Seraphina’nın şaşırmış sesi Aren’in zihninde yankılandı.
“İnanılmaz. Sadece mana üzerinde bu denli kontrole sahip olması. Ve bunu kendi başına öğrendi…”
Aren Seraphina’nın övgü dolu sözlerine cevap vermedi.
Aren karşılık verircesine kendi manasını serbest bıraktı. ‘İlahi Anka Kuşu Mantrası’ sayesinde edindiği ‘ateş yakınlığı’, manasını yakıcı, vahşi bir enerjiye dönüştürüyordu.
Aren’den yayılan sıcak hava dalgası ile Lilith’ten yayılan soğuk hava dalgası, lobinin ortasında çarpıştı. Görünmez bir basınç oluşmuştu.
Aren’in yüz ifadesi sakindi, ama içindeki güç kaynıyordu. ‘İlahi Anka Kuşu Mantrası’ sayesinde mana rezervleri, Lilith’in hayal edebileceğinin çok ötesindeydi.
Eğer isterse, mana musluğunu sonuna kadar açıp bu ‘aura’ savaşını tek hamlede bitirebilirdi.
Resepsiyonda oturan Xeras, elindeki dergiyi indirip bu manzarayı izlerken sırıttı.
“Acemisiniz biliyorum ama mananızı saklamayı öğrenseniz iyi olur.”
İkisi de aynı anda, sanki sözleşmişçesine manalarını geri çektiler.
Aralarındaki o görünmez basınç aniden kayboldu ama geride bıraktığı gerilim, havayı ağırlaştırmaya yetmişti.
Tıpkı iki yırtıcının birbirinin sınırlarını kabul etmesiydi.
Xeras homurdandı.
‘Fena değil.’ diye düşündü Aren.
Seraphina’nın ciddi sesi zihninde çınladı. “Aren bu kız benim geldiğim yerde bile eğitilmeye değer biri olarak kabul edilirdi. Muhtemelen gezegeninizdeki en yetenekli kişi. Ne pahasına olursa olsun onu müttefikin yapmalısın.”
‘Bir müttefik iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Faydaları kadar, zararları da olacaktır ancak ‘Gezegenimizin En Yetenekli Kişisini’ kaçıramam. Alacağım riske değer.’ diye düşündü.
‘Şimdi gidip onunla arkadaş olmaya çalışırsam muhtemelen yanlış anlaşılacak ve başarısız olacağım. Doğru anı beklemeliyim.’
Aren, açık büfeye doğru yürüdü. Tabağına, ne olduğunu bile seçmeden büyük parça etler, meyveler doldurdu.
Yemeğini aldıktan sonra, Lilith’in olduğu tarafa bakmadı bile. Aralarında görünmez bir duvar örmüştü. Lobinin en köşesindeki, pencere kenarındaki tekli koltuğa oturdu.
Sırtını duvara verdi.
Lilith de aynı soğuklukla yemeğine odaklandı.
Günler, otelin yapay ışıklandırması altında eriyip gidiyordu.
42.Gün.
Lobi kapısının üzerindeki ışık, günler sonra ilk kez yeşile döndü. Metal kapı, yavaşça aralandı.
İçeriye tek bir kişi girdi.
İki metreye yakın boyu, sarı saçları ve üzerinde çatlaklarla dolu gümüşi bir plaka zırhı olan bir adam. Elinde, zindandaki kanlardan kurumuş, çift taraflı devasa bir balta vardı.
Adam içeriye adımını atar atmaz kapı arkasından kapandı.
Adam önce şaşkınlıkla etrafına bakındı. Lüks avizeler, yumuşak halılar ve yemek kokusu… deneyimlediği zindanın rutubetli karanlığından sonra burası bir serap gibiydi.
Sonra gözleri Xeras’a takıldı. Onu tanımıştı. Arenadaki iblis. Xeras’ın yaydığı baskı adamı bir an titretti ama adam çabuk toparlandı. Baltasını havaya kaldırdı ve boş lobiye doğru kükredi.
“Ben Marcus! Hala Hayattayım! O lanet zindandan kurtuldum! HAHAHAHHA!”
Sesi lobide yankılandı ama beklediği alkışı alamadı.
Xeras parmağını kulağına sokup karıştırdı. “Bağırma. Anahtarını al ve köşene geç.”
Marcus, anahtarını alıp yemek masasına yöneldi. Aren ve Lilith’i fark etti ama ikisinin de yaydığı belli belirsiz o tekinsiz aura yüzünden şimdilik onlara bulaşmamayı seçti.
Marcus yemeğine gömülmüşken, Aren kitabını kapattı.
Lobinin sessizliği bozulmuştu. Marcus'un çatal bıçak sesleri, ağzını şapırdatması ve yaydığı o ağır, metalik kan kokusu Aren’in konsantrasyonunu bozmaya yetmişti.
Ayağa kalktı. Cübbesinin etekleri hışırdadı.
Aren’in hareketiyle Marcus başını kaldırdı, hemen ardından yemeğe devam etti.
Aren doğrudan devasa açık büfeye yürüdü.
Seraphina zihninde kıkırdadı. “Ne yapmayı planlıyorsun?”
“Hazırlık.” dedi Aren içinden.
Aren elini masanın üzerindeki kızarmış bütün tavuklara, ızgara etlere, taze meyve sepetlerine ve su şişelerine uzattı.
Manasını yüzüğüne odakladı.
Saniyeler içinde, masadaki yiyeceklerin büyük bir kısmı ortadan kayboldu.
Aren, bir kıtlık çıkacakmış gibi veya bir savaşa hazırlanıyormuş gibi masadaki en besleyici, en dayanıklı yiyecekleri Depolama Yüzüğüne süpürüyordu.
Marcus’un çatalı ağzında kaldı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. “Hey! O da neydi öyle? Yemeği nereye sakladın?”
Xeras bile resepsiyondan başını kaldırıp homurdandı.
Arkasını döndü. Marcus’a veya Lilith’e tek bir bakış bile atmadan asansöre yöneldi.
Aren asansörün düğmesine bastı. Kapılar kapandı.
Aren odasına girdiğinde kapıyı kilitledi.
“Seraphina.” dedi, yatağının üzerine bağdaş kurup otururken.
“Efendim?”
“Süre dolana kadar bu odadan çıkmayacağım. Kalan bütün vaktimi manamı geliştirmeye harcayacağım.”
Seraphina’nın sesi memnuniyet doluydu. “İşte duymak istediğim bu. O zaman başlayalım. Acı çekmeye hazır mısın?”
Aren derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
“Evet.”
***
KALAN SÜRE: 03:00:00
Zamanın akışı, Aren’in zihninde bulanıklaşmış, yerini sadece ritmik nefes alışverişlerine ve vücudunda dolaşan mananın gürültüsüne bırakmıştı.
Aren, yatağının üzerinde bağdaş kurmuş, gözleri kapalı bir şekilde son meditasyonunu yapıyordu.
Yerden 10 cm yukarda havada asılı duruyordu.
“5 dakika 32 saniye.” Dedi Seraphina. Sesi, zihnin derinliklerinden geliyordu. Her zamanki alaycı, küçümseyici tonundan eser yoktu. Sesi ciddi, keskin ve bir öğretmenin öğrencisini son sınavına uğurlarken takındığı o resmi tınıdaydı. “Vakit geldi.”
Aren gözlerini açtı. Ela gözlerinde, erimiş altın rengi bir parıltı geçti. Parıltı bir saniye sürdü ve kayboldu, yerini tekrar o derin, yeşile çalan ela rengine bıraktı. Akciğerlerindeki son havayı, uzun ve kontrollü bir nefesle dışarı verdi. Ayakları yavaşça, bir tüy hafifliğinde yatağa değdi.
‘Bakalım istatistiklerimiz ne durumda.’ Diye düşündükten sonra önünde bir ekran belirdi.
Başlık: Yok
Seviye: 12
İsim: Aren Khan
Irk: İnsan
Fizik: Lekesiz Fizik
Soy: Yok
Yaş: 26
Boy: 189CM
Kilo: 86KG
Canlılık:51->60
Güç:56
Çeviklik:49
Dayanıklılık:61->70
Zekâ:32->112
Bilgelik:22->102
Ruh:111->191
Mana:13->93
Kan Arzusu (Pasif), İleri Seviye Kılıç Ustalığı (Pasif), Hayalet Adım (Pasif), İlahi Anka Kuşu Mantrası 1.Bölüm (Pasif & Aktif)
‘‘İlahi Anka Kuşu Mantrası’ sayesinde istatistiklerimi fazlasıyla arttırdım. Hatta az da olsa canlılığım ve dayanıklılığım da arttı.’ Diye düşündü.
Yavaşça ayağa kalktı. Siyah, kırmızı ejderha işlemeli ipek cübbesinin eteklerini düzeltti.
Aren, odasından çıktı ve asansöre yöneldi.
Asansörün metal kapıları kapanıp kabin aşağıya doğru süzülürken, Aren derin bir nefes aldı.
Manasını, tıpkı bir kılıcı kınına sokar gibi vücudunun derinliklerine, 'Mana Havuzuna' çekti. Yaydığı o boğucu, yakıcı baskıyı cübbesinin altında gizledi.
‘2.Kural Dikkat Çekme’ diye kendine hatırlattı.
Ding.
Lobi, bir arı kovanı gibiydi.
Aren'in asansörden çıkışı, lobideki gürültüyü tamamen kesti. Anlaşılan son gelen oydu.
Onlarca çift göz ona döndü.
Aren hızlı bir göz atmayla kalabalığı taradı. Beyni bir bilgisayar gibi verileri işliyordu.
‘Benimle birlikte toplam 84 kişiyiz.’ diye düşündü.
Çok az bir kesim, yeni zırhlar ve silahlar kuşanmışken diğer birçoğu odalarında onlar için ücretsiz olarak sağlanan eşofman takımlarından giyinmişti.
Aren’in gözleri köşede tek başına oturan birinin üzerine düştü.
Lilith.
Etrafında görünmez bir ‘yaklaşmayın’ bariyeri var gibiydi.
Eline aldığı ufak, kadife bir bez parçasıyla, dizlerinin üzerindeki o parıldayan, buz beyazı kılıcını siliyordu. Dış dünyayla bağını koparmış, tamamen silahına odaklanmış görünüyordu.
Başka bir köşede tekli koltukta, 15-16 yaşlarında gösteren bir genç oturuyordu.
Üzerinde siyah, sade bir kapüşonlu vardı. Yüzü, bir harita gibi yara izleriyle doluydu. Elindeki paslı bir hançerle kendi parmaklarının arasındaki boşluklara, insan gözünün takip edemeyeceği bir hızla vuruyordu.
Gencin gözleri boştu. Ruhunu zindanda veya belki de çok daha öncesinde kanlı arenada bırakmış gibiydi.
Aren’in gözleri paslı hançere takıldı. Daha önce Öğretici Marketinde bu hançeri görmüştü. Son derece zehirli, son derece tehlikeli bir hançerdi.
Aren’in ona baktığını hisseden genç, aniden kafasını kaldırdı. Göz göze geldiler. Gencin yüzünde, ince, tehditkâr ve bir o kadar da dengesiz bir gülümseme belirdi.
“Bakın kimler gelmiş...” Kalabalığın ortasından, gür ve alkol kokan bir ses yükseldi.
Marcus.
Devasa baltasını omzuna dayamış, etrafına topladığı beş-altı kişilik dalkavuk grubuyla bir masayı işgal etmişti.
‘Dikkat çekmemek buraya kadarmış anlaşılan.’ Diye düşündü Aren.
Önünde boş şarap şişeleri, devrilmiş kadehler ve yenmiş et kemikleri duruyordu. Marcus’un yüzü, içtiği alkolün ve şişkin egosunun etkisiyle pancar gibi kızarmıştı.
“Bizim sözde ‘1 numara’ sonunda odasından çıkmaya tenezzül etmiş.” dedi Marcus, sırıtarak. “Ne o? Korkudan tuvalete mi saklanmıştın.”
Grubu kıkırdadı ama gülüşleri tedirgindi.
Aren, Marcus’a cevap vermedi. Ona bakmadı bile. Sanki Marcus orada yokmuş, sadece vızıldayan bir sinekmiş gibi, sakin ve ritmik adımlarla açık büfeye doğru yürüdü.
Bu umursamazlık, bu mutlak yok sayış, Marcus’un damarına basmıştı. Yüzündeki sırıtış, öfkeli bir seğirmeye dönüştü.
“Hey! Sana konuşuyorum!” Marcus, altındaki sandalyeyi gürültüyle devirerek ayağa kalktı.
Öğretici marketinden yeni aldığı belli olan, pahalı ama hantal görünen ağır plaka zırhı şıngırdadı.
“Beni görmezden gelebileceğini mi sanıyorsun?!”
Marcus, ağır adımlarla Aren’in üzerine yürüdü. Devasa, nasırlı elini Aren’in omzuna sertçe koydu ve parmaklarını sıkarak onu sarsmaya çalıştı. “Beni duymazdan gelme seni...”
Cümlesi yarım kaldı. Çünkü Aren kıpırdamadı.
Sanki Marcus, etten kemikten bir insanı değil de yerin kilometrelerce altına perçinlenmiş çelikten bir sütunu itmeye çalışıyor gibiydi.
Aren ‘Ufak ama etkili bir güç gösterisi yaparak insanları korkutmalıyım. Bu sayede gereksiz şiddetin önüne geçmiş olurum.’ Diye düşündükten sonra elindeki elmayı yavaşça ısırdı.
Isırmanın çıkardığı o taze, sulu ses, sessizliğe gömülen lobide yankılandı.
Aren çiğnedi, yuttu.
Başını hafifçe çevirip omzundaki ele baktı. Sonra bakışlarını Marcus'un gözlerine dikti.
Marcus, Aren'in o ela gözlerine baktığında, bir insanın gözlerine değil, dipsiz, duygusuz bir kuyuya baktığını hissetti.
Aren'in bakışlarında öfke yoktu. Nefret yoktu.
Sadece...
Bir dağın, eteğindeki karıncaya bakışı gibi, ezici ve soğuk bir kayıtsızlık vardı. Marcus, Aren'in varlığının “ağırlığını” hissetti. Bu fiziksel bir ağırlık değildi; ruhuna binen, onu nefessiz bırakan, korkunç bir baskıydı.
Marcus'un alnında bir damla ter birikti. Elini çekmek istedi ama vücudu donmuş gibiydi. İçgüdüleri ona bağırmıyordu, dehşet içinde fısıldıyordu. ‘Bu şey... Bu şey insan değil.’
Aren, sol elini yavaşça kaldırdı. Hareketi o kadar sakindi ki, sanki bir toz zerresini temizliyordu. Omzundaki Marcus'un elini, bileğinden tuttu.
Marcus'un gözleri faltaşı gibi açıldı.
Aren hiç zorlanmadan, Marcus'un o devasa kolunu omzundan yavaşça, nazikçe kaldırdı. Marcus direnmeye çalıştı. Bütün gücünü koluna verdi, yüzü kızardı, damarları şişti. Ama nafile.
Marcus bileğindeki kemiklerin birbirine sürtündüğünü, çatırdadığını hissetti. Aren bileğini biraz daha sıksa, Marcus'un eli kopabilirdi. Acıdan dizleri titremeye başladı.
“Dokunma.” dedi Aren. Sesi fısıltı gibiydi ama o sessizlikte bir gök gürültüsü kadar net duyuldu.
Aren, Marcus'un elini tiksinir gibi kenara itti. Elmayı tekrar ısırdı ve Marcus'a arkasını dönüp yürümeye devam etti.
Marcus, geriye doğru sendeledi. Dengesini zorlukla sağladı.
Nefes nefese kalmıştı. Sanki bir maraton koşmuş gibi kalbi çarpıyordu.
Bileği şimdiden morarmaya başlamıştı.
Marcus’un masasındaki sıska adam, titrek bir sesle “O... O da neydi öyle?” diye mırıldandı.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı