Sabah güneşi ufuk çizgisinin üzerinden yükseliyordu.
Altın renkli ışıklar Greenford'un uçsuz bucaksız buğday tarlalarının üzerine yayılırken, gece boyunca toprağa çöken ince sis tabakası yavaş yavaş dağılıyordu.
Sulama kanallarından akan suyun sesi, uzaktan gelen kuş cıvıltılarına karışıyordu.
Tarlalarda çalışan çiftçiler güneş tamamen yükselmeden işlerine koyulmuştu. Bazıları öküzlerle toprağı sürüyor, bazıları ise yeni filizlenen ekinleri kontrol ediyordu.
Greenford zengin bir şehir değildi.
İmparatorluğun büyük ticaret yolları buradan geçmezdi. Gökyüzünü delen yetişim tarikatları da bu topraklarda bulunmazdı.
Fakat Greenford'un sahip olduğu başka bir şey vardı.
Huzur.
Yıllardır süren büyük savaşlar bu şehre uğramamış, şeytani yetişimciler burada boy göstermemiş ve canavar sürüleri surlarına dayanmamıştı.
Bu yüzden Greenford halkı sabahları korkuyla değil, günlük telaşlarla uyanırdı.
Fırıncılar dükkânlarını açar, balıkçılar ağlarını toplar ve çocuklar sokağa doluşurdu.
Şehrin doğu kesiminde, geniş bahçelerle çevrili büyük bir malikâne yükseliyordu. Burası Greenford'un yöneticileri olan Shen ailesinin malikânesiydi.
Malikânenin bir köşesinde bulunan avlu ise henüz sessizliğini koruyordu. Ta ki ahşap bir kapıya vurma sesi duyulana kadar.
Tak. Tak. Tak.
“Genç efendi, müsait misiniz?”
Kapının ardından genç bir kızın sesi duyuldu.
Odanın içinden de sakin bir cevap yükseldi.
“İçeri gel, Yue’er.”
Kapı aralandı. Yue’er içeri girdiğinde aradığı kişiyi pencere kenarındaki çalışma masasının başında buldu.
Saat oldukça erkendi, pencereden içeri sızan ışık henüz tamamen parlak değildi ama odada saatlerdir evrak işleriyle uğraşıldığını belli eden mürekkep kokusu sinmişti.
Adamın durduğu masanın üzerinde birkaç tomar evrak, yarıya kadar dolu bir mürekkep taşı, ince uçlu bir fırça ve kenarlarına küçük notlar düşülmüş kâğıtlar duruyordu.
Bu genç adam Shen Yuan’dı, şehir lordunun ikinci oğlu.
Shen Yuan başını kaldırmadan son satırı tamamladı.
Fırçanın ucu yavaşça kâğıttan ayrıldı. Ancak o zaman Yue’er’e baktı.
“Bu saatte gelmeni gerektirecek önemli bir şey mi oldu?”
Yue’er’in bakışları masanın üzerindeki evraklara kaydı. Sonra Yuan’ın yüzüne baktı. Genç efendisinin gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı. Yüzü çok belli etmese de bitkinliğin bir izini taşıyordu.
Yue’er’in kaşları hafifçe çatıldı. Birkaç adım öne attı.
“Bu soruyu benim sormam gerekmiyor mu, genç efendi? Sağlığınız günden güne kötüleşirken bu kadar pervasız davranamazsınız.”
Yuan’ın eli bir an durdu. Sonra sakince fırçayı mürekkep taşının yanına bıraktı.
“Gerçekten son zamanlarda kendimi biraz fazla zorladım. Ama endişelenmene gerek yok. Ne yaptığımı biliyorum.”
“Genç efendi…”
Yue’er’in sesi biraz sertleşti ama Yuan’ın havaya kalkan eli tarafından susturuldu.
Kâğıtların çoğu kayıt odasından gelen sıradan işlerdi.
Doğu tarlalarının son hasat kaydı. Batı çarşısındaki dükkân ruhsatlarının yenileme listesi. Nehir kıyısındaki taş setlerde yapılacak küçük onarımların masraf dökümü.
Bunlar önemli kararlar değildi. Şehir lordunun ya da yardımcılarının bile başından savmak istediği sıkıcı ve uğraştırıcı dosyalardı. Ama Yuan bu evrakların kenarlarına küçük işaretler ve notlar koymuştu. Her biri dikkatle dizilmiş, türüne göre ayrılmıştı.
Yue’er bunların çoğunun nedenini anlamazdı ama Yuan’ın nasıl çalıştığını bilirdi.
O işlerini acele etmeden titizlikle hallederdi. Bir satırı iki kez okur, sonra gerekirse üçüncü kez dönerdi.
Yue’er düşüncelere dalmışken Yuan masadaki son evrağı aldı. Üzerine birkaç satır yazı yazdı; mürekkep henüz ıslakken kâğıdı dikkatlice kenara aldı ve ufak bir dağ gibi birikmiş diğerlerinin üzerine koydu.
“Tüm bunlarla gece mi ilgilendiniz?”
Yuan başını iki yana salladı.
“Normalde ben de bu kadar yoğun çalışmadan hoşlanmam ama uzun zamandır annemi ziyaret edecek zaman bulamıyorum. Bir şekilde biraz zaman yaratmam gerekiyordu.
Benim için bir iyilik yapıp bunları kayıt odasına gönderecek birini bulur musun?”
Yuan belini esneterek sandalyesinden doğruldu. Ardından arkasındaki pencereye uzanarak onu açtı. Kuşların cıvıltıları odayı doldurdu.
“Ayrıca batı çarşısı ruhsat listesinde ikinci sayfadaki mühür tarihini de Kahya Zhou’ya tekrar kontrol ettir. Önceki kayıtla uyuşmuyor.”
Yue’er saygıyla başını eğdi.
“Hemen hallediyorum genç efendi. Bu arada kahvaltınız hazırlandı. Eğer duş almak isterseniz hizmetçiler sıcak suyu da hazırladı.”
“Güzel bir duşa hayır demem.”
“Anlaşıldı genç efendi. Ayrıca Sessiz Söğüt Bahçesine gitmek için at arabasını da hazırlayacağım.”
Yuan başını salladı ve geride Yue’er’i bırakarak odadan ayrıldı.
— — —
Shen Yuan gök mavisi cübbesinin eteklerini düzelterek at arabasının penceresinden dışarı baktı.
Araba Greenford'un sokaklarında ağır ağır ilerliyordu.
Hedefleri olan Sessiz Söğüt Bahçesi şehrin ücra bir konumunda yer alıyordu. Bu nedenle ilerledikçe işlek caddeler yerini daha sakin yollara bıraktı. İnsan sesleri seyrekleşti. Dükkânların ve evlerin sayısı da giderek azaldı.
At arabası son bir virajı döndükten sonra yüksek taş duvarlarla çevrili geniş bir arazi ortaya çıktı. Kapının üzerinde sade ama zarif bir tabela asılıydı.
‘Sessiz Söğüt Bahçesi.’
At arabası girişin önünde durdu.
Shen Yuan aşağı indiğinde kapıda nöbet tutan iki muhafız aynı anda eğildi.
“İkinci Genç Efendi.”
Yuan başıyla selamlarını kabul etti.
“Herhangi bir sorun yaşandı mı?”
“Hayır genç efendi. Her şey her zamanki gibi.”
Yuan hafifçe başını salladı.
Muhafızlar ağır ahşap kapıyı açtı. Gıcırdayan menteşelerin sesi kısa süreliğine sessizliği bozdu.
Yuan içeri adım attı. Kapı arkasından yavaşça kapandı. Bir anda dış dünyanın bütün sesleri uzaklaşmış gibiydi. Bahçenin içinde yalnızca rüzgârın sesi vardı.
Uzun söğüt ağaçlarının dalları hafifçe sallanıyor, yapraklar birbirine sürtünerek fısıltıyı andıran sesler çıkarıyordu.
Taş döşeli patika bahçenin derinliklerine doğru uzanıyordu. Patikanın iki yanında rengârenk çiçekler açmıştı.
Biraz ileride ise Greenford'un içinden geçen nehir sakin bir şekilde akıyordu.
Burası şehir lordunun emriyle yıllar önce inşa edilmişti. O günden beri de halkın girişine kapalı tutulmuştu. Bugünlerde bahçenin tek ziyaretçisi çoğu zaman Shen Yuan olurdu.
Yavaş adımlarla patikada ilerledi. Yol boyunca etrafına göz gezdirdi. Her şey her zamanki gibiydi. Sessiz ve huzurlu.
Ne bahçıvan vardı.
Ne hizmetkâr.
Ne de başka bir ziyaretçi.
Sadece rüzgarda hışırdayan yaprakların ve akan nehrin sesi duyuluyordu.
Patikanın sonunda nehir kıyısına yakın küçük bir açıklık ortaya çıktı.
Açıklığın merkezinde beyaz taştan yapılmış sade bir mezar taşı duruyordu. Shen Yuan mezarın önünde durdu. Bakışları taşın üzerine kazınmış birkaç kelimeye kaydı.
Sessizce eğildi.
“Uzun zaman oldu anne.”
Sesinde içten gelen bir sıcaklık vardı.
Bir süre mezarın yanına çömeldi.
O anda çevresindeki tüm güzellik, önündeki sade taşın yanında anlamını yitiriyordu.
Bir süre sadece taşı, daha doğrusu zihninde beliren anıları izlemeye devam etti. Bu onun için bir hasret giderme yöntemiydi.
Birkaç dakika daha sessizce oturduktan sonra ayağa kalktı. Hayat devam ediyordu. Çevrede birikmiş yabani otları yolmak için uzandı ama tam o sırada...
Bakışları biraz ilerideki büyük söğüt ağacına kaydı.
Ağacın gölgesinde bir adam oturuyordu. Aralarındaki mesafe beş metreden azdı. Buna rağmen Yuan, adamın varlığını şimdiye kadar fark etmemişti.
Kaşları belli belirsiz çatıldı.
Burası halka kapalıydı. Üstelik kapıdaki muhafızlar içeride kimsenin bulunmadığını söylemişti. Muhafızları atlatıp Sessiz Söğüt Bahçesi’nin içine bu kadar sessizce girebilen biri sıradan bir insan olamazdı.
Adamın üzerinde solmuş gri bir cübbe vardı. Başındaki hasır şapka yüzünün büyük kısmını gölgede bırakıyordu. Bir elinde küçük bir şarap matarası tutuyor, diğer eli dizinin üzerinde gevşekçe duruyordu.
Ne bir hırsıza benziyordu, ne de gizlice bir şey arayan birine.
Sanki burası Shen ailesinin kapalı bahçesi değil de yol kenarında rastladığı sıradan bir nehir kıyısıymış gibi, sessizce oturmuş manzaranın keyfini çıkarıyordu.
Yuan acele etmeden adamı gözlemledi ve ani bir hareketine karşı tetikte kaldı.
Adam matarasından bir yudum aldı. Ardından başını hafifçe kaldırdı. Şapkanın gölgesi yüzünü hâlâ gizliyordu ama Yuan onun kendisine baktığını hissedebiliyordu.
“Çocuk,” dedi adam, miskin bir şekilde “Bana eşlik etmek ister misin?”
Yuan ne diyeceğini bilemedi. Buraya zorla girmekle kalmamış mülk sahibini de davet ediyordu. Hayatında bu kadar utanmaz olan az insan gördü. Üstelik sesi de sakindi. Ne tehdit vardı, ne de bir yabancının yakalanmış olmasından doğacak telaş.
Yuan’ın gözleri hafifçe daraldı.
“Beyefendi burası özel mülk.”
“Hmm… Bu yaşlı adam kulakları iyi işitmiyor. Ne demiştin çocuk?”
Adam onun söylediklerini görmezden gelerek şarabından bir yudum daha aldı. İşin ilginç yanı kendisine yaşlı adam demesine rağmen yirmili yaşlarında gibi duruyordu. Yani bir işitme sorunu olması pek muhtemel değildi.
Yuan’ın bakışları farkında olmadan adamın elindeki mataraya, ardından nehrin üzerinde dalgalanan altın ışıklara kaydı.
Yıllardır Sessiz Söğüt Bahçesine geliyordu ama hiç buranın keyfini çıkarmamıştı. Küçükken annesiyle beraber buraya gelip manzaraya karşı oturmayı çok severdi.
İçinden sessizce güldü. Neye güldüğü konusunda o da pek emin değildi.
Bir süre düşündükten sonra “Bugün sizi görmemiş sayacağım. Ama yarın olduğunda gitmiş olmanız gerekiyor.” demekle yetindi.
“Ne yazık.”
Adamın sesinde gerçekten üzülmüş gibi bir hâl yoktu. Buna karşılık Yuan sadece iç çekip mezar taşıyla ilgilenmeye geri döndü.
Usulca eğildi. Mezarın çevresindeki birkaç yabani otu temizledi, taşın üzerindeki ince tozları eliyle sildi.
Bir süre sonra ayağa kalktı. Beyaz mezar taşına son kez baktı.
Sesi çok alçaktı. Rüzgârın ve söğüt yapraklarının hışırtısına karışıp neredeyse kayboldu. Arkasını döndü ve geldiği patikaya doğru yürümeye başladı.
Birkaç adım attıktan sonra durdu. Başını çevirmeden konuştu.
“Lütfen bahçeye bir zarar vermeyin.”
Adam bu kez hafifçe güldü.
“Merak etme. Benden karıncaya bile zarar gelmez.”
Patikadan ayrılırken yüzünde sakin bir ifade vardı. Fakat kalbinin bir köşesinde açıklayamadığı garip bir his dolaşıyordu.
Bu adamı muhafızlara bildirmesi gerektiğini biliyordu. Yine de bildirmeyecekti.
Bunun mantıklı bir karar olmadığı barizdi. Fakat nedense, o adamın söğüt ağacının altındaki görseli onda anlamadığı bir duygu uyandırmıştı. Üstelik adam gerçekten kötü niyetli olsaydı çoktan harekete geçmiş olurdu.
Bu nedenle biraz daha oturmasına izin vermeye karar verdi.

Fark ettiğiniz yazım ve mantık hatalarını bölümlerin altında yorum kısmında belirtmeyi unutmayın. İyi okumalar dilerim.