Aren onu inceledi.
Uzun, gece kadar siyah saçları, kan ve terden birbirine yapışmıştı ama bu bile onun çarpıcı güzelliğini gölgeleyemiyordu. Yüz hatları keskindi, hokka gibi bir burnu, dolgun dudakları vardı.
Yeterince seviye atlamış olacaktı ki bir kıza göre fazlasıyla uzundu. 1.80 boylarında görünüyordu. Aren gelişmiş duyularıyla, kızın attığı adımlardan çıkardığı sese göre de ağırlığının fazlasıyla yüksek olduğunu tahmin etmişti.
Ama en dikkat çekici yanı gözleriydi.
Buz mavisi.
O kadar soğuk ve duygusuz bakıyordu ki, Aren bir an için karşısında canlı bir insan değil, buzdan yontulmuş bir heykel olduğunu düşündü.
Kadın, lobinin lüksüne, sıcak ışıklara ve burnuna gelen yemek kokularına tepki vermedi. Gözleri ne şaşkınlıkla açıldı ne de sevinçle parladı.
Sadece taradı. Önce Xeras’a baktı. Xeras’ı gördüğü anda yüzünde bir şok ifadesi belirdi. Ama üstün zekasıyla durumu hemen kavradı.
Sonuçta Xeras onların eğitmeniydi. Ancak yine de smokin ve papyonu böyle bir varlık üzerinde görmek şaşırtıcıydı.
Sonra Aren’e döndü.
Aren, üzüm yemeğe devam ederken sessizliğini korudu.
‘2.Kural Dikkat Çekme.’
Bakışları Aren’in temiz kıyafetlerinde, yüzündeki rahat ifadede ve elindeki üzümde gezindi.
Mavi gözlerinde bir anlık bir şaşkınlık parıltısı geçti ama hemen kayboldu. Yerini, jilet gibi keskin bir ihtiyat aldı.
‘Düşman mı?’ diye düşündüğü yüzünden okunuyordu.
Eline, belindeki kısa kılıca götürdü. Kılıcın ucu kırılmıştı ama kabzasını o kadar sıkı tutuyordu ki parmak boğumları beyazlaşmıştı.
“Sakin ol buz kraliçesi.” dedi Xeras, alaycı bir sesle. “Burası Güvenli Bölge. Silahını indirmezsen, kurallar gereği o güzel kafanı gövdenden ayırmak zorunda kalırım.”
Kadın, Xeras’ın yaydığı baskıyı hissettiğinde irkildi. Bakışlarını tekrar Xeras’a çevirdi, sonra yavaşça elini kılıçtan çekti.
Xeras’ın sözlerini ve aniden önünde beliren ekranı görünce kadın rahatlamıştı.
Hala tek kelime etmemişti.
Topallayarak açık büfeye doğru yürüdü. Aren’in oturduğu koltuğun yanından geçerken, aralarında birkaç metre mesafe vardı.
Kadının yaydığı ‘Kan Arzusu’ Aren’in dikkatini çekmişti. Bu kadın da öldürmüştü. Hem de bir kez değil, defalarca.
Seraphina ıslık çaldı.
“Fena değil... Sizin ki gibi ilkel, basit bir dünyadan böyle bir dahi çıkacağını beklemiyordum. Bu kız tıpkı senin gibi o da ‘9 öncüden’ biri Aren. Yaydığı manayı hissetmeye çalış.” Dedi.
Aren, Seraphina’nın dediğini yaptı ve kızın yaydığı manayı hissetmeye odaklandı.
Buz gibi bir mana dalgası onu karşıladı. Aren’in ki kadar çok manası yoktu fakat fazlasıyla güçlüydü. Sonuçta herkes ‘İlahi’ bir sanatla manasını eğitmiyordu.
Seraphina ciddi bir ses tonuyla “Buza karşı yakınlığı olağan üstü. Aren, eğer onu yanına çekmeye çalışırsan gelecekte sana muazzam faydaları dokunacaktır.” Dedi.
Aren cevap vermedi.
‘Yanımda bana yardım eden biri olması iyi olabilir. Ancak bana ihanet etme riski de var.’ Diye düşünürken, kadın masaya ulaştı, hemen yemeğe saldırmadı. Önce temiz bir bez bulup ellerini sildi. Sonra bir şişe su aldı, kapağını açtı ve kokladı. Güvenli olduğundan emin olduktan sonra yavaş yavaş içti.
Ardından, protein ağırlıklı yiyeceklerden küçük bir tabak hazırladı.
Her hareketi kontrollüydü. Açlıktan midesi kazınıyor olmalıydı ama iradesi, dürtülerine hükmediyordu.
Aren bu manzarayı izlerken, içten içe takdir etti.
Kadın, tabağını aldı ve Aren’in tam karşısındaki, lobinin en uzak köşesindeki koltuğa oturdu. Sırtını duvara verdi, böylece tüm odayı görebilecekti.
Aren kitabını okumaya devam etti. Şu an için bu kızla konuşmayı düşünmüyordu.
Lobide sessizlik hakimdi.
Bir tarafta Aren kitabını okuyor, diğer tarafta ‘Buz Kraliçesi’ yemeğini yiyordu. Arada sırada Aren’e soğuk bakışlar atıyordu.
Xeras ise bu sessiz tiyatroyu patlamış mısır yer gibi keyifle izliyordu. Sonuçta yapacak pek bir şey yoktu.
Aradan geçen yarım saatin ardından kadın yemeğini bitirdi.
Ayağa kalktı.
Ancak Xeras’a yönelip sorular sormak yerine, Aren'e doğru birkaç adım attı.
Aren, kadının yaklaştığını hissetmişti ama istifini bozmadı.
“Sen...” dedi kadın. Sesi, kış rüzgârı gibi soğuk ve nazikti.
Aren kitabı yavaşça indirdi. Başını kaldırıp buz mavisi gözlere baktı.
“Evet?”
Kadın, Aren'in sakinliği karşısında hafifçe kaşlarını çattı. Gözleri Aren'in ejderha işlemeli cübbesinde gezindi.
“Ne zamandır buradasın?” diye sordu. Aren’in de tıpkı onun gibi zindandan çıkan birisi olduğunu düşünüyordu. Bu bir meraktan çok, bir bilgi toplama sorusuydu. Kendi hızını başkalarıyla kıyaslamak istiyordu.
“On gün.” dedi Aren, düz bir sesle.
Kızın gözbebekleri, duyduğu cevapla anlık olarak titredi. Maskesi bir saniyeliğine düştü.
“On gün mü?” diye tekrar etti, sesi fısıltı gibi çıkmıştı. “Bu imkânsız. Zindan süresi yüz gündü. Yani sen o cehennem gibi yerden...”
“Bitirdim.” dedi Aren, sözünü keserek. Kitabını kapattı ve masaya bıraktı. “Ve bekledim.”
“Ve ayrıca anladığım kadarıyla herkes farklı zindanlara giriyor. Benim zindanım kolaydı hepsi bu.” Dedi.
Kadın derin bir nefes aldı. Açıkçası Aren’e inanmıyordu.
Bakışlarındaki ihtiyat yerini, istemsiz bir saygı kırıntısına bıraktı. On gün önce buraya gelmek, onun hayal bile edemeyeceği bir hızdı. Kendisi ölümün kıyısından defalarca dönerek ancak bugün varabilmişti.
“İsmin ne?” dedi kız, sesindeki soğuk tonu korutarak.
Aren sakin bir şekilde. “Birine ismini sormadan önce kendi adını söylemen gerekmez mi?” dedi.
Kız hafifçe duraksadı. Aren’in bu ters cevabı karşısında sinirlenmemişti. Aksine, mavi gözlerinde hafif bir onaylama parıltısı geçti.
“Haklısın.” dedi. Sesinde bir özür tınısı yoktu, sadece bir hatayı kabul edişin soğuk mantığı vardı.
“Lilith. Lilith Grey.”
“Aren.”
Kısa ve öz. Gereksiz nezaket sözcükleri yoktu.
Lilith, Aren’in yüzüne son bir kez baktıktan sonra başını hafifçe eğdi ve Xeras’ın masasına doğru yöneldi.
Xeras, Lilith’e oda anahtarını fırlatırken sırıttı.
“2 numaralı oda senin. Fazla gürültü çıkarmamaya dikkat edin.”
Lilith anahtarı havada kaptı. “Teşekkürler.” dedi, sesi buz gibiydi.
Lilith, Xeras'ın kışkırtmasını duymazdan geldi.
Asansörlere doğru yöneldi. Metal kapılar açıldığında, içeri girmeden önce durdu ve başını hafifçe çevirerek omzunun üzerinden Aren'e baktı.
Lilith'in dudaklarında belli belirsiz, alaycı bir gülümseme oluştu. Asansöre bindi ve kapılar kapandı.
Lobi tekrar sessizliğe gömüldü.
Sadece avizelerin hafif vızıltısı ve Xeras'ın törpüsünün çıkardığı sinir bozucu ses duyuluyordu.
Aren kitabını kapattı ve masaya bıraktı. Huzur geri gelmişti ama atmosfer değişmişti. Artık yalnız değildi.
Seraphina’nın sesi zihninde yankılandı.
“Onu yanına çekmeyi denemelisin. Sana çok faydası dokunacaktır.”
Aren sakince “Deneyeceğim. Ama bazı şeyler aceleye gelmez. Bunu benden daha iyi biliyor olmalısın.” Dedi.
“Hmph!” Seraphina’nın homurtusunu duyan Aren ayağa kalktı, cübbesinin eteklerini düzeltti.
Asansöre doğru yürüdü.
Gün sona ermişti. Lobi sessiz, temiz ve boştu.
***
Sabahın erken saatleriydi. Ya da otelin yapay ışıklandırmasına göre sabah olduğunu varsaymak gerekiyordu.
Aren, odasında günlük mana eğitimini tamamlıyordu.
Üzerinde sadece siyah, bol bir eşofman altı vardı. Üstü çıplaktı. Ter damlaları, belirginleşmiş karın kaslarından aşağıya doğru süzülüyor, ancak yere düşmeden buharlaşıyordu.
Bunun sebebi, Aren’in vücut ısısının normal bir insanın hayatta kalabileceği sınırların çok üzerinde olmasıydı. Odanın içi bir saunayı andırıyordu ama nemli değil, kuru ve yakıcı bir sıcaklık hâkimdi.
Aren, bağdaş kurmuş bir şekilde havada süzülüyordu. Yerden sadece birkaç santim yukarıdaydı ama bu, manayı fiziksel dünyada manipüle etmeye başladığının bir kanıtıydı.
Bu Seraphina’nın ona öğrettiği bir eğitim biçimiydi. Manasını kullanarak kendisini havada sabitlemeye çalışıyordu. Amaç mana kontrolünü geliştirmekti.
Şimdilik yerden sadece 5 CM yukarıda süzülebiliyordu ve en fazla 1 dakika dayanabiliyordu.
Ciğerlerine çektiği her nefes, odadaki oksijeni yakıyordu.
‘İlahi Anka Kuşu Mantrası… Vücudumu değiştirdiğini hissedebiliyorum.’
Aren’in zihninde, kanatlarını evrenin derinliklerine kadar açmış, her bir tüyü saf altından ve ateşten oluşan devasa bir Anka kuşunun silüeti belirip kayboluyordu.
Kuşun çığlığı, Aren’in ruh denizinde yankılanıyor, her yankıda meridyenlerini biraz daha genişletiyor, biraz daha zorluyordu.
“Daha fazla…” dedi Seraphina. Sesi zihninde bir kırbaç gibi şakladı. “Mana havuzun henüz yeterince dolmadı.”
Damarlarında dolaşan kan, artık sıvı olmaktan çıkmış, erimiş bir lava dönüşmüş gibiydi.
Her kalp atışı, vücuduna pompalanan yeni bir acı dalgası demekti.
Zihnindeki Anka kuşu çığlık atıyor, kanatlarını çırparak Aren’in iradesini sınıyordu. Odadaki hava titreşmeye başladı.
Aren, karnının altındaki mana havuzunda sıkışan enerjiyi tüm vücuduna yaymaya çalıştı.
Yerden 5 santim olan mesafe, titrek bir şekilde 6 santime çıktı.
Ancak bu ufak artış, Aren’in konsantrasyonunun son damlasını da tüketmişti. Zihnindeki o hassas kontrol ipi aniden koptu.
Aren’in havada asılı duran vücudu, yerçekiminin kaçınılmaz emrine uyarak patates çuvalı gibi yere çakıldı.
Yumuşak halı düşüşünü biraz olsun hafifletmiş olsa da sarsıntı ciğerlerindeki havayı boşaltmaya yetti.
Aren sırtüstü yatarken tavanı izliyordu. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
“Süre?” diye sordu, nefes nefese.
Seraphina’nın sesi, hayal kırıklığı ve alaycılıkla doluydu.
“1 dakika 12 saniye. Ve irtifa rekorun muazzam bir 6 santimetre. Tebrikler Aren, yakında bir kaldırım taşının üzerinden uçarak geçebilirsin.”
Aren gözlerini kapattı, cevap verecek gücü kendinde bulamadı.
Vücudu, maraton koşmuş birinden daha yorgundu. Mana tükenmişliği, fiziksel yorgunluktan çok daha beterdi. İnsanın ruhunu kazıyan, içini boşaltan bir histi.
“İlk günlerde beş saniye bile duramıyordum. Şimdi bir dakikayı aştım. Gelişim gelişimdir.” dedi Aren, zorlukla doğrulurken. Eklemleri protesto edercesine çatırdadı.
Yerden kalktı ve banyoya doğru, sarhoş bir adam gibi sendeleyerek yürüdü. Her adımı ağırdı.
Buz gibi su başından aşağı döküldüğünde, vücudundan tıslama sesleri yükseldi. Derisinden çıkan buhar, banyonun aynasını saniyeler içinde buğulandırdı.
Soğuk su, kaslarındaki yangını söndürürken, zihnini de berraklaştırıyordu.
Duştan çıkıp Kraliyet Ejderha İpek Cübbesini üzerine geçirdiğinde kendini yenilenmiş hissediyordu.
Ancak midesinden gelen gurultular ona gerçeği hatırlattı. İlahi Anka Kuşu Mantrası ile çalışmak, normal bir antrenmandan on kat daha fazla efor sarfetiyordu.
Aren odasından çıkıp asansöre yöneldi.
Asansörün kapıları açılıp lobiye adım attığında, atmosferin değiştiğini hemen fark etti.
Odanın ısısı, sanki görünmez bir klima sonuna kadar açılmış gibi düşmüştü.
Aren bakışlarını lobinin dinlenme alanına çevirdi.
Lilith oradaydı.
Geçen geceki perişan, zindandan yeni çıkmış o halinden eser yoktu.
Üzerinde öğretici marketinden alındığı belli olan, koyu mavi, vücuduna tam oturan, esnek ve hafif bir zırh vardı.
Gece karası saçlarını sıkı, kusursuz bir at kuyruğu yapmıştı. Yüzü porselen gibi pürüzsüz ve ifadesizdi.
Elinde beyaz bir bez vardı. Masanın üzerine koyduğu uzun, ince ve hafif kavisli bir kılıcı, neredeyse obsesif bir dikkatle temizliyordu.
Kılıcın çeliği o kadar parlak ve beyazdı ki, metalden değil de sıkıştırılmış buzdan yapılmış gibi duruyordu.
Aren’in lobiye girmesiyle birlikte Lilith başını kaldırdı.
Buz mavisi gözleri ile Aren’in ela gözleri buluştu.
Lilith’in gözlerinde rekabetçi bir parıltı belirdi.
O an, lobide tuhaf bir hava akımı oluştu. Lilith’ten yayılan soğuk hava dalgası Aren’e doğru yöneldi.


İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı