insider crow

Paylaş, Sohbet Et, Eğlen!

Chat Space ile topluluğa katıl, eğlenceye ortak ol, yeni bağlantılar kur!

ARC 1 KANLI SUR
-------------------------

Sabahın ilk ışıkları surların taşlarını kırmızıya boyarken, ormanın kenarından beliren grup öncekilerden çok farklıydı. Binlerce değildi; yüz kadar vardı belki. Ama asıl fark boylarındaydı. Hepsi küçüktü. Çoğu yetişkin bir insanın göğsüne bile ulaşmazdı. Zırhları yoktu. Kiminin elinde kırık bir balta, kiminde paslı bir mızrak, kiminde sadece sivriltilmiş bir tahta parçası vardı. Bazıları çıplak ayaktı, ayakları taşlardan yarılmış, kan içindeydi. Orkların gençleriydi bunlar. Belki de çocukları. Yüzlerinde savaşçı azmi değil, açlık ve korku vardı.

Roderick surlardan aşağı baktı. Yüzü gerilmişti, eli kılıcının sapında terliyordu. Gözlerini ormanın kenarındaki çocuklardan ayıramıyordu. Sanki onları tanımak istemiyor, ama bakmamak da elinden gelmiyordu.

“Gençler,” dedi. “Belki de ilk savaşları.”

Lord Marcus yanındaydı. Zırhı güneşte parlıyor, pelerini rüzgârda dalgalanıyordu. “Vursak da olur,” dedi soğukça. “Büyüyünce daha tehlikeli olacaklar.”

Roderick bir an durdu. Eli kılıcının sapında terliyor, nefesi hızlanmıştı. Sonra gözlerini yumdu. “Vurun,” dedi. Sesi boğuktu, sanki kendine bile kızgındı.

Okçular yaylarını gererken ahşap yayların gıcırtısı duyuldu. “Gıcırrr…” Kirişler gerildikçe derinden bir vınlama yükseldi. Oklar, yayların üzerindeki yataklarına sürtünürken ince bir “hıss” sesi çıkardı. Nicolas, Roderick’e döndü. Yüzünde bir şey kırılmıştı.

“Komutanım, onlar çocuk!”

Roderick sertçe: “Ork çocuğu. Büyüyünce seni öldürecek ork olacak.”

Nicolas başını salladı. “Ama şimdi çocuklar! Onlar da tıpkı benim gibi… sadece aç ve korkmuş.”

Roderick cevap vermedi. Sadece elini indirdi. “At!”

Okçular nefeslerini tuttular. Parmaklar bırakıldığında kirişler tok bir “takk” sesiyle ileri fırladı. Oklar havada “vıyuvv” diye ıslık çalarak aşağıya doğru yağdı. Kimi zırhsız bedenlere saplandığında ıslak bir “şlak”, kimi kemiğe çarptığında “kıt” diye tok bir ses çıkardı. Bir ok, bir çocuğun boğazını yardı — “hışşşt” diye ıslak bir ses, ardından boğuk bir “gıgıltı”. Çocuk nefes alamadan yere yığıldı.

Ok yağmuru devam etti. Her ok bir çocuğu daha yere seriyordu. Nicolas her atışta irkiliyor, her düşen çocukta yüzünü buruşturuyordu. Bir ok, bir çocuğun omzuna saplandı — “çat” diye kemik sesi. Çocuk çığlık attı, ama yere düşmedi. Koşmaya devam etti, kolu sarkıyor, parmakları kan içinde sallanıyordu. Nicolas’ın elleri titremeye başladı. Başka bir ok, bir çocuğun bacağını yardı — “şlap” diye ıslak bir ses. Çocuk yere yuvarlandı, kalkmaya çalıştı, kalkamadı. Arkadan gelenler onu ezip geçti. Ama yine de geliyorlardı. Korkmuş gözlerle, titreyen elleriyle, kırık baltalarıyla. Bazıları ağlıyordu. Bir tanesi, en küçükleri belki, bir ok düştükten sonra bir yetişkin orkun cesedinin arkasına saklanmış, ağlıyor, “mma-ma” diye bir şeyler söylüyordu. Annesini çağırıyordu belki.

Nicolas okları taşıyordu, ama elleri artık iyice titriyordu. Bir an durdu, okları bıraktı. “Yapamam,” diye fısıldadı.

Ersoy yanındaydı, o da aynı şeyi hissediyordu. Yüzü bembeyazdı, elleri boşta kalmış, ağzı açık bakıyordu. “Ben de,” dedi.

Roderick onları gördü, bağırdı: “Ne duruyorsunuz? Okları taşıyın!”

Nicolas Roderick’e döndü. “Komutanım, bunlar çocuk. Savaşçı değil. Bakın, ellerinde baltaları bile tam tutamıyorlar.”

Roderick’in sesi öfkeyle çatallandı: “Savaşta herkes düşmandır. Çocuk, yaşlı, kadın — fark etmez. Karşımızdaysa öldürürüz.”

Nicolas başını salladı. “Ben öldüremem.”

Roderick bir şey söylemedi. Sadece başka bir askere işaret etti, okları taşıması için. Nicolas olduğu yerde kaldı. Marcus’un surdaki o soğuk, küçümseyen bakışı geldi aklına. O gün “çöp” demişti. Belki de haklıydı. Belki de gerçekten çöptü — çünkü bir çöp, bir çocuğu öldürmekten çekinmezdi. O çekiniyordu. Belki de bu yüzden asla Marcus gibi olamayacaktı.

Savaş bitmişti. Surlarda kan lekeleri, kırık oklar, cesetler vardı. Ama cesetlerin çoğu küçüktü. Bazılarının elleri hâlâ baltalarının sapını tutuyordu. Bazılarının gözleri hâlâ açıktı, korku içinde donup kalmıştı. Nicolas surun kenarında oturuyor, aşağıya bakıyordu. Bir ork çocuğu hâlâ kıpırdıyordu. Bacağından yaralanmış, kanıyordu. Gözleri Nicolas’a bakıyordu. Korkmuş gözler. Belki de on yaşında, belki daha küçük. Kirli yüzü, kesik saçları, titreyen dudakları. Bir eliyle yarasını tutuyor, öteki eliyle yerdeki çamura tutunuyordu.

Nicolas surdan aşağı indi. Askerler arkasından bağırdı: “Delirdin mi? Geri gel!” Ama dinlemedi. Taş merdivenleri hızla indi, avluyu geçti, kapıya yöneldi. Birkaç asker onu durdurmaya çalıştı, bir eliyle kolunu tuttu, öteki eliyle omzuna bastırdı. Ama Nicolas kolunu sıyırdı, geçti. Dışarı fırladı. Ork çocuğunun yanına gitti. Çocuk korkuyla geri çekildi, arkasında bir taşa çarptı, düşecek gibi oldu. Ama kaçacak hali yoktu; bacağı kanıyor, topallıyor, nefes nefese kalmıştı.

Nicolas çömeldi. Gözlerini çocuğunkilerden ayırmadı. “Korkma,” dedi. “Zarar vermeyeceğim.” Çocuk onu anlamıyordu elbette, dili farklıydı. Ama ses tonunu anlıyordu. Korkuyla hırladı, ama sesi zayıftı, tıpkı bir yavru köpek gibi. Hırıltısı soluk soluğaydı, acıyla kesik kesik çıkıyordu. Nicolas bez çıkardı, bacağını sarmaya başladı. Yara derindi, kan durmuyordu. Kan sıcaktı, yapışkandı, parmaklarının arasından sızıyordu. Ork çocuğunun eti insan etinden farklı değildi; aynı sıcak, aynı yumuşak, aynı kırılgan. Bezi bastırdı, sardı. Çocuk bir an durdu, hırıltısı kesildi. Sonra titreyen elini Nicolas’ın eline koydu. Eli soğuktu, terliydi, tırnakları kısa ve kirliydi.

Ork çocuğu Nicolas’ın sardığı bezle kanamayı durdurmuştu. Ayağa kalktı, ama dengesi yoktu, topallıyordu. Her adımda yüzünü buruşturuyor, dişlerini sıkıyor, ama düşmemek için Nicolas’ın omzuna tutunuyordu. Nicolas ona destek oldu. Askerler yukarıdan bakıyor, kimse ses çıkarmıyordu. Kimi şaşkındı, kimi öfkeli, kimi utançla başını çevirmişti. Birkaç okçu yaylarını indirmişti. Bir yaşlı çavuş başını eğip arkasını dönmüştü.

Nicolas çocuğu ormana doğru itti. “Git,” dedi. “Kaç. Bir daha gelme.” Çocuk bir an durdu, Nicolas’a baktı. Gözlerinde korku hâlâ vardı, ama içinde bir şey daha — belki şaşkınlık, belki minnet. Sonra arkasını döndü, topallayarak ormana doğru koştu. Her adımda bacağı sızlıyor, yüzünü buruşturuyor, ama durmuyordu. Birkaç kez düşüp kalktı, her düşüşte arkasına baktı, belki kovalayan var mı diye. Nicolas olduğu yerde duruyor, arkasına bakmıyordu.

Ersoy surlardan aşağı bağırdı: “Nicolas! Deli misin? Onu salıyorsun!”

Nicolas arkasına bakmadı. “O bir çocuk. Tıpkı bizim gibi.”

Ersoy şaşkınlıkla: “Ama o bir ork!”

Nicolas cevap vermedi. Çocuk ormanın içinde kaybolana kadar bekledi. Ağaçların arasında silueti küçüldü, sonra tamamen yok oldu. Surlara geri döndü.

Avluda gergin bir hava vardı. Askerler Nicolas’a bakıyor, fısıldaşıyordu. Kimi hayranlıkla, kimi kızgınlıkla, kimi şaşkınlıkla. Roderick ortada duruyordu, yüzü ifadesizdi. Nicolas’ın yanına geldi.

“Ne yaptığını biliyor musun?” diye sordu.

Nicolas başını salladı. “Bir çocuğu kurtardım.”

Roderick bir an durdu. “O bir ork çocuğuydu. Büyüyüp geri gelecek. Belki de seni öldürecek.”

Nicolas doğrudan gözlerine baktı. “Belki de gelmez. Belki de savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatır. Belki de barış olur.”

Roderick’in yüzü bir an için değişti, acı bir gülümseme belirdi. “Sen ne kadar iyimser bir çocuksun.”

Nicolas başını eğdi. “İyimser değilim. Sadece... bir canlıyı öldürmek istemiyorum.”

Roderick başını salladı. “Bu gece nöbetin var,” dedi ve arkasını dönüp gitti.

Mutfakta Urek yemek hazırlıyordu. Kazanlarda çorba kaynıyor, ateş çıtırdıyordu. Nicolas içeri girdiğinde Urek başını kaldırdı. “Duyduk,” dedi. “Bir ork çocuğunu kurtarmışsın.” Nicolas başını salladı. “Doğru mu yaptım?” Urek bir an durdu. Sol kolunun boşluğuna baktı. “Ben de senin yaşında bir ork çocuğuna kılıç kaldıramamıştım. Arkadaşlarım ‘korkak’ dedi. Ama o gece uyuyabildim.” Gözlerini Nicolas’a dikti. “Bazen doğru olan, kolay olan değildir. Yüreğini dinledin. Bu her şeyden önemli.”

Urek bir tas çorba uzattı. “Ye,” dedi. “Yarın başka bir savaş var.” Nicolas çorbayı aldı. Sıcaktı, içinde et ve sebze vardı, kekik kokuyordu. Ama tadını alamıyordu. Aklı hâlâ ork çocuğundaydı. Urek karşısına oturdu. “Neden yaptın?” Nicolas ellerine baktı. “Çünkü o da canlı. Tıpkı benim gibi.” Urek başını salladı. “İnsan kalmak istiyorsan, böyle yapacaksın. Ama savaşta insan kalmak zordur.” Çorbasını bitirdi, kalktı, nöbete gitti.

Gece çökmüştü. Nicolas surlarda nöbetteydi. Ama bu gece farklıydı. Rüzgâr durmuş, orman suskundu. Sanki herkes nefesini tutmuş, bekliyordu. Ormanın içindeki gözler hâlâ oradaydı, ama bu gece farklıydılar. Daha azlardı, daha uzaktılar. Belki de o ork çocuğu gitti, ormana hikâyesini anlattı. Belki de artık korkmuyorlardı. Belki de anlamışlardı.

Nicolas kılıcını sıktı. Parmakları soğuktan uyuşmuştu, ama bırakmıyordu. O gece, aklında ne ormanın gözleri vardı ne de soğuk. Sadece soru vardı: Doğru mu yapmıştı? Cevabı bulamadı. Ama içindeki Qi sessizce yanıyor, bekliyordu.

Ersoy yanına geldi. “Hâlâ düşünüyor musun?”

Nicolas başını salladı. “Evet.”

Ersoy bir an durdu. “Sence doğru mu yaptın?”

Nicolas cevap vermedi. Ersoy devam etti: “Bilmiyorum. Ama sen Nicolas’sın. Sen böylesin.”

Birlikte ormanın karanlığına baktılar. Gözler yavaşça kayboldu. Birer birer söndüler. En son bir çift kırmızı göz kaldı, o da bir süre sonra yok oldu. Sabaha kadar öylece beklediler. Ne konuştular, ne hareket ettiler. Sadece durdular. Kimse gelmedi.

Depo karanlıktı. Samanların üzerine uzandı, gözleri tavandaydı. Yorgundu, ama içi rahattı. Ork çocuğunu düşünüyordu. Onun gözlerini. Korkmuş gözlerdi, tıpkı kendisininkiler gibi. Ama artık korkmuyordu. Belki de o da bir yerde uyuyordu, belki de annesine kavuşmuştu.

Belindeki kumaşı çıkardı. Lei arması. Şimşek çakmış bulut. Kumaşı avucunda tuttu, ısıttı. Soğuk ipek yavaşça ısınıyordu. “Anne,” dedi fısıltıyla. “Doğru mu yaptım?” Cevap yoktu. Sadece kumaş vardı. Ama içindeki Qi’si sessizce yanıyordu. Sanki “Evet” diyordu. “Belki de bir gün seni bulurum. Belki de bir gün klanıma geri dönerim. Ama önce bu savaşı bitirmeliyim.” Kumaşı tekrar beline sardı. Gözlerini kapattı. Rüyasında annesini gördü. Gülümsüyordu.

Rüyadan uyandığında ter içindeydi. Annesinin yüzü hâlâ aklındaydı, ama artık bulanık değildi. Daha netti. Saçları siyah, gözleri ela. Tıpkı kendisi gibi. Demek ki annesine benziyordu. Oturdu, ellerini karnında birleştirdi. Nefes aldı, verdi. Ateş sönmemişti; sadece külün altında saklanıyordu. Musa’nın lekesi hâlâ oradaydı. Selim’in gözleri. Mehmet’in kafası. Ve şimdi o ork çocuğunun korkmuş bakışı. Ama öldüremedi. Öldürmemeyi seçti. Bu bir şeydi.

“Ya büyüyüp gerçekten gelirse? Ya arkadaşlarını öldürürse? Ya Ersoy’u? Ya beni? O zaman ben suçlu olmayacak mıyım?” diye düşündü. Ama hemen ardından başka bir ses fısıldadı: “Ya gelmezse? Ya o da senin gibi düşünürse? Ya barış olursa?” Cevap yoktu. Sadece belirsizlik.

“Öldürmemek,” diye fısıldadı kendi kendine, “bazen öldürmekten daha ağırdır.” İçindeki ateş yavaşça yandı. “Çünkü arkasında pişmanlık değil, belirsizlik bırakıyor.” Doğru mu yaptığını bilmiyordu. Ama yaptığı şeyden pişman değildi.

Öldürmemek, bazen öldürmekten daha ağırdı. Çünkü arkasında pişmanlık değil, belirsizlik bırakıyordu.




novebo yorum yok

İlk yorum yazan sen ol!


Henüz yorum yapılmadı