Salyangozun Gölgesinde
Adam, dünyanın kenarında yer alan bir şehirde yaşıyordu.
Bu şehir haritalarda yoktu; çünkü haritalar sadece kaçılabilen yerleri gösterirdi. O sabah, güneş mor renkte doğduğunda, kapısının önünde duran şeyi gördü:
Bir salyangoz.
Ama bu sıradan bir salyangoz değildi. Kabuk, katman katman dönen evrenler gibiydi.
İçinde yıldızlar dönüyor, zaman kendi üzerine kıvrılıyordu. Kabuk her nefes alışta hafifçe titreşiyor, sanki dünyanın kalp atışını taklit ediyordu.
Adam geri çekildi. İçine tarif edemediği bir korku düştü.
Çünkü salyangoz ona bakmıyordu.
Onun içine bakıyordu.
Kapıyı kapattı. Kilitledi. Duvarları mühürledi.
Ama gece boyunca bir ses duydu:
Sürünme sesi değil…
Sabır sesi.
Ertesi gün salyangoz kapının biraz daha yakındaydı.
Adam şehrin bilginlerine gitti. Bilginler eski kitapları açtı. Sayfalar kendiliğinden karardı. Bir tanesi fısıldadı:
“Bu bir Takipçi değil… Bu bir Hatırlatıcı.”
Adam kaçtı.
Önce rüzgârın hiç durmadığı Bozkır Düzlemleri’ne gitti. Orada zaman hızlı akardı. İnsanlar bir günde yaşlanır, bir gecede unuturdu. Adam yıllarını orada bıraktı. Aynaya baktığında tanımadığı bir yüz gördü.
Ama salyangoz…
Bir sabah çadırının önündeydi.
Sonra Ters Akan Nehiri geçti. Bu nehirde su yukarı doğru akardı, ölüler konuşur, yaşayanlar susardı. Nehri geçenler geçmişlerini kaybederdi. Adam anılarını nehre bıraktı. Çocukluğunu, pişmanlıklarını, adını bile…
Ama salyangoz onu yine buldu.
Çünkü salyangoz anıların peşinden gitmezdi.
O, gerçeğin peşindeydi.
Adam, göğe uzanan Yedi Kuleden birine sığındı. Kuleler bulutların üstündeydi ve oraya çıkanların kaderi yere düşerdi. Adam kaderini aşağı bıraktı. Artık özgürdü.
Öyle sanıyordu.
Bir gece, kulenin en tepesinde, salyangozun kabuğu ışık saçtı. Kabuk açıldı. İçinden bir ses yükseldi—ama ses kelimelerle konuşmuyordu.
Zaman konuşuyordu.
“Kaçtığın her yol, beni biraz daha büyüttü.”
Adam dizlerinin üzerine çöktü. İlk kez anladı:
Bu yaratık onu öldürmeye gelmemişti.
Onu tamamlamaya gelmişti.
Son çare olarak Zamansızlar Diyarına gitti. Orada başlangıç yoktu, son yoktu. Hiçbir şey ilerlemezdi. Adam orada durdu, hareket etmedi, düşünmedi.
Ama salyangoz…
Durduğunda bile yaklaşıyordu.
Çünkü salyangozun hızı hareketle ölçülmezdi.
O, kabullenişle hızlanırdı.
Sonunda adam kaçmayı bıraktı.
Salyangoz önünde durdu. Kabuk bir ayna gibi oldu. Adam baktı ve yıllardır görmediği şeyi gördü:
Kendisini.
Kabuğun içinden adamın kaçtığı karar çıktı. Söylenmemiş söz. Yarım bırakılmış yol. Korkudan ertelenmiş hayat.
Adam elini uzattı.
Salyangoz dağıldı.
Yıldızlar söndü. Zaman sustu.
Şehir geri geldi. Haritalara girdi.
Ve adam, ilk kez gerçekten yürümeye başladı.
Çünkü bazı yaratıklar kovalamaz.
Bekler.
Ve beklemek, evrenin en güçlü büyüsüdür.
# Bölüm 2 — Kabuğun Ardındaki Sessizlik
Adam yürümeye başladı.
Ama attığı ilk adımda dünyanın sesi değişti.
Eskiden taşların çıkardığı kuru tıkırtıyı duyardı. Rüzgârın uğultusunu, kuşların kanat sesini, uzak şehirlerin gürültüsünü…
Şimdi ise her şeyin altında başka bir ritim vardı.
Sanki bütün evren, duyulamayacak kadar yavaş nefes alıyordu.
Şehir gerçekten haritalara dönmüştü.
Yabancı tüccarlar gelmeye başladı.
Gezginler sokaklarda dolaşıyor, çocuklar hiç kaybolmamış gibi oyun oynuyordu.
Herkes mutluydu.
Herkes...
Adam hariç.
Çünkü yalnızca o biliyordu.
Salyangoz gitmemişti.
Yalnızca şekil değiştirmişti.
O gece evine döndüğünde duvarlarda ince çatlaklar gördü.
Taşlar kırılmıyordu.
Gerçeklik çatlıyordu.
Çatlaklardan ışık değil...
Hatıralar sızıyordu.
Hiç yaşanmamış çocukluklar.
Hiç söylenmemiş vedalar.
Doğmamış insanların kahkahaları.
Ölmemiş ihtiyarların sessizliği.
Adam elini çatlağa dokundu.
Bir anda başka bir yerdeydi.
Önünde sonsuz büyüklükte bir kütüphane uzanıyordu.
Raflar gökyüzüne kadar yükseliyor, kitaplar kendi kendilerine yer değiştiriyordu.
Bazılarının kapağı yoktu.
Bazılarının sayfaları yoktu.
Bazıları ise yalnızca tek bir cümleden oluşuyordu.
Ortada siyah cübbeli yaşlı biri duruyordu.
Gözleri yerine boşluk vardı.
Yine de adama baktığını hissediyordu.
"Geç kaldın."
Adam konuşamadı.
Yaşlı adam elini uzattı.
Bir kitap havalanarak önlerine geldi.
Kapağında hiçbir isim yazmıyordu.
Sadece tek bir sembol vardı.
Salyangoz kabuğu.
"Bu nedir?"
diye fısıldadı adam.
Yaşlı adam sayfayı açtı.
İçerisi bomboştu.
"Henüz yazılmadı."
"Kim yazacak?"
"Sen."
Adam kaşlarını çattı.
"Ben yazar değilim."
Yaşlı adam ilk kez gülümsedi.
"Her insan kendi evreninin yazarıdır."
Tam o anda kitapta ilk kelime belirdi.
**Kaçtı.**
Sonra ikinci.
**Bekledi.**
Üçüncü.
**Kabullendi.**
Adam sayfayı kapatmak istedi.
Başaramadı.
Kelime sayısı artıyordu.
Her nefesinde yeni satırlar oluşuyordu.
Yaşlı adam sessizce konuştu.
"Gerçek, yaşandıktan sonra yazılmaz."
"Önce yazılır."
"Sonra yaşanır."
Adamın boğazı kurudu.
"O zaman özgür irade..."
"...sadece okunmayı bekleyen boş bir sayfadır."
Tam o sırada kütüphane sallandı.
Binlerce kitap aynı anda yere düştü.
Ama ses çıkmadı.
Sessizlik bile korkmuştu.
Uzak rafların arasında bir gölge yürüyordu.
Ne insandı.
Ne hayvandı.
Ne de tanımlanabilecek başka bir şey.
Yalnızca yürüdüğü yerlerde kelimeler siliniyordu.
Kitapların sayfaları beyaza dönüyordu.
Yaşlı adam ilk kez telaşlandı.
"Hayır..."
"Geldi."
"Gelen kim?"
Adamın cevabı beklemesine gerek kalmadı.
Çünkü gölge konuştu.
Sesi, bütün kitapların aynı anda kapanması gibiydi.
"Hatırlatıcı görevini tamamladı."
"Şimdi..."
"...Unutturucu geldi."
Adam bir adım geri çekildi.
"Görevi ne?"
Gölge durdu.
Yüzü yoktu.
Ama gülümsediği hissediliyordu.
"İnsanlar gerçekle yaşayamaz."
"Bu yüzden bazı gerçeklerin unutulması gerekir."
Adamın elindeki kitap birden ağırlaştı.
Sayfalar hızla dolmaya başladı.
Yüzlerce.
Binlerce.
Milyonlarca satır...
Hepsinde aynı cümle yazıyordu.
**"Her hatırlamanın bir bedeli vardır."**
Kütüphane çatlamaya başladı.
Raflar eğildi.
Kitaplar kül gibi havaya karıştı.
Yaşlı adam son kez konuştu.
"Hatırlatıcı seni uyandırdı."
"Unutturucu seni sınayacak."
"Eğer kaybedersen..."
Adam nefesini tuttu.
"...dünya seni değil..."
"...sen dünyayı unutacaksın."
Bir anda her şey karardı.
Adam yeniden evindeydi.
Duvar sağlamdı.
Çatlak yoktu.
Kütüphane yoktu.
Elindeki kitap da...
Yoktu.
Ama avucunda küçük, soğuk bir şey duruyordu.
Bir salyangoz kabuğundan kopmuş gibi görünen, siyah bir spiral.
Adam onu cebine koyduğu anda şehirdeki bütün saatler aynı anda durdu.
Ve uzaklarda...
Kimsenin duymadığı bir yerde...
Yavaşça bir kapı açıldı.
Gönderiler arasında kaybolmaktan sıkıldınız mı? Hesap oluşturarak kaldığınız yerden devam edebilir, yeni yanıtlar için bildirim alabilir, favorilerinizi kaydedebilir ve beğenilerle diğer kullanıcılara teşekkür edebilirsiniz. Birlikte bu topluluğu daha da harika bir yer haline getirebiliriz. ❤️
Yorum yapabilmek için kayıt ol veya giriş yap.