Mayısın ortalarında vadi karla kaplıydı. Kırmızı bir kar ve boğucu bir kokuyla. Ren’in kulağındaki çığlıklar ise sessizdi.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ***
Ren’in tam takati bitecekken hasıra son darbeyi indirmek için dizlerini hafifçe büktü, kalçasını aşağıya verdi ve gövdesini toprağa kilitledi. Sağ ayağını öne verdi. Nefesini bir hışımla çekmek istese de kesik kesik çekebildi. Bıraktığında havada bir buhar oluşmuştu. Ellerindeki kılıcın ağırlığını bileklerinde hissediyordu. Bir anlık da olsa tereddüt etti. Son hasır, tek hamle. Kaşlarını çattı ve hasıra baktı. Kılıcını kesa-giri(1) açısıyla savurdu. Hasırla çarpışma anında kabzayı havlu sıkar gibi sıktı ve kendine doğru çekti.
Kılıcın hasıra değdiği an rüzgarın sesi kesildi… Ren’in kulakları çınlıyordu. Kafasında babası Jirou’nun sesi yankılandı: Takatinin bittiği anda son vurduğun darbe asla gücünün darbesi değildir. Son darbe, diğer darbelerinin toplamıdır.
Hasır ikiye ayrıldı ancak Ren’in içine sevinç gelmedi. Bacakları titriyor, elleri yanıyor, göğüsü sıkışıyordu. Ren yere, dizlerinin önüne çöktü ve ellerine baktı. Kan akmış, kurumuş, derisinde yapış yapış olmuştu.
Ren başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Kar zarifçe yağmaya devam ediyordu. Kendinden habersiz, tatlı bir şekilde. Bahar henüz bu dağların kapılarını çalmamıştı, belki de çalmak istemiyordu.
Ren gökyüzüne bakarken yıldızların arasında aklına merhum annesi geldi. O da bu kar taneleri gibiydi. Zarif ve ince.
Güneş Hayabusa’ya uğradığı ilk an aşağı inecek, tekrar aynı insanları görecek, pirinç kokularının arasında gezecekti. Malikaneye ulaştığında hizmetkarların ayak sesleri koridorlarda yankılanacak, arka bahçedeki eğitim sahasından gürültüler yükselecekti. Hayabusa’da sabahlar hep böyle başlardı.
“Ah, sonunda üçüncü gece de bitti. İnsan birkaç günde evini ne özlüyor ama. Ne kadar gari—”
Ren burnunu kaldırdı. Bir yerden garip bir koku geliyordu. Ren kaşlarını çattı. Aşağı vadiden esiyordu. Bu koku da ne böyle? Ahşap mı bu? Ren başını yavaşça sağa çevirdi ve kafasını eğdi. Duman vardı karşıda ve her yeri sarmıştı.
Ren birkaç dakika soluklanamadan zoraki ayağa kalktı. İlk birkaç saniye sadece baktı. Dudakları titremeye başladı. Anlamak için boynunu ileri verdi ve gözlerini kıstı. Bu da ne böyle? Yoksa…
Beyni gördüğü şeyi idrak etmek istemedi. Karnı ağrımaya başlamıştı. Karın soğuğuna rağmen fazlaca sıcaktı. Daha üç gün önce içinde gezdiği, babası Jirou’nun onu vadi tepesine talime gönderdiği malikane tutuşuyordu. Karın lapa lapa yağdığı yerde neden? Neden yanıyor? Hayır hayır Hayabusa yanmaz. Yanamaz.
Hızla gözlerini kılıcına doğru çekti. Bir hışımla kılıcını yerden aldı ve koşmaya başladı. Çitlerin üzerinden atladı. Vadinin tepesinden aşağıya doğru süzülüyordu. Kılıcını kınına bile sokmamıştı. Tehlikeyi bile bile, elindeki çıplak kılıçla, diz boyu karı yararak aşağı koşuyordu.
Bir yerde ayağı kaydı. Kara saplandı ancak durmadı. Dizinin yanında bir şey ısınmaya başlamıştı, kanıyor olmalıydı. Ancak durmadı. Ren duramazdı.
Vadiye inerken ısı gittikçe artıyor, is kokusu ciğerlerine doluyordu. Sadece birkaç adım daha sonra tüm dünya değişmişti ve gördükleri, duydukları hayra alamet değildi. Etraftaki küçük evler ve hane savaşçılarının evleri. Hepsi birden yanıyordu. Kılıç sesleri, ahşapların çatırdayışları, atların acıyla kişnemeleri, kadınların ve çocukların yerlerde kanlar içinde yatması… Ancak Ren’in kalbine saplanan şey çığlıkların teker teker kesilmeleriydi.
Ren çok hızlı nefes alıyordu. Ciğerleri buna dayanamasa da alıyordu. İlk eve vardığında Ren durdu, kapı kırıktı. Menteşesi sökülmüş ve içerisi karanlıktı. Ren içeri bakamadı ancak görmemek için bakmamak yetmezdi.
Gözü kapının önündeki sandalete vardı. Küçük bir sandaletti. Hayabusa hanesinde yaşayan küçük bir kıza aitti. Adı Hana’ydı, daha beş yaşındaydı. Babası yeni boyamış, bir de üzerine çiçek nakışları dikmişti.
Ren o sandaletleri tanıyordu. Hatta babasıyla birlikte boyamışlardı.
Hana, Ren’i eğitim sahasında çitin arkasından izlemiş, Ren fark ettiğinde koşa koşa kaçmıştı. Jirou ise gülerek “Seni seyreden birisi var” demişti. Hana’nın annesi ise özür dilemek için ellerinde pirinç toplarıyla malikaneye gelmişti. Ne kadar uzak görünüyordu şimdi…
Ren gözlerini kapadı. Hareket etmek istemiyordu ancak etmeliydi. Hayabusa yanıyordu. Hayır hayır devam etmeliyim devam etmeliyim
Yavaşça ilerlemeye çalışırken ayağı bir taşa takıldı. Az kala elindeki kılıç göğsüne girecekti ancak son anda bir manevra yapmıştı. Kanlarla boyanmış karın üstüne düştü. Yüzü başı her yeri kana batmıştı. Ren kalkmaya çalıştığında sağ ayak bileğinde bir şey hissetti. Öyle düşmüştü ki ayak bileği yaralanmıştı. Ayağa kalktı yavaşça. Tökezleye tökezleye ilerlemeye başladı. Acısı yoktu, acı hissedemezdi, vakti ve zamanı değildi.
Yakındaki ikinci evin önüne geldiğinde bir adam yüzüstü yatıyordu kapının önünde. Tek kılıç darbesi vardı, kalbineydi…
Ren is kokusundan öksürürken kusmaya başladı. Neden? Ne oluyor burada? Kim yaptı bunları?
Ren öğlen yediği pirinci de karnından çıkardığında gözüne bir şey takıldı. Biraz ilerledi, adamı çevirmek istiyordu ancak durdu. Yerde yatan cesedin sırtında bir dövme gözüküyordu. Dalga şeklinde mürekkeple kazınmış eski bir dövme… Tamura?
Ahırları idare eden, atların kadim şarkıcısı Tamura’ydı bu. Ren’in öksürükleri daha da şiddetlenmeye başlamıştı. Ciğerleri kendi hayat mücadelesini veriyordu. Vücudundaki kan yukarıya toplanıyor, ayaklarını hissetmemeye başlıyordu. Ren’in aklına o anı geldi. Sekiz yaşındayken Tamura ona en inatçı atı nasıl yatıştıracağını öğretmişti. “Ona bağırma,” demişti Tamura. “Sadece yanında dur. Sen onu anla ki o da seni anlasın.”
Şimdi ise Tamura yoktu. Yerine sadece ölü bir adam yatıyordu. Ren bir adım attı, durdu. İki adım attı, durdu. Tamura’nın ellerine baktı. At başlığı tutmaktan nasırlaşmış, hala açık duran eller…
Ren kaçmak istedi oradan. Bedeni isyan etse de kazanan Ren olmuştu. Hızla koştu. Malikaneye doğru gidiyordu. Kılıcı bile tutmak ağır geliyordu artık.
Üçüncü evi de geçecekti ki diğerlerinden daha tanıdık bir şey gördü. Daha yeni kutlama yapmışlardı bu evde. Gözlerini kapattı ve bir hışımla kırık kapıdan içeri girdi. Yemek kokuyordu. Gözlerini yavaşça açtı. Karşısında masada yemek yiyen iki insan vardı. Yavaşça yanlarına yaklaşmak istedi. Yürüdü, ayağı bir yere takıldı. Bu da ne? Hiçbir şey gözükmüyordu çarptığı yerde. Ren kafasını salladı ve ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu. Tekrar baktığında o loş ortam yavaşça karanlığa büründü. Karşısındaki masada yemek yiyenler yerdeydi. Kanlar içerisindeydiler… Keşke görmez olaydı. Beyni bu yüzden onu aldatmıştı.
Yerdekilerden biri hamile Himari ile kocası Hiroshi’ydi. Birbirlerine sarılmış yerde yatıyorlardı. Himari kanlar içerisinde karnını tutuyor, diğer eliyle de kocasına sarılmıştı. Sonra yemek masasındaki kaseye baktı, daha bitmemişti. Ancak Ren Himari ve Hiroshi’ye baktığında tek gördüğü kan ve huzurdu. Görünen o ki ruhları çoktan doğmamış çocuklarıyla birlikte saf topraklara ulaşmıştı…
Dördüncü ev, beşinci, altıncı…
Her birinde bir şeyler vardı. Kırık kapılar, devrilmiş kandiller, yarım kalmış tepsiler… Bir rüya gibiydi. Aynı sabahı yaşayacak ve hayatlarına devam edeceklerdi ama hayır. Dönmeyeceklerdi. Bu bir rüya değildi. Gerçekti, sadece gerçekti.
Ren devam etti, sadece yürüyor, elleri karıncalanıyor, aklı ise yerinde değil gibiydi. On beşinci evin yakınlarına vardığında durdu. Karşısında yaralı biri vardı. Hane savaşçılarından biri… Adı Souta’ydı, Ren’e altı yaşındayken ata binmeyi öğretmişti. Yolun ortasında dizlerinin üzerindeydi. Göğsünün tam ortasından bir mızrak gözüküyordu. Zoraki nefes alıyordu. Ren dizlerinin üstüne çöktü.
“S-Souta…”
Ren’in elindeki kılıç titremedi. Çünkü Ren’in ellerinde bile değildi kılıç. Ren… Terk edilmiş bir köyün kuyusu kadar, aç bir hanenin çömleği kadar boştu o an.
Souta ona baktı. Gözleri Ren’i tanımıştı. Öksürmeye başladı. Yer kanla doluydu. Souta tek kelime etti: “Tou…”
"Tou mu? Tou ne? Ona bir şey mi oldu?"
“Abin,” dedi Souta. Sesi fısıltıdan ibaretti.
“Abim ne? Başkentte değil mi?” dedi Ren. Kendi sesini bile duyamaz hale gelmişti. Kulakları çınlıyordu. Souta yutkundu ancak ağzındaki kelimeleri söze dökemedi. Souta’nın her zamanki gibi bakan o sıcak gözleri artık yerlerinde değildi. Yerini beyaz, boş gözlere bırakmıştı.
Ren bir süre kımıldamadı. Ne kadar kaldığını bilmiyordu orada. Belki birkaç saniye. Belki de daha uzun. Kar yağmaya devam ediyordu. Souta’nın omuzlarına kar düşüyordu. Ren elini Souta’nın gözlerine götürdü ve kapattı. Yerden kılıcını alıp göğe kaldırdı.
“Hayatta hep kimsesizdin Souta. Ne sığınacak bir yerin vardı ne seni kabul edecek biri. Sadece savaş… Savaş alanı senin yerindi ve savaş alanında can verdin. Toprak kanını bile reddetse de… Gökler seni kabul etsin.”
Ren’in bacakları hareket etmek istemiyordu ancak etmeliydiler. Souta’nın omuzlarındaki kara son kez baktı, döndü ve malikaneye yürümeye başladı. Tökezleyerek, eğilerek, bazen ise duvarlara tutunarak ilerliyordu. Ayak bileği her adımında zonkluyor, hissetmemeye çalışıyordu. Hissetmeye vakit daha yoktu.
Malikane alevler içerisindeydi.
Kapıdan içeri girdiğinde yüzüne çarpan ilk duman oldu. Gözleri yandı, ciğerlerine doldu. Kolunu burnunun önüne verdi ve ilerlemeye devam etti. Ara sıra hala tıksırıyordu. Sonra etraftan bir koku almaya başladı. Ağır bir kan kokusu. Üst kattaki koridora doğru yöneldi.
Koridor karanlıktı. Duvarların bir kısmı is tutmuş, tavan ve zemin belli yerlerden yarılmıştı. Ren atlaya atlaya geçti üzerlerinden. Ayağı bir şeye takıldı. Eğildi, ne olduğuna baktı. Bir kandildi. Malikaneyi yıllardır aydınlatan eski demir kandillerden. Hala yanıyordu. Koridorun ortasında, her şey yıkılmışken o hala yanıyordu. Ren doğruldu ve ilerledi.
Hizmetkarlar yerdeydi. Ren gözlerini kaçırdı, bakmadı, bakamadı ama ayakları ilerlemeye devam etti ve her adımda bir şey gördü. Bir el. Bir saç. Bir kıyafet. Hepsini tanıyordu… Sonra durdu.
Koridorun ortasında, iki ahşap sütunun arasında bir kız yatıyordu. Yüzüstü. Saçları yüzünü örtmüştü.
Ren durdu ve bir süre sadece baktı. Adım atmak istemiyordu çünkü attığı her adım onu o kıza yaklaştıracak, yaklaştıkça görecek ve görmek istemiyordu. Ama bacakları onu taşıdı, iradesi olmadan. Dizlerinin üstüne çöktüğünde eli titriyordu. Saçları yavaşça kaldırdı ve dondu.
Yuna’ydı.
Eli havada kaldı, saçları bırakmadı, bırakamadı. Sanki bırakırsa bu gerçek olacaktı, sanki elinde tuttuğu sürece Yuna hala buradaydı, hala nefes alıyor, hala sabah olunca kalkıp ona kızacaktı.
On altı yaşındaydı. Geçen bahar kiraz ağacının altında durmuş, “Ağacı silkeleme, dalı tut, şöyle bak böyle,” demişti. Ren ise dinlememişti. O an neden bu kadar önemsiz gelmişti ki? Neden? Her şeyi verirdi şimdi o ana dönmek, bir kez daha dinlemek için.
İsle karışık gül kokan saçları bıraktı.
Yuna’nın yüzünde korku yoktu, acı da yoktu, sadece derin ve sessiz bir yorgunluk vardı. Sanki uyumuştu, sanki birazdan gözlerini açacak, Ren’i görecek ve kaşlarını çatıp “Ne bakıyo’n genç efendi?” diyecekti.
Demeyecekti.
Ren’in boğazında bir şey sıkıştı, ne ses ne kelimeydi, sadece bir şeydi, ismi olmayan bir şey. Yutkundu, geçmedi, tekrar yutkundu, yine geçmedi. Kalktı, ayakları tutmak istemiyordu ama tuttu, koşmak istedi ama koşamadı, yürüdü. Sadece yürüyebildi, sadece bu kadardı elinden geldi.
Babasının çalışma odasının kapısı kırıktı. Menteşelerinden sökülerek yana devrilmişti, sanki içeriden bir güç dışarı fırlamış gibiydi. İki Oda askerinin cesedi yerlerdeydi, biri kapının tam önünde, diğeri biraz ötede. Birincisinin elindeki kılıç hala sıkılıydı. Parmakları ölümde bile bırakmamıştı, sanki son nefesinde bile vazgeçmeyi reddetmişti. Oda askerleri mi? Ne arıyorlar burada? Ren o ele baktı ve bir şey hissetti, ne olduğunu bilmiyordu, belki saygıydı, belki sinirdi. Sonra kapıya baktı ve aklından babası geçti… İçeri girmek istemiyordu. Ancak girmek zorundaydı.
Daldı.
Oda karanlıktı, dumanla ve ağır bir sessizlikle doluydu. Ren adımlarını duyuyordu, başka hiçbir şey duymuyordu sadece kendi ayaklarının yere değişi, sadece kendi nefesinin o dumanlı havada boğulması. Gözlerini kıstı, bir şeyler görmek için bekledi. Yavaş yavaş şekiller belirdi. Devrilmiş masa... üzerindeki her şey yere saçılmıştı, kağıtlar, mürekkep, bir fırça. Babası her sabah o masada otururdu, her sabah o fırçayla bir şeyler yazardı. Şimdi fırça yerde yatıyordu, mürekkep kana karışmıştı, ikisi birbirinden ayırt edilemiyordu. Köşede kırık bir kılıç. Duvarda büyük, koyu bir leke — kan mıydı? is miydi? Ren bakmaya devam edemedi.
Sonra gördü.
Duvarda, o karanlığın ve o yıkımın tam ortasında, altın varak çerçevesiyle parlayan bir portre. Annesinin portresi. Etrafındaki her şey yanmış, kırılmış, devrilmişti ama o portre hala oradaydı, sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki bu gece yaşanmamış gibi. Annesi en iyi kıyafetiyle yana dönmüş, gülümsüyordu. O gülümsemeyi Ren çok iyi biliyordu, küçükken bazen gece yarısı korktuğunda o portreye bakardı, annesinin gülümsemesi onu sakinleştirirdi. Yıllar geçmişti, Ren büyümüştü, saçları uzamış kılıç tutmaktan elleri nasırlaşmıştı ama o gülümseme hiç değişmemişti. Dünya yanıyordu ve annesi hala gülümsüyordu. Ren portreye baktı ve bir an için her şeyi unuttu, bir an için sadece o gülümseme vardı ve o gülümsemenin arkasındaki kadın ve o kadının oğlu olduğu zamanlar.
Sonra köşeyi gördü.
Babası oradaydı. Sırtını duvara yaslamıştı, her zaman en çok güvendiği yere, “En güvenebileceğin insan, insan değildir. Duvardır,” demişti bir keresinde. Ren o sözü hatırladı, tam o anda hatırladı. Keşke hatırlamasaydı. Göğsünde iki yara vardı. Birisi önden, birisi sırtından gelmişti. Sırttan. Sırttan vurulmuştu önce. Ren bunu anladığında içinde bir şey koptu. Sessizce, gürültüsüzce, ama hissetti. Savaşta mertçe savaşan adam namertlikle ödüllendirilmişti. Sırtını duvara yaslamıştı. En güvendiğine yaslamıştı.
Sırttan…
Ren’in dizleri kırıldı, iradesi olmadan, kendiliğinden. Yere çöktü, emekledi, babasının yanına vardı. Yere değdiğinde ne hissetti bilmiyordu. Soğuk muydu, sert miydi, ıslak mıydı. Hiçbir şey hissedemiyordu. Sadece babasının yüzü ve karşısında o yüzü görmek dünyadaki en çok istediği hem de en çok korktuğu şeydi.
“Baba…”
Hayabusa Jirou gözlerini araladı. Açabilmesi bir mucizeydi. Göklerin ona verdiği son mucize. Yüzü külrengiydi, dudakları morarmıştı, derisi mum gibi solgundu. Ama gözleri, gözleri hala Jirou’nun gözleriydi. Berrak. Buz gibi. Ren o gözlere baktı ve içinde hem bir umut hem bir yıkım hissetti aynı anda. Babası hala buradaydı, ama ne kadar?
“Ren,” dedi Jirou. Sesi çok uzaktan geliyordu, sanki derin bir kuyunun dibinden.
“Baba, nasıl… Sen… Ne oluy—”
“Sus.” Bir kelime. Bir emir. O sesten, o tek kelimeden Ren her şeyi anladı. Babasının takati bitmişti ama iradesi hala oradaydı, babasının bedeni gidiyordu ama zihni hala buradaydı ve söylemesi gereken şeyler vardı, dinlemesi gereken bir oğlu vardı.
Jirou nefes aldı. Nefesi ıslık gibi çıktı. Akciğeri delinmişti. Ren bunu duydu, bunu biliyordu, hayatında hiç duymadığı ama bir kez duyunca asla unutamayacağı türden bir sesti bu. Bir hayvanın son nefesine benziyordu. Ama bu babasıydı. Babası ölüyordu ve Ren orada diz çökmüş, hiçbir şey yapamıyordu.
“Dinle beni,” dedi Jirou zoraki nefes alarak. “Sadece dinle.”
Ren başını salladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu, durduramıyordu, durdurmaya çalışmıyordu bile artık. Jirou’nun kanlı eli Ren’in bileğine kapandı... beklenmedik, inanılmaz bir güçle. O elde hala hayat vardı, o elde hala Jirou vardı.
“Ren. Hayabusa adını yaşat. Kirletilmesine izin verme.”
“Yaşat bu adı…” Jirou’nun elindeki kuvvet bir an arttı, titredi, arttı. “Ama önce… Ondan önce, oğlum. Sana bir emanetim var.”
“Sawatari,” dedi Jirou. “Sawatari köyü. Orada bir haneye bir kız emanet ettim. On dört yıl önce…”
Bir kız? Ne kızı?
Ren duydu ama anlamadı, anlamak için yeterince burada değildi ama dinledi, dinlemek zorundaydı. Babasının her sözünü keskin bir bıçakla kalbine kazımak zorundaydı.
“Adı Shizuka. Köyde ona Yui derler. Tachibana Yui. Gerçek adı Shizuka. Bunu unutma. Shizuka.” Jirou’nun nefesi giderek daha da ıslıklaşıyordu, her cümle bir öncekinden daha zordu, her kelime bir savaştı. “Tou… Tou’dan önce. Onu biliyor. Oda’ya söyler. Öldürürler. Ondan önce bul evladım. Onu koru. Onu sarmala.”
“Kim o, baba? Tou’dan önce neden bulmalıyım? Oda’ya neden söyler? Baba!”
Jirou’nun gözleri kapandı. Ren nefesini tuttu, bekledi, bekledi, bekledi... ve tekrar açtı. Az zamanı kalmıştı, ikisi de biliyordu, ikisi de kabullenmiyordu.
“Tou Oda’nın köpeğiymiş.” Jirou’nun elleri Ren’in omuzlarına kapandı, son kuvvetiyle tuttu, sanki bırakırsa Ren kaybolacaktı, sanki bırakırsa her şey biterdi. Sonra öksürmeye başladı, durduramadı, kan geldi, dudaklarından aktı.
Ren’in ellerinin titremesi git gide artıyordu. Başta idrak edemese de anlamıştı. Tüm olanları zihninde birleştiremese de babasının tek cümlesiyle anlamıştı. Ren baktı, gözlerini kapadı, açtı, tekrar baktı. Ağzını açtı ama sesi çıkmadı. Bir daha denemedi. Bu geceden ona kalacak şeylerden biri buydu... Susmak. Artık susmayı biliyordu.
“De ki: ‘Jirou yolladı.’ Sandığın anahtarı göğsümde, kosode’min(2) içindeki ipek kordonda. Al.”
Ren elini babasının yakasından içeri uzattı. Parmakları titriyordu. İnce, ipek bir kordon buldu. Ucunda küçük, pirinç bir anahtar. Eli babasının tenine değdiğinde her şey durdu.
Soğuktu. Çok soğuk.
Ren o soğukluğu hissetti ve anladı... Babasının bedeni onu çoktan terk etmeye başlamıştı, sadece iradesi tutuyordu onu burada, sadece söylemesi gereken son sözler. Kordonu kopardı, anahtarı eline aldı, bağrına bastı, sımsıkı tuttu. Babasının soğukluğundan alıp kendi sıcaklığına verdi... Ancak bu kadar yapabilirdi, sadece bu kadarını.
“Baba—”
“Bitirmedim daha.”
Ren sustu. Konuşmadı.
“Ren. Hayabusa adını yaşat oğlum.” Her seferinde aynı tonda, aynı ağırlıkta, sanki her tekrar bir öncekinin üzerine yığılıyordu, sanki son hasıra atılan son darbe gibiydi, diğerlerinin hepsinin toplamı. “Hayabusa adı yalnızca taşınmaz. Anlamını bulacaksın. Bulup büyüteceksin.”
Ren gözlerini kısmıştı. Yaşlar akmaya devam ediyordu, durduramıyordu, durmak da istemiyordu artık akan gözyaşları diğerlerinin kurumasına izin vermiyordu.
“Büyüteceğim baba… Büyüteceğim.”
Jirou’nun göğüsü daralıyordu, her nefes bir öncekinden daha azdı, kelimeleri giderek zorlaşıyordu. Ama bitmemişti, son sözünü söylemeden bırakamazdı, bu Jirou’ydu, bu her zaman Jirou’ydu, sonuna kadar götüren adam.
Ren o anda bu andan silinmek istiyordu. Dağılmak, yok olmak, Japonya’nın o kanlı toprağına karışıp gitmek istiyordu. Yaşamak, o anda, ölümden çok daha ağırdı.
“Ve oğlum…”
Jirou’nun gözleri Ren’e döndü ve Ren o gözlerde daha önce hiç görmediği bir şey gördü. Sertlik gitmişti, o buz gibi berraklık yerini bir şeye bırakmıştı. Yumuşaklığa, sıcaklığa, bir babanın oğluna bakışına. Sadece bu vardı artık o gözlerde. Komutan yoktu, han yoktu, Hayabusa başı yoktu. Sadece bir baba vardı.
“Sen iyi bir çocuktun. Hep iyi oldun. Korkma. Tamam mı oğlum…”
Duvardaki portrede annesi hala gülümsüyordu.
Jirou başını yana yasladı. Elleri Ren’in omuzlarından düştü, yavaşça… Ve göklere uzandı. Gökler onu sonunda huzurlarına kabul etmişti.
“Gökler seni kutsasın oğlum. Canım oğlum…”
— (2) Kosode: Sengoku Dönemi Japonya’sında hem kadınlar hem de erkekler tarafından günlük olarak giyilen, günümüz kimonosunun atası olan düz kesimli, geniş ve uzun kollu giysidir. Vücuda sol tarafı sağın üzerine gelecek şekilde sarılır ve bele bağlanan bir kuşakla tutturulur. Savaş meydanlarında zırhların altına giyildiği gibi, kumaşının kalitesi ve üzerindeki motifler kişinin toplumdaki zenginliğini ve rütbesini temsil eder.
BÖLÜM NOTU
Profesyonel bir yazar değilim. Hatalarım varsa bilgilendirirseniz minettar olurum. Şimdiden teşekkürler.
Ayrıca bölümler geç gelebilir(emin değilim) mükemmelliyetçiliğimden kaynaklı.

İlk yorum yazan sen ol!
Henüz yorum yapılmadı