Manan’ kalmadı.” diye devam etti adam, kadına doğru yavaşça süzülürken.
“Kan özünün neredeyse tamamını kaçmak için yaktın. Hâlâ kullanacak bir kozun kaldığından şüpheliyim.”
Adam yüzünde davetkar bir ifadeyle, sanki eski bir dostuna yardım ediyormuş gibi elini kadına doğru uzattı.
“Benimle gel. Seni kraliçem yapacağım.” Dedi.
“Seninle aynı varoluşu paylaşmaktansa, hiçliğe karışmayı yeğlerim.” dedi kadın.
Adamın yüzündeki o nazik gülümseme aniden dondu ve yerini buz gibi bir ifadeye bıraktı.
“Sanki seçim yapma şansın varmış gibi konuşuyorsun.”
Adam elini yavaşça kaldırdı. Sadece bu basit hareket bile uzayın dengesini bozdu.
Adamın avucundan çıkan görünmez, boğucu bir basınç, kadının üzerine devasa bir okyanus dalgası gibi çöktü. Bu, saf güçtü. Karşı konulamaz, ezici bir baskı.
“Direnmeyi kes. Seni öldürmeyeceğim bana canlı lazımsın. Ama direnmeye devam edersen kollarını ve bacaklarını kesmekten çekinmem.”
Kadın dişlerini sıktı.
Kemiklerinin çatırtısı uzay boşluğunda duyulmazdı ama o acıyı her hücresinde hissediyordu.
Altın sarısı gözlerinde sönmek üzere olan bir yıldızın son, umutsuz ama gururlu parıltısı vardı.
Bedeni bitkin olsa da ruhundaki o asil gurur sapa sağlamdı.
“Asla!”
Kadın, vücudunda kalan son enerji kırıntısını, yaşam enerjisini, ruhunu…
Her şeyini avuçlarında topladı.
İki elinin arasında minik bir kıvılcım belirdi. Kıvılcım saniyeler içinde büyüdü, büyüdü ve devasa, kızıl bir yıldıza dönüştü.
Bu yıldızın yanında adam ve kadın, birer toz zerresinden bile ufak kalıyordu.
Adam bir an duraksadı, sonra sanki komik bir sokak gösterisi izliyormuş gibi başını iki yana salladı.
“Nafile bir çaba. Bu yıldızı söndürmek için tek yapmam gereken üflemek-”
Cümlesini bitiremeden yüzünde şok dolu bir ifade belirdi.
“Sen ne yapıyorsun!? Çabuk durdur şunu!?” dedi adam. Yüzündeki sakin ifade kaybolmuştu.
Yıldız, dengesiz bir şekilde büyümeye devam etti, etrafındaki uzay zamanı bükmeye başladı.
“RUHUNU MU YAKIYORSUN! YOK OLACAKSIN! REENKARNASYON DÖNGÜSÜNE BİLE GİREMEYECEKSİN! HEMEN KES ŞUNU!!!” diye bağırdıktan sonra Adam artık sakinliğini tamamen kaybetmişti.
Ölçülemeyecek bir hızla, kadına doğru atıldı. Onu durdurmak zorundaydı.
Kadının peçesinin altındaki dudaklarında, hüzünlü ama huzurlu bir gülümseme çiçek açtı.
“Anka Kuşunun Nirvana Yok Oluşu.”
Devasa yıldız muazzam bir güçle içine çöktü ve ardından patladı.
Patlama, uzay boşluğunu kör edici, saf bir enerjiyle doldurdu.
Bu sadece fiziksel bir patlama değildi. Uzay-zamanın dokusunu, boyutların sınırlarını ve gerçekliğin kurallarını parçalayan bir yıkımdı.
Adam, dehşet içinde geri çekilmeye çalıştı, savunma bariyerlerini üst üste yığdı ama patlamanın şok dalgası ona çarptığında, o sarsılmaz görünen beyaz cübbesi kâğıt gibi paramparça oldu.
Kusursuz, tanrısal vücudu, milyonlarca güneşin ısısıyla kavruldu, derisi soyuldu, kasları eridi.
“HAYIR! DUR!”
Kadını yakalamak için eriyen elleriyle son bir hamle yaptı. Ancak avuçladığı tek şey kozmik tozdu.
Kadının o eşsiz, tanrısal bedeni evrenin sonsuzluğuna karıştı.
Ancak adamın, acı ve öfke içinde kıvranırken fark edemediği, patlamanın o göz kamaştırıcı ışığı arasına gizlenmiş bir şey vardı. Yıkımın tam kalbinden, ölçülemeyen bir hızla fırlayan altın renkli, şeffaf bir hüzme.
Adamın kavrulmuş vücudu, sahip olduğu korkunç iyileşme yeteneğiyle hızla toparlanırken, üzerinde yeni, temiz bir beyaz cübbe belirdi.
Dumanların ve kozmik tozların arasında öfkeyle kükredi.
“ÖLDÜ… O ÖLDÜ. RUHU BİLE YOK OLDU… HAYIR!!!!!”
Ama kadın onu duymuyordu. Çoktan evrenin çok uzak bir köşesine gitmişti bile.
Patlamadan geriye kalan devasa, renkli kozmik bulutlar, sanki kadına son bir veda edercesine, kanatlarını evrene açmış, galaksileri bile yutabilecek devasa bir ‘Anka Kuşunu’ andırıyordu.
Ne kadar zaman geçtiği belirsizdi.
Kadının bilinci bulanıktı. Evrenin acımasız kozmik rüzgarları, ruhundan parçalar koparıyordu.
Karanlık okyanusta sürüklenen bir sandal gibiydi.
‘Soğuk... Bulamadım… Ruhuma… uygun… birini…’
Zayıflıyordu. Ruhu sınırlarına dayanmıştı. Kısa süre içinde bir ‘sığınak’ bulamazsa, ruhu ebediyen silinecekti.
Karanlığın içinde, dönüp duran soluk mavi bir gezegen belirdi. Küçük, önemsiz, mana enerjisi yok denebilecek kadar az olan bir gezegen.
‘Bu… Kaçıncı… gezegen… hatırlayamıyorum…’
Kadının ruhu, son bir gayretle gezegenin çekim alanına girdi. Milyarlarca ruhun gürültüsü başını döndürüyordu. Onun için hepsi sıradan ve değersizdi.
Ama bir tanesi farklıydı. Bu ruhtan karşı konulamaz bir sıcaklık hissediyordu. Bu ‘sıcaklık’ onun aradığı işaretti.
Sistemin yarattığı izole boyutlardan birinde, Dinlenme Alanı’nın sessizliğinde kendini uykunun görünmez kollarına bırakmış, yapayalnız bir ruh.
Kadın, son kalan bilinciyle mırıldandı. ‘Sonunda buldum…’
Kadın tereddüt etmedi.
Altın renkli ruh hüzmesi, lüks odanın tavanından süzüldü. İpek çarşafların üzerindeki yumuşak yatakta, elinde Gladius ile derin bir uykuda olan Aren’in bedenine daldı.
Aren’in vücudu, konforlu yatağın içinde aniden kaskatı kesildi. Alnında soğuk terler birikti.
Kadının ruhu, Aren’in Ruh Denizine, bilincinin en derin ve en karanlık köşesine süzüldü. Burası sessizdi. Güvenliydi.
Ruhu yıpratacak kozmik rüzgarlar yoktu.
Aren, lüks yatağında huzursuzca dönerek derin bir nefes aldı. Henüz farkında değildi ama artık yalnız değildi.
Aren’in rüyası.
Bebek Aren sonsuz, kapkaranlık bir yalnızlığın ortasında tek başına sürükleniyordu. Üşüdüğünü hissediyordu.
Sonra aniden, bu karanlığı aydınlatan, bir güneş belirdi. Dondurucu soğuğu kovdu ve yerini tarif edilemez, huzurlu bir sıcaklığa bıraktı.
‘Ne kadar da… Rahat.’
Aren gözlerini açtı.
Yaptığı ilk şey ne kadar zamanı kaldığını kontrol etmekti.
‘2 saatim kalmış.’ Diye düşündükten sonra yatağından kalktı ve banyoya doğru yöneldi.
İnsani ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturma odasında rahat bir sandalye seçti ve oturdu.
Aren istatistiklerini kontrol etmeyi düşündüğü anda önünde bir ekran belirdi.
Başlık: Yok
Seviye: 2
İsim: Aren Khan
Irk: İnsan
Soy: Yok
Yaş: 26
Boy: 172CM
Kilo: 73KG
Canlılık:5->6
Güç:5->6
Çeviklik:6->7
Dayanıklılık:4->5
Zekâ:11
Bilgelik:11
Ruh:6->100
Mana:2
Yetenekler:
Kan Arzusu (Pasif), Temel Kılıç Ustalığı (Pasif), Hayalet Adım (Pasif)
‘Hmm? Seviyem neden hala 2? O kızı öldürdükten sonra seviyemin arttığını düşünmüştüm. Yine de bazı istatistiklerim artmış. Sanırım istatistikleri arttırmanın tek yolu seviye atlamak değil.’
Aniden gözü daha önce orada olmayan bir şeye takıldı.
‘Bu da ne? Ruh istatistiğim nasıl bir anda 94 puan arttı?’ Aren daha sistemin nasıl çalıştığını anlayamamıştı.
‘Kendi istatistiklerime ve seviye atladıktan sonra hissettiğim güç artışına göre ortalama bir insan için herhangi bir istatistik 5 olmalı. Ruh için böyle bir istatistik artışı doğru görünmüyor. Ruh gibi soyut bir şey farklı çalışıyor olabilir mi?’
Birkaç dakikalık düşünce fırtınasının ardından sonra ‘Neyse. Önümde bolca zaman var. Eninde sonunda her şeyi yavaş yavaş öğreneceğim.’ Diye düşündükten sonra aniden ayağa kalktı ve Gladius’u ile pratik yapmaya başladı.
Aren, Gladius'u havada savururken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı.
Normalde bu tempoda on dakika çalışsa nefes nefese kalması gerekirdi.
Ama şimdi?
Kılıç ustalığı ve Hayalet adım sayesinde hiçbir gereksiz hamlesi yoktu. Her hamle rakibi yaralamaya veya öldürmeye yönelikti.
Bir saat geçmişti ve alnında tek bir ter damlası bile yoktu.
Aren kalan zamanını kontrol etti. Hala biraz daha vardı.
‘Sanırım dinlensem iyi olacak. En iyi formumda olmalıyım.’ Diye düşündükten sonra rahat sandalyesine oturdu.
‘Muhtemelen tek güçlenen ben değilim.’
Hayatta kalan 113 kişi arasında belki de en sıradanlarından biriydi Aren.
Gözlerini kapattı ve beklemeye başladı.
Dakikalar sonra önünde bir ekran belirdi.
DİNLENME SÜRESİ DOLDU.
Aren gözlerini açtı.
Aren, Gladius’unu sıkıca kavradı.
Tıpkı arenadan dinlenme odasına ışınlanması gibi gözlerini kapatıp açtığında kendisini farklı bir yerde buldu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı