insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Aren, kalın bir ağacın gölgesine gizlenerek manzarayı izlemeye başladı. Karşılarında, bir kamyonet büyüklüğünde, derisi simsiyah obsidyen taşlarıyla kaplı, burnundan alevler saçan devasa bir Yaban Domuzu vardı.
Domuz, öfkeyle toprağı eşeliyor, sivri dişleriyle önündeki insanlara saldırıyordu. Grup, tipik bir avcı takımı gibiydi. Önde, elinde devasa bir kalkan tutan, iri yarı bir adam vardı. Domuzun darbelerini o karşılıyordu. Kalkanı her darbede çatırdıyor, adam her seferinde geriye doğru sürükleniyordu.
“Lanet olsun! Daha ne kadar dayanmamı bekliyorsunuz?! Saldırın şuna!” diye bağırdı kalkanlı adam.
Arkadaki iki kişi, biri mızraklı diğeri kılıçlı, domuzun yanlarından saldırarak açık vermesini bekliyorlardı.
Grubun en arkasında ise elinde yay olan, sıska, sinsi bakışlı bir adam duruyordu. Grubun lideri olduğu her halinden belliydi. Güvenli bir mesafeden emirler yağdırıyor, arada sırada ok atarak domuzun dikkatini dağıtmaya çalışıyordu.
“Dayan James! Sadece biraz daha oyala! Zayıf noktasını bulmak üzereyim!” diye bağırdı lider.
‘İlginç. Şu ana kadar bir kişiye bile rastlamadım fakat onlar çoktan dört kişilik bir grup olmuşlar. Aynı yere ışınlanmış olabilirler mi?’ diye düşündü Aren.
Aren, gözlerini kıstı ve ‘Temel Görüş’ yeteneğini aktif etti.
Altın rengi gözleriyle grubun auralarını inceledi. Domuzun aurası, güçlü ve vahşi bir alevdi. İnsanların auraları ise…
Zayıftı.
Soluk gri, titrek ışıklar. Hiçbirinin elementel yakınlığı yoktu.
‘Bu yaratık ayıyla aynı. Kesinlikle onların seviyesinin çok üzerinde. Ancak yeterince kalabalıklar. Eğer akıllıca davranırlarsa onu öldürebilirler.’ diye düşündü Aren.
Domuz, kalkanlı adama son bir kez daha saldırmak için gerildi.
Tam o anda, James kullanabileceği bütün manasını kalkanına aktardı ve var gücüyle kalkanını yere vurdu. Ortaya çıkan güç domuzun dengesini bozdu.
Domuz şaşkınlıkla etrafına bakınırken aniden “ŞİMDİ!” diye bağırdı James.
Yan taraftaki mızraklı adam ve kılıçlı adam aynı anda saldırdı.
Mızrak domuzun yumuşak karnına, kılıç ise bacağındaki eklem yerine saplandı.
Domuz acı içinde böğürdü. Tam o sırada, arkadaki lider yayını gerdi.
Okun ucundan yeşil bir sıvı damlıyordu.
Ok havayı yararak domuzun tam gözüne saplandı.
Yaratık son bir kez çırpındı, etrafa kan ve ateş saçtı ve ardından büyük bir gürültüyle yere yığıldı.
Savaş bitmişti.
Grup nefes nefese kalmıştı.
Özellikle kalkanlı adam, James, yere çökmüş, sol kolunu tutuyordu. Domuzun dişlerinden biri kalkanı delip koluna saplanmış olmalıydı ki, kolundan kan akıyordu. Diğerleri de yaralanmıştı ama James ağır yaralıydı. Fazlasıyla kan kaybetmişti.
“Başardık…” dedi mızraklı adam, yere yığıldı.
“Az kalsın ölüyorduk.” Lider, elindeki yayı omzuna asarak, yüzünde kibirli bir gülümsemeyle domuzun cesedine yaklaştı. Grupta yaralanmayan tek kişi oydu.
“Harika işti çocuklar.” Yerde acı içinde kıvranan James, liderine baktı. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı.
“Hey, Rick… Kolum… Kötü durumda. Bana bir tane iyileştirme iksiri ver. Çantanda olduğunu biliyorum.”
Lider Rick, yavaşça James’e döndü. Yüzündeki gülümseme silinmemişti ama gözlerindeki ifade değişmişti.
Soğuk, hesapçı bir bakış. “İyileştirme iksiri mi?” dedi Rick, elini çenesine götürerek.
“Biliyorsun James, sadece iki tane kaldı.”
James şaşkınlıkla gözlerini açtı. “Ne? Ne diyorsun sen? O yaratığı durduran bendim! Eğer ben olmasam hepiniz ölürdünüz! İksiri hak ettim!”
Diğer iki grup üyesi, mızraklı ve kılıçlı olan, huzursuzca birbirlerine baktılar ama seslerini çıkarmadılar.
Rick’ten korkuyor gibiydiler.
Rick, yavaşça diz çöktü ve yüzünü acı çeken James’e yaklaştırdı. Yüzündeki o sinsi gülümseme yerini tamamen ifadesiz, buz gibi bir maskeye bırakmıştı.
“Seni anlıyorum James. Gerçekten.” dedi Rick, sesi fısıltı gibiydi. “Sen olmasan o domuzu asla yenemezdik.”
Elini James’in omzuna koydu, sanki bir dostunu teselli ediyormuş gibi hafifçe sıktı. James’in gözlerinde bir anlığına umut ışığı belirdi.
“Ama sorun şu ki…” Rick’in sesi sertleşti. “Kolun kötü durumda. O iksiri sana versem bile, tam olarak iyileşmen günler sürecek. Bu ormanda yaralı bir adamı sırtımızda taşıyamayız. Bizi yavaşlatırsın.”
James’in gözleri dehşetle açıldı. Rick’in ne ima ettiğini anlaması uzun sürmedi.
“Rick… Yapma. Biz… Biz takımız! Beni burada bırakamazsın!”
Rick omuz silkti. “Seni burada bırakmayacağım James. Merak etme.”
Rick ani bir hareketle belindeki hançeri çekti. Hareket o kadar hızlıydı ki James tepki bile veremedi. Hançer, James’in boğazına saplandı.
“GAAHH!”
James’in elleri boğazına gitti, kan parmaklarının arasından fışkırıyordu. Gözlerinde saf bir şok, ağzında boğuk bir hırıltı vardı. İhanetin soğukluğu, boğazındaki çelikten daha keskin gelmişti. Birkaç saniye çırpındıktan sonra bedeni gevşedi ve hareketsiz kaldı.
James ölmüştü.
Ormana, sadece rüzgârın uğultusunun bozduğu ölümcül bir sessizlik çöktü.
Mızraklı ve kılıçlı adam, oldukları yerde donup kalmışlardı. Dehşet içinde liderlerine bakıyorlardı.
“Rick… Ne yaptın?” diye sordu kılıçlı olan, sesi titreyerek.
Rick, hançerini James’in kıyafetlerine silerek sakin bir tavırla ayağa kalktı. Yüzünde en ufak bir pişmanlık belirtisi yoktu.
“Rasyonel bir karar verdim.” dedi, ses tonu sanki hava durumundan bahsediyormuş gibi rahattı.
“O bir yüktü. Ve bu iksirler...” Belindeki çantayı hafifçe şıngırdattı. “Hayatta kalma şansı olanlar, yani bizim için.”
Soğuk bakışlarını diğer iki adamın üzerine dikti. Gözlerinde tehditkâr bir parıltı vardı.
“Bir itirazı olan var mı?”
İki adam birbirlerine baktılar. Korku, sadakatten ve ahlaktan çok daha baskın gelmişti. Hızla başlarını iki yana salladılar.
“Hayır… Haklısın Rick.”
“Güzel.” dedi Rick, neşeli bir ses tonuna geri dönerek.
“Şimdi James’in üzerindeki her şeyi alın. Silahını, zırhını… İşe yarar ne varsa. Acele edin, kan kokusu başka şeyleri buraya çekmeden gidelim.”
Mızraklı ve kılıçlı adam, tereddüt etmeden eski arkadaşlarının cesedine üşüştüler. Bir akbaba sürüsü gibi James’in üzerindeki ekipmanları yağmalamaya başladılar.
Ağacın gölgesinde saklanan Aren, tüm bu olanları ifadesiz bir yüzle izlemişti.
Şaşırmamıştı.
İnsan, en vahşi yaratıktan bile daha tehlikeliydi çünkü ihanetini haklı bir gülümsemenin arkasına saklayabilen tek varlıktı.
Aren, gölgelerin arasında sabırla bekledi.
Rick ve diğer iki adam, James’in cesedini tamamen soyduktan sonra, tıpkı bir çöp yığını gibi orada bıraktılar.
Rick, devasa Yaban Domuzuna açgözlü gözlerle baktı. “Lanet olsun! Bu şeyi taşıyamayız.” dedi Rick, öfkeyle domuza bir tekme atarak.
“Çok ağır. Sadece dişlerini sökün. Geri kalanını leşçillere bırakacağız. Acele edin!” Adamlar hızla domuzun sivri dişlerini söktüler.
Ardından, kan kokusunun daha büyük yırtıcıları çekeceği korkusuyla ormanın derinliklerine doğru koşarak uzaklaştılar.
Aren elini siyah kılıcının kabzasına götürdü.
‘Belki de gidip onları öldürmeliyim, eşyalarında işe yarar şeyler olabilir. Ayrıca iyileştirme iksirleri benim için hayat kurtarıcı bir koz olabilir. Benim burada olduğumu bilmiyorlar, onları gafil avlayabilirim.’
Aniden çeşitli yaratıkların sesleri yakınlarda yankılandı.
“Kahretsin! Çabuk çekiliyoruz!” dedi Rick ve koşarak uzaklaşmaya başladılar.
“Onları kovalayacak mısın?” diye sordu Seraphina.
Aren sakin bir sesle. “Hayır. Gereksiz risk almanın bir anlamı yok.”
Seraphina’nın sesi zihninde yankılandı. Sesinde hafif bir onaylama tınısı vardı. “Doğru.”
Grup gözden kaybolduktan saniyeler sonra Aren, saklandığı ağacın gölgesinden çıktı. Sessiz adımlarla açıklığa indi. Önce James’in cesedine baktı. Gözleri açıktı, yüzünde donmuş bir dehşet ifadesi vardı.
Ardından asıl hedefine, devasa Yaban Domuzuna yöneldi.
Rick ve grubu, taşıyamadıkları için tonlarca ağırlıktaki bu hazineyi geride bırakmışlardı. Gerçi onlar için bu domuzun eti, besleyici bir yemekti o kadar.
Aren elini, cesedin üzerine koydu. Depolama yüzüğü parladı.
Kamyonet büyüklüğündeki domuz, anında ortadan kayboldu.
‘Ayı eti bitince, domuz ile devam edebilirim.’ Diye düşündü.
Hiç vakit kaybetmeden, gölgelerin arasına karışarak oradan uzaklaştı.
Aren, Yaban Domuzu'nun cesedinin kaybolduğu noktadan hızla uzaklaştı.
Aren durmadı. Yarım saat sonra, ilk avıyla karşılaştı. Kömürleşmiş bir kütüğün altından çıkan, boyu üç metreyi bulan bir yılan. Derisi gri pullarla kaplıydı ve çevreye mükemmel uyum sağlıyordu. Dikey irisleri kırmızı bir parıltıyla parlıyordu. Ağızından tıslama eşliğinde damlayan zehir kuru toprağı adeta bir asit gibi eritiyordu.
Yılan, çatal diliyle havayı kokladığı anda saldırıya geçti.
Yay gibi gerildi ve zehirli dişlerini Aren’in boynuna hedefledi. Hızı, sıradan bir insanın takip edemeyeceği kadar yüksekti.
Ama Aren sıradan değildi.
‘Hızlı.’ Aren’in zihni sakin, bedeni ise bir fırtına gibiydi.
Aren, yana doğru basit bir adım attı. Yılanın saldırısı boşluğa düştü. Siyah kılıç havada gümüşi bir kavis çizdi.
Yılanın üçgen kafası gövdesinden ayrıldı ve yere düştü. Gövdesi bir süre daha kıvrandı, kesik boynundan akan asitli kan toprağı eritti.
Deneyim kazanıldı.
2 saat sonra Aren, ter içinde kalmıştı.
Karşısında, daha önce karşılaştığı kertenkele benzeri yaratıklardan vardı. Fakat bunlar çok daha büyük, çok daha güçlüydü. Derileri siyahtan çok kızıla çalıyordu ve nefes aldıkça göğüs kafesleri bir körük gibi parlıyordu.
Ve sayıca üstündüler. Yaklaşık 10 tanesi korkutucu dikey irislerini Aren’in üzerine dikmişti.
Aren tereddüt etmedi.
Mana Güçlendirmesi.
Siyah kılıcın üzerinde altın damarlar belirdi.
“Gelin!” Aren, kertenkele sürüsünün ortasına daldı. Sayıca üstün olabilirlerdi ama hız ve keskinlik konusunda Aren’in yanına bile yaklaşamazlardı.
İlk kertenkele pençesini savurduğunda, Aren eğildi ve kılıcını yukarı doğru sapladı. Kılıç, yaratığın çenesinden girip beynine ulaştı.
Diğerleri aynı anda saldırdı. Alev tükürükleri havada uçuştu. Aren, yüksek çevikliğini kullanarak bir gölge gibi aralarında dans etti.
Deneyim kazanıldı.
TEBRİKLER!
Seviye 14>Seviye 15
İstatistikleriniz 1 puan arttı.
Kes. Kaç. Sapla.
Kızıl Orman’ın zemini, yaratıkların kanlarıyla ıslandı. Son kertenkelenin de kafasını uçurduğunda, Aren derin bir nefes verdi.
Deneyim kazanıldı.
TEBRİKLER!
Seviye 15>Seviye 16
İstatistikleriniz 1 puan arttı.
“Güzel.” dedi Aren. “İki seviye birden yükseldim.” Duraksamadan koşmaya devam etti.
Aren, Kızıl Orman’ın derinliklerinde ilerlemeye devam ediyordu.
Geriye kalan kertenkele cesetlerini geride bırakalı yarım saat olmuştu. Bu süre zarfında sadece birkaç küçük, önemsiz yaratıkla karşılaşmıştı. Onlar da Aren’in yaydığı baskın aurayı hissettikleri anda deliklerine kaçmışlardı.
“Dur.” dedi Seraphina aniden.
Aren’in adımları anında kesildi. Kasları gerildi, eli kılıcının kabzasına gitti.
“Ne oldu?”
Seraphina, sesi heyecanlı bir titreşim taşıyordu. “Sağa dön. Yaklaşık üç yüz metre ileride. Çok yoğun, çok saf bir ateş enerjisi hissediyorum.”
“Çok güçlü mü?” dedi Aren.
Seraphina küçümseyici bir ses çıkardı. “Bu savaşılması gereken bir ‘yaratık’ değil. Eğer hislerim beni yanıltmıyorsa, bu bir ‘Ruhani Bitki’.”
‘Ruhani Bitki’ kavramının ne anlama geldiğini bilmiyordu fakat yönünü sağa çevirdi ve sessiz adımlarla ilerlemeye başladı.
Ağaçlar giderek seyrekleşiyor, zemin daha sıcak bir hale geliyordu. Hatta o kadar sıcaktı ki, volkanik toprak yer yer çatlamış, çatlakların arasından kızıl dumanlar tütüyordu.
Aren, son ağaç sırasını da geçip bir açıklığa geldiğinde, gördüğü manzara karşısında nefesini tuttu.
Açıklığın tam ortasında, yaklaşık yirmi metre çapında, kaynayan bir lav göleti vardı. Lavlar fokurdayarak patlıyor, etrafa ölümcül sıcaklıkta damlalar saçıyordu.
Ve bu cehennem çukurunun tam ortasında, lavların üzerinde süzülen, tek bir çiçek duruyordu.
Avuç içi büyüklüğünde, taç yaprakları yakut gibi parlayan, kristalize bir nilüfer çiçeği.
“Gerçekten şanslısın…” diye fısıldadı Seraphina. “Eğer o çiçeği tüketirsen, ateş yakınlığın bir üst seviyeye çıkar.”
“Lav göletinin tam ortasında. Onu nasıl alacağım?” dedi Aren.
Düşünmeye bile fırsat bulamadan, lav göleti aniden kabardı.
Sanki devasa bir el lavların altından yukarıyı zorluyordu.
“Geri çekil!” diye bağırdı Seraphina.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı