insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

Köşedeki yüzü yaralarla kaplı çocuk, olanları izlemişti. Dudaklarında ince, psikopatça bir gülümseme daha da genişledi. Bıçak oyununa geri döndü ama ritmi hızlanmıştı.
Lilith, gözlerini Aren'den ayırmadı. Buz mavisi gözlerinde rekabetçi bir parıltı belirdi.
Xeras, resepsiyon masasının üzerine tünemiş, elindeki törpüyü bırakmış, sırıtarak bu küçük tiyatroyu izliyordu. Kızıl gözlerinde onaylayıcı bir bakışla Aren’e odaklandı.
‘Bu çocuk fena değil. Çok fazla zaman geçmemesine rağmen manası fazlasıyla yoğunlaşmış.’
Aren, Xeras'ın bakışlarını sırtında hissetse de dönüp bakmadı.
Marcus ve grubunun dehşet dolu fısıltıları arkasında kalırken, lobinin en kuytu, gölgede kalan köşesindeki boş bir koltuğa yöneldi.
Cübbesini hafifçe savurarak oturdu. Sırtını duvara, yüzünü lobiye verdi.
Kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini kapattı.
Dışarıdan bakan biri için uyuyor gibi görünüyordu. Ancak Aren’in zihni hiç olmadığı kadar açıktı.
Lobideki her kalp atışını, her titrek nefesi, kılıçların kınlarına sürtünürken çıkardığı o ince metalik sesi duyabiliyordu.
Zaman, lobideki insanlar için farklı akıyordu.
Marcus için saniyeler, utanç, acı ve bastırılmış öfkeyle dolu saatler gibiydi. Bileğini ovuştururken Aren'e attığı bakışlar zehir doluydu.
Daha korkak olanlar içinse zaman, yaklaşan ölümün ayak sesleriydi. Sayaçtaki her düşen rakam, kalplerine inen bir darbeydi.
Aren içinse zaman, sadece bir kavramdı.
KALAN SÜRE: 01:00:00
Bir saat geçti.
Lobideki hava ağırlaştı. Oksijen azalmış gibi insanlar nefes almakta zorlanıyordu.
Yara izli çocuk, bıçak oyununu bırakmış, başını dizlerine dayayarak sallanmaya başlamıştı. Bir trans halindeydi. Kendi kendine, tekrar tekrar “Ben yapmadım... Ben yapmadım...” diye fısıldıyordu. Sesi o kadar kısıktı ki sadece kendisi duyabiliyordu.
Lilith ise heykel gibi hareketsizdi. Gözlerini bir noktaya dikmiş, zihinsel bir simülasyon yapıyor gibiydi.
Aren, bu süre zarfında manasını vücudunda yavaşça dolaştırdı. Her bir hücresini, her bir kas lifini yaklaşan şeye hazırlıyordu.
KALAN SÜRE: 00:10:00
Son on dakika.
Lobideki fısıltılar kesildi.
Mutlak, ölümcül bir sessizlik hâkim oldu.
Xeras, masasının üzerindeki o rahat pozisyonunu bozdu. Doğruldu. Yüzündeki sırıtış genişledi.
Aren gözlerini açtı.
00:00:02 00:00:01 00:00:00
“Umarım ‘Büyük Finale’ hazırsınızdır!” Xeras’ın erkeksi, neşeli ve bir o kadar da ürkütücü sesi lobide gök gürültüsü gibi yankılandı.
Xeras parmağını şıklattı.
Bir an sonra Aren, kendini farklı bir yerde buldu.
İlk hissettiği şey boğucu bir sıcaklık oldu.
Otel lobisinin o serin, yapay ve steril havası gitmişti. Yerini, insanın genzini yakan, her nefeste ciğerlerine cam kırıkları doluyormuş hissi veren kükürtlü ve ağır bir hava almıştı.
Ayaklarının altında yumuşak halılar yoktu. Bastığı yer, kurumuş, çatlamış ve siyah renkli topraktı.
Kılıcını depolama yüzüğünden çıkarıp eline aldı.
Aren başını kaldırdı.
Gökyüzü yoktu.
Gökyüzü, uçsuz bucaksız, gri ve siyah tonlarında dönüp duran yoğun volkanik kül bulutlarıyla kaplıydı. Bu bulutlar, sanki yaşayan bir organizma gibi hareket ediyor, arada sırada içlerinden geçen kızıl şimşeklerle aydınlanıyordu.
Yukarıdan aşağıya, kar yağar gibi siyah küller yağıyordu. Aren’in siyah, ejderha işlemeli cübbesinin omuzlarına sessizce konuyorlardı.
Aren etrafına bakındı. Bir ormandaydı. Ama bu, dünyadaki hiçbir ormana benzemiyordu.
Ağaçların gövdeleri, kömürleşmiş gibi kapkaraydı ve gökyüzüne doğru kıvrılarak uzanıyorlardı. Ama asıl ürkütücü olan yapraklarıydı.
Kan kırmızısı.
Koyu, canlı ve parlak bir kırmızı.
Rüzgâr estiğinde bu kızıl yapraklar hışırdıyor, uzaktan bakıldığında orman sanki kanayan, devasa bir yara gibi görünüyordu.
“Burası...” diye mırıldandı Aren.
“Mükemmel... Burası senin gelişimin için mükemmel bir yer.” Seraphina’nın sesi zihninde yankılandı.
Aren derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan bu sıcak, kükürtlü havada garip bir tatlılık hissetti. Kendini çok ‘konforlu’ hissediyordu.
“Hissediyorsun değil mi?” dedi Seraphina. “İlahi Anka Kuşu Mantrası sayesinde fiziğin gittikçe ateşe daha uyumlu hale geliyor. Hücrelerin ateşi bir düşman olarak değil, bir dost, hatta bir besin kaynağı olarak görüyor.”
Seraphina kısa bir an duraksadı, ardından sesine küçümseyici ama açıklayıcı bir ton ekleyerek devam etti.
“Ayrıca... Bu ortamın tesadüf olduğunu sanma. Eğitmeniniz olan o kertenkelenin, Xeras’ın soyunu hatırla. O, Kızıl Ejderha kan hattı taşıyor.”
Aren başını salladı.
“Kızıl Ejderhalar, ateş yakınlıkları çok yüksek olan bir ejderha türüdür. Volkanik yerleri severler. Bu ‘Büyük Final’ alanını fazlasıyla tehlikeli hale getirdiklerine eminim. Dikkatli ol.”
O sırada, yer hafifçe sarsıldı. Toprağın derinliklerinden gelen bir gümbürtü, Aren’in ayak tabanlarını titretti.
Aren bakışlarını ufka, çevirdi.
Orada, ne kadar uzakta olduğu belirsiz, kızıl ağaçların arasından gökyüzüne yükselen devasa bir dağ vardı.
Aktif bir volkan.
Tepesi, gökyüzündeki kül bulutlarını delip geçiyordu. Kraterinden sürekli olarak siyah dumanlar ve ara sıra patlayan kızıl lavlar püskürüyordu. Dağın yamaçlarından aşağıya doğru nehir gibi akan lavlar, ormanın içlerine doğru kıvrılarak ilerliyordu.
Volkanın heybeti, doğanın yıkıcı gücünün somutlaşmış hali gibiydi. Ormanın tam kalbindeydi ve sanki tüm bu lanetli ekosistemin yaratıcısı oydu.
Aren bu heybetli manzarayı izlerken önünde bir ekran belirdi.
GÖREV: BÜYÜK FİNAL.
SÜRE: 60 GÜN.
AÇIKLAMA: KIZIL ORMANDAKİ 10 BÜYÜK ‘SAVAŞÇIDAN’ BİRİNİ ÖLDÜREREK, ‘KAÇIŞ JETONU’ ELDE ET.
ÖDÜL: PERFORMANSA GÖRE DEĞERLENDİRİLECEK.
CEZA: ÖLÜM.
Aren bildirimi okurken kaşlarını çattı.
“10 Büyük Savaşçı mı?” diye mırıldandı. “Bu teri biraz fazla genel değil mi?”
Seraphina, sesi ciddileşerek. “Onlar Seviye 100’e ulaşmış varlıklar. Savaşçı Seviye 100’e ulaşanların edindiği ‘başlıktır’ Aren.”
‘Seviye 100. Savaşçı.’ Diye mırıldandı Aren.
Ve o sadece Seviye 12’ydi.
Seraphina zihninde melodik bir şekilde kıkırdadı. “Merak etme 60 günümüz var. Bu orman vahşi yaratıklarla kaynıyor. Onları seviye atlamak için kullan.”
Aren bakışlarını tekrar ormanın derinliklerine çevirdi. Gözlerinde altın rengi bir parıltı geçti.
Aren, ormanın gölgelerine doğru sessizce süzüldü. Artık koşmuyordu. Bir hayalet gibi, ses çıkarmadan, iz bırakmadan ilerliyordu.
İlk hedefi, seviye atlamaktı.
Aren, ormanın derinliklerinde ilerlerken her adımı sessizdi, 'Hayalet Adım' yeteneği sayesinde ağırlığını zemine neredeyse hiç vermiyordu.
"Saat 3 yönünde." dedi Seraphina. Sesi zihninde netti. "Üç tane."
Aren başını o yöne çevirdi. Simsiyah, kömürleşmiş kalın bir ağacın gövdesinde, kamuflaj olmuş üç varlık duruyordu.
Bunlar kertenkeleye benziyordu ama boyutları birer timsah kadardı.
Derileri, soğumuş lav gibi siyah ve pütürlüydü.
Ancak nefes alıp verdikçe, derilerinin arasındaki çatlaklardan kor gibi yanan turuncu bir ışık sızıyordu. Gözleri ise saf ateşten oluşmuş gibi parlıyordu.
Aniden aklına bir soru işareti takıldı.
“Seraphina, bir yaratığın ne kadar güçlü olduğunu nasıl anlayabilirim? Onların seviyelerini ve istatistiklerini görebilmenin bir yolu var mı? Eğer benden çok güçlülerse bu ölüme davetiye çıkarmak olmaz mı?” dedi.
Seraphina’nın derin, bıkkın bir iç çekişi zihninde yankılandı.
"Sonunda doğru bir soru sordun." dedi Seraphina. "Sistem kimsenin mahremiyetini ihlal etmez. Bir varlık kendi rızasıyla göstermediği sürece, onun istatistiklerini ya da seviyesini göremezsin. Bu, sistemin temel kurallarından biridir.”
"Yani Rus ruleti oynayacağız. Ya karşımdaki şey bir tanrıysa?" dedi Aren.
Alaycı bir iç çekiş Seraphina’dan duyuldu.
"Tanrı? Böyle rezil bir yerde herhangi bir Tanrıya denk gelmen biraz zor.” Dedi ve hemen ardından ciddiyetle devam etti. “Yine de gözlerin kör olabilir ama aslında asla kör olmaz. Varlıkların auralarına bakıp onların gücünü tahmin edebilirsin."
“Nasıl yapacağım?” Dedi Aren.
BİLİNMEYEN KAYNAKTAN GELEN BİLGİ KABUL EDİLSİN Mİ?
Aren kabul ettikten sonra zihnine bir bilgi akışı girdi.
‘Temel Görüş.’
“Bu teknik, auraları okumanın en basit ve en ilkel halidir. Auraları okumanın yanı sıra, varlıkların yetiştirdiği yönü de bir nebze olsun tahmin edebilir.” dedi Seraphina. “Şimdi, teknikte anlattığı gibi mananı gözlerine odakla. Ama dikkatli ol, çok fazla yüklersen optik sinirlerini yakıp kör olabilirsin.”
Aren derin bir nefes aldı.
Karnındaki mana havuzundan ince bir iplik gibi çektiği enerjiyi, boynundan yukarıya, başının içine yönlendirdi. Enerji gözlerinin arkasına ulaştığında, sanki gözlerine sıcak biber sürülmüş gibi keskin bir yanma hissetti.
“Odaklan!” diye uyardı Seraphina.
Aren dişlerini sıktı ve yanma hissine direndi. Gözlerini kırpmadı. Aniden, ela gözlerinin derinliklerinde gizlenen altın parıltı tekrar belirdi.
Dünya değişti. Kızıl ormanın o boğucu karanlığı ve fiziksel detayları silikleşti. Ağaçlar, toprak ve taşlar grileşip arka plana çekildi.
Aren tekrar baktı. Artık orada üç tane siyah kertenkele görmüyordu. Orada, düzensizce titreşen, koyu turuncu renkli üç alev duruyordu.
“Ne görüyorsun?” diye sordu Seraphina, sesi bir öğretmenin sınav yaparken takındığı ciddiyetteydi.
“Turuncu bir alev.” dedi Aren. “Ama... Düzensiz. Titreşiyor.”
“Güzel.” dedi Seraphina. “Alev şeklinde olması, onların ateş üzerinde yakınlıkları ve kontrolü olduğu anlamına geliyor. Düzensiz ve titrek olması temellerinin zayıf olduğu anlamına geliyor. Boyutuysa, onların mana rezervini temsil eder. Şimdi kendine odaklan ve farkı söyle.”
Aren başını aşağıya indirdi ve bakışlarını kendi göğsüne, mana havuzunun bulunduğu noktaya odakladı.
Gördüğü şey karşısında hafifçe şaşırdı. Kertenkelelerde gördüğü o dağınık, titrek ve turuncu alevin bir benzeri de kendi içindeydi.
Ancak arada devasa bir fark vardı.
Onlarınki rüzgârda sönmeye yüz tutmuş bir mum ışığı kadarken, Aren’in göğsünde yanan alev, onlarınkinin en az üç katı büyüklüğündeydi.
Ve rengi turuncu değil, saf, parlak bir altındı. Harlı bir ateş gibi gürül gürül yanıyor, etrafa yoğun bir altın ışık saçıyordu.
Titreşmiyordu, sabitti ve güçlüydü.
“Gördün mü?” dedi Seraphina, sesinde memnun bir tınıyla.
“Benim alevim neden altın renginde?” diye sordu Aren.
“Çünkü o sıradan bir alev değil.” dedi Seraphina. Sesinde bariz bir gurur vardı.
“O altın renk, ‘İlahi Anka Kuşu Mantrasından’ gelen asalet. Kullandığın mana, bu kertenkelelerin damarlarında dolaşan o kirli, vahşi alevle kıyaslanamaz. Seninki saf, yoğun ve ilahi. Gerçi bütün bunları anlayamayacak kadar cahilsin. Her neyse.”
Aren, kılıcını hafifçe yana savurarak. “Test etme zamanı.”
Ağacın üzerindeki kertenkeleler, Aren’in onları fark ettiğini anlamışlardı. Artık saklanmanın bir anlamı yoktu.
Ortadaki kertenkele, boğazından gelen tiz bir tıslama sesiyle ağaçtan fırladı.
Havada süzülürken ağzını açtı ve Aren’in üzerine yoğun, yapışkan bir magma topu tükürdü.
Sıradan bir insan için bu saldırı ölümcüldü. Magma topunun sıcaklığı eti saniyeler içinde eritip kemiğe ulaşırdı.
Ama Aren sıradan değildi.
49 çeviklik şaka değildi.
Bu rakam, sadece hızlı koşmak demek değildi. Bu, dünyanın bir miktar yavaşlaması demekti.
Aren, üzerine gelen magma topunu ağır çekimde görüyordu. Hafifçe sola eğildi. Magma topu, sağ omzunun birkaç santim yanından geçip arkasındaki volkanik kayaya çarptı ve kayayı eritmeye başladı.
Kertenkele henüz yere inememişken, Aren hareket etti.
Ağırlığı yok oldu. Sesi yok oldu.
Kertenkele yere indiği anda, Aren çoktan onun yanındaydı. Siyah kılıcı yatay bir şekilde savurdu.
“Kes.”
Hiçbir direnç yoktu.
Sanki havayı kesiyormuş gibi, siyah kılıç kertenkelenin o kaya kadar sert, güçlendirilmiş derisinden geçti.
Kertenkele bir anlığına dondu. Sonra üst bedeni, alt bedeninden ayrılarak yavaşça yere kaydı. Kesilen yüzeyden kan değil, kor gibi yanan bir sıvı aktı.
Deneyim kazanıldı.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı